SOSYALİZMKAZANACAK MY RC WORLD ip-numaram.com IP adresi

https://img.webme.com/pic/n/naazimca/yesil.jpg
   
  CAMFROG SOSYALİZMKAZANACAK KANALI
  MİT JİTEM NEDİR
 
MİT MLLİ'mi DİR

--------------------------------------------------------------------------------

MİT MİLLİ’mi? DİR?


"Sır teşkilat" olarak anıldı hep. Dahası böyle anılmak istendi. Onun düzen içindeki rollüyle birlikte düşünüldüğünde böylesi daha korkutucu ve ürkütücüydü çünkü.
Kimin MİT'çi olduğu asla bilinemezdi; her yerde gözü, kulağı vardı... Fakat heryerde gözü kulağı olan bu teşkilat, bu ülkede bir tek faili meçhulü aydınlatmadı, bir tek "kayıp"ın akıbetini açığa çıkaramadı. Onun deşifre edip bozduğu bir tek emperyalist plan yoktur.

Kısacası, halka, vatanımıza karşı işlenen suçların açığa çıkarılmasında MİT'in adını şanını duyan olmadı pek.
Ancaaak...
Nerede kirli bir iş varsa, MİT'in adı oradan çıktı. Nerede faşist katliamlar varsa, orada MİT'in izlerine rastlandı.
MİT, güya "gizli" bir istihbarat teşkilatıydı ama her işinde ayak izleri bırakacak kadar da beceriksizdi.
Nitekim Susurluk döneminde ortaya çıkan ayak izlerini izleyenlerin yolunun düştüğü yerlerden biri de hep MİT oldu.
Aranan faşist katillerin, eroin tüccarlarının, itirafçıların, kumarhanecilerin, ölüm mangalarının olduğu her yerde MİT'in de adı geçiyordu.


Mayası bozuk" bir teşkilat
İlk istihbarat teşkilatı 1910'lu yıllarda Osmanlı döneminde oluşturulur. İttihat ve Terakkicilerin, ve özel olarak da Enver Paşa'nın yönetiminde oluşturulan Teşkilat-ı Mahsusa, Osmanlı'nın çöküş döneminde Balkanlardaki bağımsızlık savaşlarında, ve sonraki dönemde de emperyalistlerin Osmanlı'yı işgal dönemlerinde aktif bir rol oynar. Bu yanıyla kısmen bir ulusal nitelik de taşır. Bundan dolayı, MİT, kendisinin emperyalist ülkelerin "şubesi" olduğu gerçeğini gizlemek için tarihini Teşkilat-ı Mahsusa'ya kadar uzatır. Cumhuriyet döneminde oluşturulan "gizli istihbarat" kuruluşunda o dönemin bazı kadroları yer alsa da, aralarında politik ve örgütsel bir devamlılık kurmak zorakidir.
Cumhuriyet döneminde ilk resmi gizli istihbarat teşkilatı 5 Ocak 1927'de kuruldu. Adı Milli Amele Hizmet veya Milli Emniyet Hizmeti olarak anılan bu teşkilat, Alman Gizli Servisi'nin şeflerinden Walter Nikolai'nin eğitim ve organizatörlüğünde kurulmuştur. MAH'ın başında resmi olarak bir Türk vardır ancak, teşkilatın gerçek patronu Walter Nikolai'dır. Nikolai, Alman devletinin o kadar güvendiği bir elemandır ki, Hitler işbaşına geldiğinde de Nikolai'yi bu görevinden almaz. Nikolai, bir yandan adı "Milli Amele Hizmet" olan Türkiye istihbaratının başında bulunurken, bir yandan da Nazi Gizli Servisi'nin kuruluşunda görev alır.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında oluşturulan "MİLLİ Emniyet Hizmeti" işte bu kadar "milli" dir. Mayası bozuk derken haksız mıyız?
İkinci Paylaşım Savaşı'nın sonlarında ise, "milli" istihbarattaki Alman egemenliği de yerine Amerikan egemenliğine bırakır.
,CIA'nın Şubesi' durumunda bir Milli' teşkilat,
Türkiye'nin Amerikan yeni-sömürgesi olmasına paralel olarak, MAH (ve sonra MİT) bir CIA şubesine dönüştürüldü. CIA, MAH'ı yeni baştan organize etti.
CIA, MAH'ı yeniden organize etme işine "kendi kadrolarını" yetiştirerek başlamıştır. 6 kişilik bir ekip ABD'ye eğitime götürülmüş ve MİT'in diğer kadroları da bu 6 kişi tarafından eğitilmiştir. Bu 6 kişilik ekipten Behçet Türkmen 1953'de MAH'ın başına, daha sonra da Fuat Doğu MİT'in başına getirilmiştir.
MAH'ın bu dönemde "CIA'nın bir şubesi" haline dönüştürülmesi bir benzetme değildir. Fiili bir gerçektir. O kadar ki, güya Türkiye adına(!) istihbarat yapmakla görevli istihbaratçıların maaşlarını dahi CIA ödemektedir. (İstanbul’da MAH elemanlarının maaşları zarf içinde ABD Konsolosluğunca ödenmiştir).
Türkiye'yi yönetenler, MİT'in başındakiler zaman zaman bu gerçeği itiraf etmişlerdir. İşte bu itiraflardan ikisi.
Başbakan Menderes'in Müsteşarı Ahmet Salih Korur, MAH hakkında hazırladığı raporda şöyle diyordu:
"Amerikalılar, MAH'a hakimdi. Para veriyor, örgüte nüfuz' ediyorlardı. Milli Emniyetin bütün dosyaları CIA'nın kontrolündeydi. İstanbul'da Milli Emniyete ait bir okul, servisin İstanbul örgütü ve Yeşilköy'deki Soruşturma Teşkilatı tümüyle Amerikalıların emrindeydi. Okullara, Soruşturma Teşkilatı'na Amerikalılar doğrudan' para veriyorlardı. İstanbul bölge örgüt başkanlığına doğrudan' para ödüyorlardı. Karşılığında iş istiyorlardı." ( Soner Yalçın, Bay Pipo, s. 59)
Bu durum sonraki yıllarda da değişmeden sürüp gelmiştir. 6 Temmuz1965'te çıkarılan bir yasayla MAH,Milli İstihbarat Teşkilatı'na kısacası MİT'e dönüştürüldü. Bu dönemini ise, 1977'de CIA ajanlığı suçlamasıyla (tutuklanan ve kaldığı askeri hapishanede intihar eden(!)) tasfiye edilen MİT İstihbarat Başkan Yardımcısı Sabahattin Savaşman anlatıyor:
"Teşkilatın kullandığı bütün teknik malzemeler CIA tarafından temin edilmiştir. Birçok personel Amerikalılar tarafından yurtdışındaki kurslarda eğitilmiş, teşkilat binası CIA tarafından kurulmuş, eğitmenleri CIA sağlamıştır.(...) Personel yıllardan beri CIA gibi çalışmakta, Amerikan Servisi hesabına görev almakta, yurtiçi ve yurtdışındaki operasyonlarda ücret kabul etmektedir." (Geniş açıklama Kontrgerilla kıskacında Türkiye Say.281-320)


Başbakanlık Müsteşarı'nın, MİT Başkan Yardımcısı'nın böyle anlattığı bir teşkilatın "milli" olduğunu hala iddia eden, adi bir yalancıdan başka ne olabilir?
Dahası; her şeyiyle emperyalizme teslim olmuş bir ülkenin hangi kurumu milli olabilir ki, MİT olsun?

MİT ne iş yapar?
"Elemanları" kimlerdir?
Milli hiç bir yanı olmayan bir teşkilatın işleri de elbette milli olmayacaktır. Tek bir vatansever faaliyeti olmayan MİT, bunun karşılığında, eroin ticaretini, kumarhane haraççılığını ve halka karşı kontrgerilla eylemlerini "vatanseverlik" diye pazarlamıştır. İşi budur ve "elemanları"nı da buna göre seçmektedir.
Bu nedenle, MİT elemanlarının, Mafyacı Çakıcılar, faşist katil Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı gibiler, Faik Meral gibi üçkağıtçılar, Yavuz Ataç gibi mafyacı hamileri olması şaşırtıcı değildir.
MİT yetkilileri ve hükümetler, bu isimlerde MİT pasaportları çıkmasını, "bazı MİT'çilerin kişisel ilişkileri" olarak açıklayarak, MİT'in gerçek yüzünü gizlemeye çalışsalar da boşunadır. Bunların hepsi kişisel veya tesadüfi olabilir mi? Son olayında da, Çakıcı'da ikinci kez MİT pasaportu çıkması üzerine MİT "bu olaya teşkilatlarının adının karışmasından üzüntü duyduklarını" (Sevsinler(!) açıkladı. Üzülmüşlerdir elbette, ama adları bu olaya karıştığı için değil, bu olaydaki rolleri açığa çıktığı için! Faik Meral'in Çakıcı'yla "işbirliği" de MİT'te olduğu döneme uzanır.
Tüm MİT'çiler, açıklamalarında bu tür kişilerle kurdukları ilişkilerin "üst makamın bilgisi dahilinde" olduğunu belirtmektedirler. MİT gibi bir kuruluşta tersini düşünmek de zaten abestir.
Çakıcı, Çatlı gibilerle MİT arasındaki ilişkinin kişisel değil, resmi ve kurumsal düzeyde bir ilişki olduğu bu devletin raporlarına, resmi belgelerine geçen reddedilemez bir gerçektir:
- "Çakıcı MİT'te eleman olarak çalışıyor" (Mehmet Eymür'ün Susurluk Davası'ndaki ifadesinden)
- "Çakıcı ile adamlarının bütün işlemleri eskiden beri MİT tarafından organize ediliyor. Yurtdışı çıkışlarına da yardımcı olunuyor. Çakıcı MİT'in adamı..." (Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı Hanefi Avcı'nın TBMM Soruşturma Komisyonu'na verdiği ifadeden)
- "Ermeni terörüne karşı 12 Eylül'den sonra arayışların başladığı tarihte Hiram Abas, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı ve bir kısım ülkücüyü organize etmiştir. Bu çalışmalar o tarihte Cumhurbaşkanlığı bünyesinde yürütülmüştü. Fakat muhtemel ve menfi bir gelişme olması ihtimaline binaen çalışmalar MİT'e devredilmiştir." (Başbakanlık Susurluk Raporu'ndan)
Herşey ortada. Bugün Çakıcı'nın Yurtdışına çıkışından üzerinde MİT'çi pasaportu çıkmasına kadar her şey, bu ilişkilerin sürdüğünü göstermektedir.
İnfazlarda, faili meçhul cinayetlerde, yolsuzluklarda, faşist mafyacılarla, kumarhanecilerle yürütülen ilişkilerde, onlara kırmızı-yeşil pasaportlar verilmesinde, ihalelerde, darbe tezgahlamada, uyuşturucu-silah kaçakçılığında kısacası Susurluk Devleti'nin açığa çıkan tüm kirli işlerinde MİT'in şu veya bu biçimde yer aldığı Susurluk döneminde açığa çıkmıştır. Son Çakıcı olayıyla bir kez daha kanıtlanmıştır ki, Susurluk soruşturmalarında açığa çıkan işler "bazı MİT'çilerin denetim dışında bulaştıkları işler" değil, MİT'in ASLİ İŞLERİ'dir.
İtirafçılar, faşist katiller MİT tarafından devşirilerek infazlarda, kaybetmelerde, işkencelerde, uyuşturucu ticaretinde kullanılmakta ve bu da "devletin güvenliği" adına savunulmaktadır. Çatlı, Yeşil, kullanılan yüzlerce tetikçiden sadece bir kaçıdır. Hanefi Avcı Susurluk Komisyonu'nda Mehmet Eymür'ün Yeşil'le olan ilişkisi hakkında şunları söylemekteydi:
"Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın kullandığı cep, mobil ve sabit telefon ile kimlerle görüştüğü araştırılırsa karşımıza Mehmet Eymür çıkmaktadır." (Şimdi ABD’de sahiplerine hizmet etmektedir,Türkiyeye gelememesinin nedenlerinin başındada tutuklanacağı korkusu vardır)
Korkut Eken de Susurluk Komisyonu'ndaki ifadesinde "Çatlı'yı Eymür'le birlikte tanıdım" demiştir. Yeşil, seri halde cinayetler işliyor. Çatlı haraç kesiyor, Yaşar Öz uyuşturucu ticareti yapıyor. Çakıcı uyuşturucu ticareti yapıp, ihale yolsuzluklarına göz kulak oluyor. Ali Fevzi Bir, devlet himayesinde kumar oynatır... Hepsi "devlet adına"! DEVLETE BAKIN! Devletin "MİLLİ" istihbarat teşkilatına bakın"
Olay şudur; devrimcilere karşı yurtiçinde ve yurtdışında istihbarat yapmak, kaybetmelerde, infazlarda yer almak karşılığında, bu çetelere her türlü suç özgürlüğü tanınmıştır. Tüm mafyacılar, bu "özgürlüğü" kazanmak için MİT'in hizmetine girmiştir.

MİT, halk düşmanı bir
kurumdur!
MİT'in görevi, ilk anda akla geldiği gibi "milli güvenlik" değildir; söz konusu olan "emperyalizmin ve işbirlikçi oligarşinin güvenliği"dir. MİT'in güvenliğini sağlamaya çalıştığı güç, milli değildir, bu nedenle MİT'in görevinin milli olması da sözkonusu bile olamaz.
Bu anlamda; MİT'in işi, halkın mücadelesini engellemek, oligarşinin halka karşı politikalarının veya çeşitli uluslararası hesaplarının "başarıya" ulaşması için gerekli provokasyonları, komploları tezgahlamaktır. Kısacası, işi, faşist saldırıların ve kontrgerilla operasyonlarının organizatörlüğüdür.
MİT'in tarihinde bunlardan başka hiçbir şey yoktur. Ne herhangi bir emperyalist ülkeye karşı elde edilmiş bir istihbarat başarısı, ne emperyalistlerin milli güvenliğimizi tehdit eden saldırılarının önlenmesi yoktur MİT'in tarihinde. Tüm tarihi, devrimcilere, direnen halklara karşı düzenlenen operasyonlardan ibarettir.
MİT'in adı geçtiği her yerde katliam, provokasyon, işkence ve kirli ilişkiler vardır.
MİT adıyla MHP'lilerin adlarının da hep yanyana anılması, MİT'in asli niteliğini ortaya koyan bir başka göstergedir. Ülkemizde sivil faşist hareket CİA-MİT tarafından eğitilip organize edilmiştir. 1960'lı ve 70'li yıllarda faşistleri kamplarda toplayıp askeri eğitim veren ve halkın üzerine salan organizasyonun başında MİT'çiler vardır. MHP, aynı zamanda MİT'in her dönem en önemli kadro kaynaklarından biri olmuştur.
MİT'in üst düzey yöneticilerinden Mehmet Eymür yazdığı kitapta MAH'ın ilk dönemdeki faaliyetlerini şöyle özetliyor:
"Şeyh Sait İsyanı, Kızıl Lazistan çalışmaları, Kürtlerle Ermenilerin müşterek Hoybon ve Kürt Teali Cemiyeti faaliyetleri, gizli Komünist Partisi faaliyetleri, Hilafetçi ve Saltanatçıların faaliyetleri, Hatay meselesi, Çiçero olayı MAH'ın uğraş konuları arasındaydı." (Mehmet Eymür, Analiz s. 33)
Bu alıntıda açıkça görüleceği gibi, MAH'in ve sonrasında da MİT'in faaliyetleri arasında ülkemizi kendi sömürgeleri yapmak isteyen emperyalistlere karşı hiç bir faaliyet yoktur. MİT, tamamen "içe yönelik" faaliyetlere göre örgütlenmiştir. MİT'in tarihi, devrimcilerin, vatanseverlerin bastırılması faaliyetleriyle doludur.
CIA ajanı Philip Agea "CIA Günlerim" adlı kitabında CIA'nın MİT aracılığıyla Türkiye'de nasıl bir faaliyet yürüttüğünü gayet açık anlatıyor:
"... CIA uzun yıllardan beri Türk Milli İstihbarat Teşkilatı ile çok yoğun bir işbirliği içindedir. Bu örgütün eğitimi ve donatılmasını CIA sağlar. CIA'nın Türkiye'deki görevi, 'Doğu Bloku ülkelerinin misyon ve operasyonlarını' kontrol etmek... 'Amerika'nın kapitalist hegemonyasının' devamını sağlamaktır. Tabii bu arada her yerde olduğu gibi 'komünizm, ve aşırı sol hareketi kontrol ederek' ABD çıkarları için tehlikeli hale gelmelerini önlemektir." (Aktaran C. Arcayürek, Darbeler Ve Gizli Servisler, s. 157)
Politikaları ve operasyonları CIA tarafından belirlenen MİT'in esas rolü işte budur: ABD çıkarlarını güvenceye almak! "Komünist ve aşırı sol hareketler"in yok edilmesi de bunun ilk koşuludur. (Nasılda sebahattin SAVAŞMAN’ın itiraflarıyla örtüşüyor)
MİT'in "uluslararası" düzeydeki çalışmaları da yine emperyalizmin hizmetindeki çalışmalardır. MİT'in İsrail'in MOSSAD'ıyla ve İran'da Şah Diktatörlüğü döneminin SAVAK'ıyla yoğun işbirliği vardır.
"Her ülkedeki sol faaliyetler, milli azınlıkların faaliyetleri, tedhişçi Filistin'e karşı önlemler, yıkıcı diğer faaliyetler, anarşi hakkında ikili, üçlü temaslar kurulur. (...) Görüşmelerde genellikle yol gösterici olan, üstün tekniğiyle MOSSAD'dır ve MOSSAD'ın memleketimizde hayli geniş imkanları bulunmaktadır." (MİT İstihbarat Başkan Yardımcısı Sabahattin Savaşman, Aktaran Suat Parlar, Kontrgerilla Kıskacında Türkiye, s.232)
Hiram Abas bu ilişkilerde MİT'in kilit isimlerinden biridir. Sabahattin Savaşman, onu, "Lübnan'da CIA'yla beraber operasyonlara katılan, onlardan yüklü ücret ve ikramiyeler temin eden, Filistin kamplarındaki solcu gençleri hedef alan faaliyetlerde gösterdiği başarı sonucu mükafatlandırılan" bir kişi olarak anlatmaktadır.
Emekliliğinden sonra Turgut Özal'ın gözdesi olarak yeniden "mesleğe" dönen, mesleğini soran gazetecilere "solcu avı" diye cevap verecek kadar halk düşmanlığında pervasız biridir Abas. Daha sonra yaptıklarının faturasını bir süikast sonucu öldürülerek ödeyen Hiram Abas'ın "mesleğiniz" sorusuna verdiği bu cevap bile MİT'in işinin ne olduğunu açıklamaya yeterlidir.

Halka, Devrimcilere Karşı
MİT Operasyonları
6-7 Eylül provokasyonu: MİT'in açığa çıkmış en önemli ilk operasyonlarından biridir.
Yıl 1955; Atatürk'ün Selanik'teki evi, bizzat MİT elemanları tarafından bombalanır. Bombalama haberi, yine bir MİT elemanı olan Ekspres Gazetesi'nde yazarı Mithat Perin tarafından kışkırtıcı bir biçimde yapılır. Bu kışkırtmayla başta istanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde azınlıklara karşı bir saldırı başlatılmış, binlerce ev, işyeri, ibadethane yakılıp yıkılmış ve onlarca kişi öldürülürken, onbinlerce Rum, Ermeni zorla göç ettirilmiştir.
Son olarak MGK Genel Sekreterliği yapan Org. Sabri Yirmibeşoğlu, bu operasyonı yıllar sonra şöyle itiraf etmiştir: "6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı..." (Tanksız, Topsuz Harekat, Fatih Güllapoğlu, s. 104)
12 Mart'ta işkenceler, sabotajlar; MİT, özellikle 12 Mart'ta daha da öne çıktı. 12 Mart denilince kuşkusuz ilk akla gelen yer İstanbul Erenköy'deki Ziverbey Köşkü'dür. İşkenceli sorguların yapıldığı Ziverbey Köşkü'nün başında Faik Türün, Memduh Ünlütürk gibi generaller vardır; MİT elemanı Hiram Abaslar, Mehmet Eymürler bu dönemde Ziverbey'deki işkencelerin başındadır. O zaman MİT'in başında, daha sonra 12 Eylül'ün 5 darbeci generalinden biri olacak olan Nurettin Ersin vardı.
Aynı dönemde devrimci mücadelenin gelişmesi karşısında şaibe yaratmak, hedef saptırmak, korku ve panik ortamı oluşturmak için de MİT çeşitli provokasyonlara başvurmuştur. MİT'in '70'li yıllarda bu çerçevede gerçekleştirdiği provokasyonlar arasında Atatürk Kültür Merkezi'nin yakılması, Marmara yolcu vapurunun, Eminönü vapurunun batırılması, yine 1977'de Yeşilköy Havaalanı'nın ve Sirkeci Garı'nın bombalanması, ve bu sabotajların devrimciler üzerine yıkılmaya çalışılması vardır.
MİT, Maltepe, Arnavutköy, Kızıldere katliamları başta olmak üzere devrimcilere yönelik tüm katliamlarda da yer aldı. Mehmet Eymür, Mahir Çayan ve on devrimcinin katledildiği Kızıldere operasyonu hazırlıklarını şöyle anlatır: "Öğleden sonra MİT Müsteşarı Korgeneral Nurettin Ersin, Ankara Bölge Daire Başkanı ve Ankara Bölge'den 6-7 kişilik bir ekip ile birlikte Ünye'ye geldi. (...) Çayan ve arkadaşları marşlar söylemeye ve zaman zaman askerlere laf atmaya başladılar. Bizi sivil pantolonlarımızdan tanımışlar. 'Sam amcanın adamları', 'Faşist MİT'çiler' gibi sözlerle bizleri kızdırmaya çalışıyorlardı..." (Mehmet Eymür, Analiz, s.90-96)
"Sam amcanın adamları... Faşist MİT'çiler."; işte Mahirler'in söylediği bu sözler, MİT'in ve MİT'çilerin niteliğini hiç bir ek gerektirmeyecek kadar açık biçimde anlatıyor.
1974 sonrası devrimci mücadelenin büyümesi karşısında sivil faşist terörün devreye sokulmasında rol oynayan, '1977 1 Mayıs'ında, 16 Mart'ta, Sİvas'ta, Çorum'da, Maraş'ta halkın kanı dökülürken faşist hareketi ve bu katliamları organize eden kurumlardan biri MİT'ti.
MİT yönetici ve elemanları, Hiram Abas, Nejdet Küçüktaşkıner, Mete Bozbere, '1977 1 Mayıs katliamında bizzat yeralmışlardır. Kitleye ateş açılan yerlerden biri olan Intercontinental Otelinin 5’inci ve 6’ıncı katlarında MİT ve ÖHD elemanları vardır.
Sular idaresi’nin çatısında faşist işkenceci Polis şefi Uğur gür vardır. Söz konusu yerlerden kitleye ateş edilmiştir.

1990'larda halkın mücadelesi karşısında yine MİT devrededir: Daha 90'lı yılların başında devrimci mücadelenin gelişmesi karşısında Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi aydınların, gazetecilerin katledilmesinde kontrgerilla devletinin bir kurumu olan MİT'in rolü ve yönlendirmesi vardır. Aynı yıllar boyunca sürdürülen infazlar, faili meçhuller ve özellikle kaybetme politikasında da MİT başrolü oynamıştır. JİTEM'in, terörle mücadele şubelerinin, MİT'in adeta içiçe geçtiği bu dönemde, halka, devrimci hareketlere karşı provokasyonlar, infazlar, kayıplar birbirini izlemiş, bütün bu saldırılarda MİT hem itirafçılarla, faşist katillerle, korucularla, hem polisle, hem JİTEM'le içiçe çalışmıştır.
Bütün bu anlatılanlardan çıkacak tek bir sonuç vardır: MİT, dağıtılması, hesap vermesi gereken bir kurumdur!

"Mahir Çayan ve arkadaşları marşlar söylemeye ve zaman zaman askerlere laf atmaya (Özel Harp Dairesi elemanları) başladılar. Bizi sivil pantolonlarımızdan tanımışlar. 'Sam amcanın adamları', 'Faşist MİT'çiler' gibi sözlerle bizleri kızdırmaya çalışıyorlardı..." (Mehmet Eymür)

Sam amcanın adamları... Faşist MİT'çiler.;

MAHİR’ler'in sözleri, MİT'in ve MİT'çilerin niteliğini hiç bir ek gerektirmeyecek açıklıkta anlatıyor.



Bu yazıda,Tuncay Özkan'ın "MİT'in Gizli Tarihi" kitabından, Başbakanlık Susurluk Raporu'ndan,Suat PARLAR’ın K.G.K.Türkiye kitaplarından yararlanılmıştır.
       İşte suç örgütü değil denilen TSK'nin vukuatları

--------------------------------------------------------------------------------


Binlerce faili meçhul cinayetin sorumlusu olan JİTEM'in kurucusu emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün de aralarında bulunduğu kontr-gerillanın Ergenekon adlı birimine karşı yapılan operasyon, gözleri bir kez Türkiye ve Bölge'de karanlık cinayetlere çevirdi. Türkiye'de ve Bölge'de işlenen siyasi cinayetler, derin devlet olarak adlandırılan kontr-gerilla tarafından Kürt sorununun çözümünün engellenmesi ve Türkiye'nin demokratikleşmesinin önüne geçilmesi için gerçekleştirildi. 1990 yılında Halkın Emek Partisi (HEP) Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın'ın katledilmesiyle başlayan siyasi cinayetler aydınlatılmadıkça ne devlet, ne herhangi bir yurttaşı asla temiz sayılmayacak. Temiz devlet, temiz siyaset, temiz toplum siyasetçi, işveren ve gazeteci cinayetleri aydınlatılmadıkça mümkün olmayacak. Kontr-gerillanın 1960'lardan günümüze kadar karıştığı suikast ve katliamların açığa çıkarılması ve kanayan bir yara olan Kürt sorununun demokratik çözümünün sağlanması ise Hakikatleri Araştırma Komisyonu gibi bir oluşumla mümkün. 1960 ve 1980'li yıllarda ülkedeki devrimci ve demokratlara karşı faaliyet göstermek için ordu içinde yapılanan kontr-gerilla 1984'ten sonra Kürtlere karşı kullanıldı. Kontr-gerilla birimleri, Kürtlerin sorunun demokratik ve barışcıl yöntemlerle çözülmesi için güçlü hamlelere giriştiği dönemlerde ortamı terörize etmek için harekete geçerek, suikast, bombalama, kundakçılık gibi birçok kirli eyleme imza attı. Kontrgerillanın Kürtlere karşı işlediği katliam ve cinayetleri PKK'ye maletmeye çalıştığı ise 1996 yılında meydana gelen Susurluk kazasıyla ortaya çıkmıştı. JİTEM için uzun yıllar çalışan Abdülkadir Aygan gibi tetikçilerin itirafları, Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu raporları, kimi savcılık tutanakları ve merhum başbakanlardan Bülent Ecevit'in arşivinden çıkan gizli belgeler, kontr-gerillanın Kürt sorununun çözümünü engellemek, demokratikleşmenin önüne geçmek için siyasi cinayetlere ve katliamlara yöneldiğini ortaya koyuyor. Ancak kontr-gerilla birimlerinin zaman zaman uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığı işlerinden elde ettikleri rantı paylaşma konusunda kendi aralarında giriştikleri rant paylaşma kavgası son Ergenekon operasyonu örneğinde olduğu gibi hiyaza getirme müdahalesiyle sonuçlanıyor. Ergenekon operasyonunun AKP hükümetinin kendi iradesiyle yapılmadığı, operasyona kontrol dışına çıkıldığı için derin devlet olarak bilinen kontr-gerillanın karar verdiği kaydediliyor. 1990'lardan beri kullanılan Veli Küçük ve elemanlarının artık derin devletin sırtında kambur haline geldikleri için ipleri çekilirken, devletin kendisini kontr-gerilla çetelerinden temizleyebilmesi için, öncelikle binlerce faili meçhul cinayetin aydınlatılması gerekiyor. Susurluk kazasıyla birlikte pisliği her tarafa saçılan kontr-gerilla çetelerinden arınmak için devletin ve toplumun Türkiye'nin kirli ve karanlık tarihiyle yüzleşmesi şart. Türkiye, temiz devlet, temiz toplum olmak istiyorsa başta 1977 1 Mayıs'ındaki Taksim katliamı, 1978'deki Maraş katliamı, 1994'teki Madımak katliam gibi katliamlarla Şemdinli'de halk tarafından suç üstü yakalanan Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın 'iyi çocuklarının' bütün kirli ve kokuşmuş bağlantı ve ilişkilerinin açığa çıkarılması gerekiyor. Ancak Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın Makedonya Savunma Bakanı Lazar Elenovski ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklama, ne yazık ki, devletin temizleneceği beklentilerinin beyhude olduğunu ortaya koyuyor. Büyükanıt, Ergenekon operasyonuyla ilgili olarak, 'Her toplumda yasa dışına çıkan insanlar olabilir. Bunlar yargı önünde görüşülür ve yargı kararını verir. Her fırsatta ortaya çıkan şeyleri TSK ile ilişkilendirmek çabası var. TSK bir suç örgütü değildir. Onun için bu tür şeyleri TSK ile ilişkilendirmeye çalışmak beyhude bir çabadır. Bunun cezasını yargı verecektir' diyordu. Ancak Şemdinli'de Umut Kitabevi'ni bombalayan astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'in Askeri Mahkeme tarafından tahliye edilmeleri 'yasa dışına çıkan devlet görevlilerine' adaletin tavrının ne olduğunu da ortaya koyuyor. Suç üstü yakalanan Şemdinli bombacısı astsubayları bizzat Büyüanıt 'iyi çocuklar' diye savunmuştu. Askeri Mahkeme tarafından bombacı astsubatların serbest bırakılması Türk ve Kürt halkının boğazına sarılmış kontr-gerilla çetelerinin her ne pahasına olursa olsun korunduğunu ortaya koyuyor.



Türk devleti kirli ve karanlık tarihinden arınmak ve adeta bir uyuşturucu kaçakçılığı ve cinayet şebekesi gibi çalışan suç örgütü kontr-gerilla çetelerinden kurtularak onurlu devletler safında yer almak istiyorsa 1970'lerden günümüze bütün katliamları aydınlatmalı ve sorumlularından adalet önünde hesap sormalıdır. Bu ise Ergenekon operasyonunda görültüğü gibi denetim dışına çıkmış birimleri hizaya getirmek için yapılan operasyonlarla değil, tamamen devletten bağımsız çevrelerce oluşturulacak Hakikatleri Araştırma Komisyonu ile mümkündür. Orgeneral Büyükanıt'ın 'TSK bir suç örgütü değildir' şeklindeki açıklamalarının aksine ordu içinde yapılanan suç örgütü kontr-gerillanın gerçekleştirdiği ve halen sorumlularının açığa çıkarılmadığı siyasi cinayetlerden bazılarını hatırlatmakla yetinelim.



VEDAT AYDIN

HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın'ın 5 Temmuz 1991'de evinden JİTEM elemanları tarafından gözaltına alındıktan sonra katledilmesi Kürtlere karşı suikastlerin miladıydı. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve binbaşı Cem Ersever tarafından kurulan suç örgütü Jandarma İstihbarat Teşkilatı JİTEM, hak ve özgürlük taleplerinde bulunan Kürtleri yasa dışı yöntemlerle 'susturma'ya çalıştı. JİTEM'in bilinen ilk büyük eylemi 5 Temmuz'da evinden gözaltına alınan HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın'ın infaz edilmesiydi. JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan bu cinayeti yıllar sonra itiraf etti.

MUSA ANTER

1992 yılında suç örgütü JİTEM ve Hizbullah tetikçileri Bölge'de Kürt yurtseverlere karşı adeta sürek avı başlattı. Bu süreçte Haziran 1992'de yayın hayatına başlamış olan Özgür Gündem Gazetesi hedef haline getirildi ve başta gazetenin yazarı Musa Anter olmak üzere Cengiz Altun, Mecit Akgün, Hafız Akdemir, Çetin Ababay, Yahya Orhan, Hüseyin Deniz, Burhan Karadeniz, Kemal Kılıç, Ferhat Tepe, Nazım Babaoğlu, Seyfettin Tepe gibi Kürt gazeteciler ve onlarca gazete dağıtımcısı JİTEM ve Hizbullah tetikçeleri tarafından katledildi. Kürt bilgesi Musa Anter, 20 Eylül 1992'de katledildi. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın Susurluk Araştırma Raporu'nda, Apê Musa'nın devlet tarafından katledildiği kabul edildi. Gazeteci cinayetlerinin devlet tarafından işletildiği ise Musa Anter cinayetinde olduğu gibi bizzat Başbakanlık Teftiş Kurulu raporunda itiraf edildi.

3 MEHMET SİNCAR

Faili meçhul cinayetleri araştırmak için 4 Eylül 1993'de Batman'a giden HEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar, JİTEM tetikçileri tarafından katledildi. Devlet bakanları Necmettin Cevheri ile Mehmet Gölhan, 24 saat geçmeden tetikçinin yakalandığını duyurdular. Dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ise öfkeliydi: 'İşi batırdılar. Çıkacak işi batırdılar. Biraz susalım...' Sonra yalanlamalar geldi. Tetikçiler firarda dendi. Yıllar sonra Susurluk raporunu hazırlayan Kutlu Savaş ise cinayeti JİTEM tetikçileri Alaattin Kanat, İsmail Yeşilmen ve Mesut Mehmetoğlu'nun planladığını bir raporla dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'a iletti. Ancak, cinayetin sorumluları açığa çıkarılmadı, kimse yargılanıp mahkum olmadı.

3 İŞVERENLER İNFAZ EDİLDİ

4 Kasım 1993'te dönemin Başbakanı Tansu Çiller İstanbul'da Holiday Inn Oteli'nde 'PKK'nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, onlardan hesap soracağız' dedi ve ardından Kürt işverenlerine yönelik suikastler başladı. Çiller'in tehditlerinden iki ay sonra Kürt işveren Behçet Cantürk şoförüyle birlikte evine giderken kaçırıldı. Ertesi gün Sapanca yolunda şoförüyle birlikte cesedi bulundu. İki ay sonra ise Cantürk'ün avukatı Yusuf Ekinci, Ankara'da kaçırıldı. Ekinci'nin cesedi de iki gün sonra Konya yolunda bulundu. Yusuf Ekinci de iki ay sonra aynı yöntemle katledildi. Fevzi Aslan ve yeğeni Şahin Aslan ise, İstanbul Şehremini'nde bir kahvede otururken polis olduklarını söyleyen dört kişi tarafından gözaltına alındı. Fevzi ve yeğeninin cesetleri ertesi gün Hendek'te bulundu. Bu cinayetten iki ay sonra da Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Hakkarili Namık Erdoğan kaçırıldı. Erdoğan'ın cesedi Ankara-Kırıkkale yolunda üç gün sonra bulundu. DTP Milletvekili Pervin Buldan'ın eşi Savaş Buldan da 2 Haziran 1994 günü İstanbul'daki Yeşilyurt Çınar Oteli'nde arkadaşları Adnan Yıldırım ve Hacı Karay ile kaçırıldı. Cesetleri iki gün sonra ölüm üçgeni olarak anılan kontr-gerillanın karargahının da olduğu Bolu'nun Yığılca ilçesi yakınlarında bulundu. Ancak, cinayetlerin sorumluları açığa çıkarılmadı, kimse yargılanıp mahkum olmadı.

SİLOPİ KAYIPLARI

Türkiye'nin gündemini uzun süre meşgul eden binlerce 'faili meçhul' olaydan biri de HADEP Silopi İlçe Başkanı Serdar Tanış ve İlçe Yöneticisi Ebubekir Deniz'in, 25 Ocak 2001 günü Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı'na çağrıldıktan sonra gözaltında kaybedilmeleriydi. AİHM'in verdiği mahkumiyet kararına rağmen TSK bünyesindeki askerlere dokunulamadı. Savcılar ve hakimler bu suçlu askerleri korudu. Adalet Bakanlığı da, savcı ve hakimlerin bu süç örgütlerine soruşturma açmamasına göz yumdu.

Kemalistleri de katlettiler

Ordu içindeki suç örgütü kontr-gerilla birimleri sadece Kürt gazetecileri, yurtseverleri ve işverenleri katletmekle kalmadı, Kemalist aydın ve yazarları da katletti. Kontr-gerilla tarafından öldürülen gazeteci Uğur Mumcu, Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, Prof. Dr. Muammer Aksoy, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç ve Prof. Dr. Bahriye Üçok suikastleri de hiçbir zaman açığa çıkarılmadı ve sorumlularından yargı önünde hesap sorulmadı. Ancak PKK'ye maledilmek istenen Uğur Mumcu cinayetinin MİT içindeki suç örgütü kontr-gerilla birimi tarafından öldürüldüğü Ergenekon operasyonu sırasında ele geçirilen tutanaklarla ortaya çıktı. Söz konusu cinayetlerin kontr-gerilla birimlerince işlendiği ortaya çıkan tüm bu cinayetlerin sorumlularının adalet önünde hesap vermeleri için ise tamamen cesur ve namuslu kişilerce oluşturulacak Hakikatleri Araştırma Komisyonu ile mümkün.

Veli 'küçük' abi 'büyük'

Suç örgütü Ergenekon'a yönelik operasyonun üzerinden yaklaşık 2 hafta geçti. Planladıkları cinayetler ve bombalı saldırılarla 2009'da askeri darbeye ortam hazırlamayı amaçlayan Ergenekon'un emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün de aralarında bulunduğu 14 elemanı tutuklandı. Operasyonda, kontr-gerillanın bir birimi olan bu yapılanmanın kimlerle bağlantılı olduğu, finans kaynakları, gerçekleştirdikleri eylemler ve içinde yer aldığı kirli ilişki ağı kısmen ortaya çıkarıldı. Ancak, kontr-gerillanın '1 Numarası' halen meçhul. Ergenekon'a yönelik operasyon talimatının da birim denetimden çıktığı için '1 Numara' tarafından verildiği kaydediliyor. '1 Numara' olduğu iddia edilen kişilerden bazılarının adları şöyle:

*Korgeneral Hasan Kundakçı: 1986-1988 yılları arasında Özel Harp Dairesi Başkanlığı, 1993-95 yılları arasında Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı yaptı. 1997'de emekliye ayrılan Kundakçı'nın adı birçok kez kontrgerilla bağlantılarıyla gündeme geldi. Kundakç, Veli Küçük'ün Kara Harp Okulu'ndan devre arkadaşı. Operasyonda tutuklanan Kuvayı Milliye Derneği Başkan Yardımcısı Hüseyin Görüm de, 1 Numara'nın Kundakçı olduğunu belirtmişti.

*Orgeneral Doğan Güreş: Genelkurmay Başkanlığı yaptı. Güreş'in görevi sırasında Bölge'de çok sayıda köy yakma, faili meçhul cinayet, bombalama, suikast gibi olaylar yaşandı. Güreş Susurluk sanığı MİT'çi Korkut Eken'in cezaevine girmesine tepki göstermişti.

*Orgeneral Necati Özgen: 1991-1995 yılları arasında Jandarma Bölge Asayiş Kolordu Komutanı olarak Bölge'de görev yaptı. Hakkında JİTEM'le ilgili iddiaların gündeme geldiği dönemde JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan'la çekilen fotoğraflarıhafızalarda silinmeyen Özgen de Korkut Eken'i savunmuştu.

*Orgeneral Teoman Koman: MİT eski Müsteşarı ve Jandarma Genel Komutanlığı gibi önemli görevlerde bulundu. Koman, özellikle Susurluk olayıyla öne çıktı. Meclis Susurlurluk Olayını Araştırma Komisyonu'nda JİTEM ve çete bağlantıları nedeniyle dinlenilmesi istenen Koman, bu isteği reddettiği gibi, Veli Küçük'ün dinlenmesini de engelledi. Yeşil kod adlı JİTEM tetikçisi Mahmut Yıldırım ve Abdullah Çatlı'yla ilişkileri belgelenen Koman da Korkut Eken'in savunuculuğunu yapmıştı.

*Orgeneral Şener Eruygur: 2002-2004 yılları arasında Jandarma Genel Komutanlığı görevini üstlendi. Eruygur'un, görevde olduğu dönemde 'Sarıkız' ve 'Ayışığı' adıyla iki darbe planı hazırladığı ortaya çıktı.

*Orgeneral Yaşar Büyükanıt: Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütüyor. Şemdinli'de suçüstü yakalanan JİTEM elemanı astsubayları 'iyi çocuklar' diye savundu ve 39 yıl ceza alan astsubayların serbest kalmalarını sağladı.

*Orgeneral İ. Hakkı Karadayı: 1994-1998 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı yaptı. Türkiye'nin gündemine oturan 28 Şubat sürecinin baş aktörlerinden olan Karadayı, JİTEM tarafından gerçekleştirilen birçok faili meçhul cinayetin de sorumlusu. Hasan Kundakçı'dan sonra '1 Numara' olarak adı sıkça gündeme gelen ikinci kişi.

Batıda faşist dernekler, Bölge'de JİTEM

--------------------------------------------------------------------------------



Temel sorunlarını çözemediği ve demokratikleşmesini başarıyla sağlayamadığı için, öteden beri, 'derin' siyasi çekişmelerin alanı haline gelen Türkiye'de sokak infazları, işkenceler, siyasi cinayetler, çetecilik de eksik olmuyor. AKP hükümeti ile ordunun savaş alanına çevirdiği Bölge'de 1990'lı yıllar boyunca terör estiren JİTEM ve benzeri organizasyonlar, aralıksız bir şekilde faaliyetlerini yoğunlaştırırken, batı illerinde ise başta Kürtler olmak üzere toplumsal farklılıklara karşı şekillendirilen faşist oluşumlar her geçen gün daha etkin hale getiriliyor. Bölge'de JİTEM faaliyetleri desteklenirken, daha önce deşifre edilen oluşumların ve gerçeklerin üstü örtülüyor. Batıda ise 'derin devlet', çete faaliyetleri, siyasi cinayetler ve bombalama eylemleriyle kendini 'derinden' hissettirirken, öte yandan dernek ve benzeri oluşumlar adı altında sivil örgütlenmelere gidiyor.

Faşizmin yeni okulları: Dernekler

Yörük köylerinde Kürtlere karşı propaganda yapan Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi Derneği, silah ve Kuran üzerine yemin eden Kuvvayi Milliye Derneği, 'Kürt nüfus artışı durdurulsun' kampanyasıyla bilinen Türkçü Toplumcu Budun Derneği, Türk olmayanları ve bilhassa Kürtleri, 'kendilerini Türk hissetseler bile' üyeliğe kabul etmeyen İstanbul merkezli Elbirliği Derneği faaliyet gösteriyor.

'Kuvvayi milliye ruhunu canlandırmak', 'misyonerlerin ülkeyi bölmek amacıyla yaptıkları siyasi faaliyetleri karşısında halkı bilgilendirmek', 'milliyetçileri bir çatı altında toplamak' gibi amaçlar etrafında toplanan faşist-ırkçı dernekler bir yılda rekor sayıya ulaştı. 1998'de 'ulusalcı' bir dernek faaliyetteyken 2007 yılında bu sayı 75'e ulaştı. 2006 ve 2007 yılında toplam 31 'ulusalcı' dernek kuruldu. Bu derneklerin çoğu ise son iki yılda kuruldu. İlk olarak 1998'de Aydınlanma 1923 Hareketi adlı bir dernek kuruldu. 2001'de Yeniden Müdafaa-i Hukuk Hareketi Derneği kuruldu. 2003'te Vatanseverler Derneği ile Yurttaşlık Hareketi Derneği kuruldu. 2005 yılında sayıları 18'e ulaşan dernekler 2006'da rekor çoğalma yaşadı. 2006'da 26 faşist-ulusalcı dernek kurulurken, 2007'de bunlara beş tane daha eklendi.

Ordudan emekli olan ve 'derin devlet' çeteleriyle ilişkileri belirlenen birçok isim bu derneklerin yönetim ve kurucu kadroları arasında yer alıyor. Kürtlere karşı silah ve Kuran üzerine yemin ettiren Kuvvayi Milliye Derneği'nin başında emekli Albay Fikri Karadağ; özellikle Akdeniz bölgesinde Kürtlere karşı propaganda yapan, Danıştay saldırısı ve Hrant Dink cinayetlerindeki bağlantılarıyla gündemde uzun süre yer edinen Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi Derneği'nin başında Bölge'de uzun yıllar görev yapan JİTEM kurucularından emekli Korgeneral Hasan Kundakçı; 'Kürt nüfus artışı durdurulsun' kampanyasıyla bilinen Türkçü Toplumcu Budun Derneği'nde birçok emekli asker; Türk olmayanları ve bilhassa Kürtleri, 'kendilerini Türk hissetseler bile' üyeliğe kabul etmeyen İstanbul merkezli Elbirliği Derneği'nin yönetim kadrosunda emekli askerler bulunuyor. Ayrıca, emekli askerlerden Aziz Ergen, Bülent Canyurt, Kuvva-i Milliye Derneği'nde, 12 Eylül döneminin Danışma Meclisi üyelerinden strateji uzmanı Ertuğrul Zekai Ökte, Oral Çelik ile ilişkisi olduğu belirtilen emekli Yarbay Nihat Demirel ve emekli Tümamiral İlker Güven Yeniden Müdafaa-i Hukuk Hareketi Derneği kurucularından, emekli Tuğgeneral Adanan Tanrıverdi ise Adaleti Savunanlar Derneği Başkanı.

Daha çok Ankara, İstanbul ve Mersin'de örgütlenen bu derneklerin çoğunu aynı kişiler kurmuş. Örneğin; Pınar Çınar, Kadir Kadıoğlu, Feridun Bal ve Serkan Acır adlı kişiler tarafından Ankara'nın değişik semtlerinde 2006'da kurulan 13 dernek şöyle: 'Eryaman Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Yenimahalle Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Sancak Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Keçiören Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Haymana Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Büyük Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Beypazarı Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Yıldız Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Sincan Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Çankaya Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Bahçelievler Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Polatlı Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği, Kızılay Gençlik Hareketi Kültür ve Dayanışma Derneği.'

İçişleri Bakanlığı, 'Türk, Milli, Cumhuriyet ve Atatürk' gibi kelimeleri kullanan dernek ve vakıflara kapatma cezasının uygulanacağını açıklamıştı. Ancak bu karar, yeni uygulanmaya konulduğundan 'milli' adı altında toplanan dernekler için geçerli değil. 'Milli' kelimesi en son emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un ATO'da açılış konuşmasını yaptığı Yükseliş İktisadi ve Stratejik Araştırmalar Vakfı'nca oluşturulan Milli Uyanış ve Güçbirliği Platformu'nda kullanıldı.

VKGH Derneği

Eski MHP'li Taner Ünal'ın başkanlığını, emekli Korgeneral Hasan Kundakçı'nın onursal başkanlığını yaptığı Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi Derneği (VKGH) 2005 yılında kuruldu. Emekli asker, polis, bürokratların içerisinde yer aldığı dernek, kısa sürede ülkenin pek çok yerinde, özellikle de Bölge illerinde 'terörle mücadelede güvenlik kuvvetlerine destek sağlamak' bahanesiyle Kürtlere karşı çalışmalar yürütmeye başladı. Derneğin adı ilk olarak 15 Nisan 2006'da Mersin'de yapılan 'bayrak yürüyüşüyle' duyuldu. 'Mersin Türk'tür Türk kalacak' sloganlarının atıldığı yürüyüşte, Ünal, Mersin'in 'Kürtçü feodal işgale' uğradığını savundu. Danıştay saldırısının tetikçisi Alparslan Arslan'ın üzerinden çıkan kart vizitle yeniden gündeme gelen VKGH, son olarak 12 Haziran'da İstanbul Ümraniye'deki bir gecekonduda ele geçirilen patlayıcılarla gündeme oturdu. Patlayıcılar nedeniyle tutuklanan ve Hrant Dink cinayeti ile Danıştay saldırısı sonrasında 'derin devlet' bağlantıları dolayısıyla gündemden düşmeyen emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin'in ifadesi üzerine dernek başkanı Taner Ünal ve arkadaşlarına yönelik operasyon başlatıldı. Ünal'la birlikte birçok emekli askerler de gözaltına alındı. Ünal'ın da aralarında bulunduğu 18 kişiden 12'si tutuklandı. Ümraniye operasyonu sonrasında 'derin devlet' bağlantılı çetelerin 'bir numaralısı' olarak gündeme gelen derneğin onursal başkanı Kundakçı'nın geçmişine bakıldığında derneğin faaliyetleri hakkında daha iyi bir fikir sahibi olunur. Kundakçı, 1986-1988 yılları arasında Özel Harp Dairesi Başkanlığı, 1993-95 yılları arasında Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı görevlerinde bulundu. Kundakçı, Bölge'de görev yaptığı sırada Doğan Güreş ekibinin önemli isimleri arasındaydı ve köylülere dışkı yedirmek gibi unutulmayan uygulamalara imza attı. 1997'de emekliye ayrılan Kundakçı'nın adı birçok kez JİTEM bağlantılarıyla gündeme geldi. Kundakçı, Susurlukçu Korkut Eken'i savunan generaller ekibindeydi.

Kuvayı Milliye Derneği

Emekli Kurmay Albay Fikri Karadağ'ın VKGH'dan ayrılarak kurduğu Kuvayı Milliye Derneği, 9 Şubat 2007'de Mersin'de düzenlenen yemin töreniyle Türkiye'nin gündemine oturdu. Mersin'de düzenlenen yemin töreninde Karadağ, dernek üyelerine 'Türk anadan ve babadan doğmuş, soyunda dönme olmayan Türk oğlu Türk'üm ben' diyerek silah, bayrak ve Kuran üzerinde Kürtleri öldürme yemini ettiriyordu. Bu görüntülerin basına sızması üzerine İstanbul Valiliği, Kuvayı Milliye Derneği'nin Başkanı emekli Albay Fikri Karadağ ve 7 dernek yöneticisi hakkında, 'suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, suç işlemeye tahrik ve halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek' suçlarından suç duyurusunda bulundu. Derneğe yapılan baskında ele geçirilen CD'lerde ise Orhan Pamuk'un dernek tarafından 'hain' ilan edilerek hedef alındığı ortaya çıktı. Fikri Karadağ'ın, son olarak JİTEM kurucusu, Susurluk'un kilit isimlerinden ve Danıştay saldırısı ile Dink cinayetiyle bağlantıları belirlenen emekli Tümgeneral Veli Küçük ile yan yana çekilmiş fotoğrafları ortaya çıktı.

Ayrıca, Kuvayı Milliye Derneği'nin gençlere silah eğitimi verdiği ve Derneğin Teşkilat Başkanı Hüseyin Görüm'ün Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan'la ilişkili olduğu belirlendi. Bu durum, ayrı ayrı adlar altında örgütlenseler bile, kurulan derneklerin ve ortaya çıkan çete ilişkilerinin birbirleriyle bağlantılı olduğunu gözler önüne seriyor. Danıştay saldırısı, Hrant Dink cinayeti ve 12 Haziran 2007'deki Ümraniye operasyonunda adı geçen emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ele alındığında bu durum daha net bir şekilde görülebilir. Tekin'in, Ümraniye operasyonu sonrasında ele geçirilen cephane sahipleri emekli askerler Fikret Emek ve Oktay Yıldırım'la, Türk İntikam Tugayı (TİT) kurucusu ve Akın Birdal Suikasti azmettiricisi Semih Tufan Gülaltay'la, Danıştay saldırısı tetikçisi Alparslan Arslan'la, emekli Albay Fikri Karadağ'la, Hüseyin Görüm ile emekli Albay Zekeriya Öztürk'le, Gülaltay'ın partisi UBP'nin kurucu üyelerinden Savaşhan Tosunoğlu'yla ilişkileri tek tek ortaya çıktı. En önemlisi Tekin'in JİTEM kurucusu Susurlukçu emekli Tümgeneral Veli Küçük'le ilişkisi defalarca belgelendi. Susurluk'un kilit isimlerinden olan Küçük'ün Danıştay tetikçisi Arslan'la ilişkisi fotoğraflarla belgelendi, Dink cinayetine adı karıştı. Ortaya çıkan gelişmeler üzerine, Ümraniye operasyonu ve sonrasında Tekin'le bağlantılı ilişkiler ağıyla ilgili yürütülen soruşturma Danıştay dosyasına dahil edildi. Bütün bu ilişkiler ağı, 'derin' bir organizasyonu işaret ediyor. Susurluk'tan beri zaman zaman kamuoyuna yansıyan, ancak bir süre sonra üstü bir şekilde örtülebilen bu organizasyonun kilit isimlerinin ise, Veli Küçük, Fikri Karadağ, Şener Eruygur, Muzaffer Tekin gibi eski askerler olduğu kaydediliyor.

Elbirliği Derneği

Kürtlere karşı ırkçı bir yapılanma olan Elbirliği Derneği (ED), İstanbul'da kuruldu. Derneğin Tarsus ve Kırşehir'de de birer şubesi bulunuyor. Irkçı faaliyetleriyle gündeme gelen Avukat Kemal Kerinçsiz'in eski sözcüsü Hakan Yeniay'ın başkanlığını yaptığı derneğin amacı, 'Türk gençliğine milli terbiyeyi aşılamak, binlerce yıllık Türk töresini yaşatmak' olarak açıklanıyor. Dernek, İlteriş Türkçüler Derneği'nin öncülük ettiği ve 'derin devlet' bağlantılı uyuşturucu mafya lideri ve ülkücü Sedat Peker'in destek verdiği '1. Türkçüler Kurultayı'yla adını duyurdu.

Türkçü Toplumcu Budun Derneği

İzmir'de kurulan Türkçü Toplumcu Budun Derneği (TTBD), Türkleri 'üstün' sayıyor. Türk olmayanların üniversiteye gitmemesi ve mülk edinmemesi görüşünü savunan dernek, 'Kürt nüfus artışının da durdurulması gerektiğini' düşünüyor. Kürtlere karşı ırkçılık yapan dernek, Atatürk'ü 'Başbuğ' olarak kabul ediyor ve dernek üyeleri, kendilerine 'soycu' diyorlar. Dünyadaki en 'soylu' insanların Türkler olduğunu savunan dernek üyeleri, 'Bir Türk'le, bir Kürt'ün çocuğu 'etnik özürlü' olur. Bu ailenin kanı, beş nesil boyunca Türklerle evlenirse temizlenebilir. Aşağı ırkın tek işlevi üstün ırkı eğlendirmektir' düşüncesini savunuyor. Derneğin başkanlığını ise eski MHP'li Cenk Tozkoparan yapıyor. Tozkoparan, İzmir'de başlattığı 'Kürt Nüfus Artışı Durdurulsun' kampanyasıyla tanınıyor. Merkezi İzmir'de olan TTBD'nin İstanbul, Ankara, Adana ve Mersin gibi illerde temsilcileri var.

Kuvva-i Milliye Derneği

Avukat Kemal Kerinçsiz'in başında bulunduğu Büyük Hukukçular Birliği ile birlikte mahkemelerin önündeki eylemleri düzenleyen Milli Güç Platformu'nun (MGP) sözcülüğünü yapan Bekir Öztürk tarafından kurulan Kuvva-i Milliye Derneği'nin adı, 12 Haziran'daki Ümraniye operasyonu sonrasında tutuklanan emekli Astsubay Oktay Yıldırım'la birlikte gündeme geldi. Öztürk'ün Kerinçsiz ile yollarını ayırdıktan sonra kurduğu derneğin Yönetim Kurulu üyeliğini ve basın sözcülüğünü ise emekli Kurmay Kıdemli Albay Aziz Ergen yürütüyor. Ümraniye operasyonu sonrasında Muzaffer Tekin ve Oktay Yıldırım'la ilişkisi bulunduğu gerekçesiyle Öztürk gözaltına alındı. Öztürk'ün bilgisayarında Ermeni Patriği Mutafyan, Fener Patriği Bartholomeos ve işveren İshak Alaton'un öldürülme planları çıkmıştı.

Atatürkçü Düşünce Derneği

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), 19 Mayıs 1989'da 'Mustafa Kemal'in devrim ve ilkelerinin sürdürülmesi ve toplumun tüm kesimine hakim kılınması' amacıyla kuruldu. Derneğin genel başkanlığını emekli Orgeneral Şener Eruygur, genel başkan yardımcılığını ise Nur Serter yapıyor. AKP'ye ve Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesine karşı olan dernek, seçimler öncesinde Ankara, İzmir ve İstanbul'da düzenlediği mitinglerle gündeme geldi. 30 Nisan 2007'de İstanbul Çağlayan'da düzenlenen 'laiklik' mitinginde derneğin Genel Başkanı Şener Eruygur'un, Hrant Dink cinayetinde 'büyük abi' olarak adı geçen JİTEM kurucusu Veli Küçük'le yakınlığıyla tanınan, Danıştay saldırısında adı geçen ve Ümraniye'deki cephanelik ev soruşturmasından tutuklanan emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin'le sohbet etmesi ve Tekin'in Eruygur'un elini öpmesi dikkat çekmişti. Eruygur, 2002-2004 yılları arasında Jandarma Genel Komutanlığı görevini üstlendi. Bu dönemde adı oldukça önemli siyasi gelişmelere karıştı. Eruygur'un, görevde olduğu dönemde bakan, vekil ve bürokratları fişlediği ve 2 darbe girişiminde bulunduğu ortaya çıktı. 'Sarıkız' ve 'Ayışığı' adıyla hazırlanan iki darbe planının kuvvet komutanlarından destek bulduğu, ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök tarafından desteklenmediği açığa çıkmıştı.

Batıda faşist dernekler, Bölge'de JİTEM egemen

Temel sorunlarını çözemediği ve demokratikleşmesini başarıyla sağlayamadığı için, Türkiye, öteden beri, 'derin' siyasi çekişmelerin alanı olageldi. Toplumun demokratikleşme taleplerine, 'derinlerde' karşılık verildi. Toplumsal çatışmalar, sokak infazları, faili meçhul cinayetler, çeteler... Bu olaylar ve bu olayları birbirine bağlayan ilişkiler yumağı, 1960'dan beri Türkiye'nin gündeminden düşmedi. Çünkü bu aynı zamanda bir rejim ve iktidar sorunuydu. Halkın demokratik taleplerine göre bir rejim mi, iktidar heveslerine göre toplumu şekillendirmeye çalışan 'derin devlet' rejimi mi? Ya da günümüzde bağlantılarıyla ispatlandığı gibi, aslında 'derinlerde' olmayan, hakim rejimin kendisi mi?

Türkiye'deki gelişmelere bakıldığında toplumsal ve siyasal örgütlenmelerin nerede durduğu açık bir şekilde görülüyor. Bu örgütlenmelerin kendisi de, ister 'derin devlet' deyin, ister 'hakim rejimin kendisi', iktidarı ve iktidar bağlantılarını net bir şekilde ortaya koyuyor. Kürtlere ve farklı toplumsal kimliklere karşı faşist dalga iyiden iyiye tırmandırılıyor. Toplumsal karşıtlık, savaş ve ırkçı politikalarla derinleştiriliyor. Bunun için izlenen politika ise oldukça dikkat çekici bir şekilde biçimlendiriliyor.

AKP hükümeti ile ordunun savaş alanına çevirdiği Bölge'de 1990'lı yıllar boyunca terör estiren JİTEM ve benzeri organizasyonlar, aralıksız bir şekilde faaliyetlerini yoğunlaştırırken, batı illerinde ise başta Kürtler olmak üzere toplumsal farklılıklara karşı şekillendirilen faşist oluşumlar her geçen gün daha etkin hale getiriliyor. Bölge'deki JİTEM faaliyetleri desteklenirken, daha önce deşifre edilen oluşumların ve gerçeklerin üstü ise örtülüyor. 'Derin devlet' oluşumları batıda, bir yandan çete faaliyetleri, siyasi cinayetler ve bombalama eylemleriyle kendini 'derinden' hissettirirken, öte yandan dernek ve benzeri oluşumlar üzerinden sivil örgütlenmelere gidiyor. Devletin önemli kademelerinde yuvalanarak güç oluşturan, yaptıkları eylemlerle gündem ve siyasi rotayı belirleyebilen, her siyasi iktidarın üstüne gideceğiz deyip hiçbir zaman dokunmadığı, hatta yer yer hükümet ve ordu yetkilileri tarafından açıktan savunulan 'derin devlet' çeteleri her geçen güçleniyor. Son iki yılda Türkiye'nin gündemini belirleyen Şemdinli olayı, Danıştay saldırısı, Hrant Dink cinayeti, Ankara, İstanbul ve Diyarbakır gibi önemli merkezlerde görülen patlamalar ve bütün bu gelişmelerle sürekli gündeme gelen dernekler, ulaşılan düzeyi gözler önüne seriyor.


Çürük Malın Ucuz BEKÇİLERİ

--------------------------------------------------------------------------------

çürük Malin Ucuz Bekçileri (!)
MÜCADELE
İstihbarat, muhbirlik, itirafçılık, takip,soruşturma, fişleme, işkence, zindan,idam, yok etme... Cumhuriyet tarih boyunca 20'ler-de, 30'larda, 50'lerde bugelenek sürdü gitti. İstiklal mahkemeleri,tevkifat-lar, tabutluklar, müteferrikalar,15'lerin katliâmı, muhbir devşirmeler,Hamidiye Alayları...

Bütün hepsi Devlet-iali'nin "korunması, kollanması" ve bekası için, "kandırılmış" işçileri, köylüleri kısacası tüm halkı hizaya getirmek içindi.12 Mart'ta devletin güvenliği, düzenin bekası için balyoz harekatları, aranıyor listeleri, ihbar edene ve yakalatana ödüller, robot resimler, devrimci avı,Ziverbey işkence köşkleri, Selimiye

kışlaları, arabalı vapur ve Kültür Sarayı kundaklamaları, katliamlar, idamlara adlarını yazdırdılar, döneme damgalarını vurdular.

Ve 12 Eylül... Devlet onlardı. MİT-CIA Kontrgerilla,sıkıyönetim paşaları, siyasi polis şefleri, her türlü istihbarat ajanları,komplo uzmanları, infaz timleri, tescilli işkenceciler bütün köşeleri tutmuşlardı.

Panama okulundan akıl hocalarının danışmanlığıyla ülkeyi tam bir sürek avı ortamına dönüştürmüşlerdi. Her şey onlardan sorulur, kimse onlara bir şey soramazdı. Okullardan sendikalara,işyerlerinden sanat-kültüre", sağlıktan hukuk alanına kadar, hatta ailenin içine evlerin odalarına kadar her şeyiyle toplumun bütün gözeneklerine yerleştirilmişlerdi.

Devlet polisleştirilmiş,polis devleştirilmişti.Binlerce yeni polis, polis akademileri,araç gereçler hizmetlerine sunulmuştu.İtirafçı yetiştirmek için kampanyalar açtılar, itirafçıları ödüllendiren, affeden kanunlar çıkardılar, Paul Henze'leri, Ayhan Songar'ları bu iş için cezaevlerine karargah kurdular. Halkı ihbarcılığa teşvik ettiler, ödüller vaat ettiler. Ama yine olmadı. Harcadıkları onca enerji, milyarlarca lira "güvenlik"leri için yetmedi.Şimdi güvenliklerini daha da pekiştirmek için uğraşıyorlar.

Her 250 kişiden biri polis olsun istiyorlar. Polise 400 yeni araç, 10 bin kişilik lojman yaptılar,modern silahlar aldılar.Bütçe açıklanıyor: Polis devleti manzarası daha ilk bakışta görülüyor.
Devlet, resmi bütçesinden itirafçılara ve ihbarcılara milyarlar ayırıyor. MİT'e
ayrılan pay % 100 artırılıp 321 milyara (1990 rakamları) çıkarılıyor. Cumhurbaşkanı'nın "memur maşları yeterli, artırmayın." Dediği lkenin bütçesinde en yüksek oranda rtan ödenekler "güvenlik birimleri'nin ödenekleri oluyor. İçişleri Bakanlığı'nın
7, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün %
133, Jandarma Genel Komutanlığı'nın %
138 oranında payları artırılıyor.

IMF programıyla, 12 Eylül baskı ve erörüyle ucuz emek cenneti yaratanlar,"bu cennetin" vergilerinin % 80'ini emekçilerden topluyorlar. 61 milyar dolar dış borcu, bütçenin 30 trilyon liralık “üvenlik" harcamalarını, 20 trilyonluk iç e dış borç faizlerini yine onlara detiyorlar.Bu ülkenin % 80'i toplam olarak yaratılan değerlerin % 45'i için çalışıyor.
Nüfusun % 20'si ise pastanın % 55'ini alıyor.Memura % 5 zammı layık gören
devlet, onu fişlesin diye MİT'e ve polise % 100 artıştı cömert ödenekler ayırıyor.

GÖREV: SUÇ İŞLEMEK
Onların 'güvenliği" 55 milyon halk için bunları ifade ediyor.Olağanüstü hal bölgesinin insanları için kelle avcıları, toplu sürgünler anlamına geliyor."Savaşa Hayır" diyen 16 yaşındaki N.A.'lar için işkence ve tutuklamaları, işkence altında ana karnında
doğmamış bebeklerin katledilmesini akla getiriyor."F" tipi cezaevleri, binlerce
memurun fişlenmesi, devrimcilere karşı infaz timleri, idamlar, halka karşı panzerler kurşunlar anlamına geliyor. Halka, insanlığa karşı işlenen bütün suçlar anlamına geliyor.Şimdi bu suçlarını artırmak için daha çok çabaya, daha çok harcamaya gidiyorlar. Halka masraflarını ödettirdikleri yetmiyormuş gibi, suçlarına da ortak etmek istiyorlar. Korucu kadrosu adı
altında binlerce profesyonel cellat yetiştirmek için milyarlar dökenler, ihbarcı ve itirafçılar için de bir pay ayırıyorlar. Kafalarındaki Abdülhamit hatırası.

Güney Kore modeli hala canlılığını koruyor. Daha çok muhbir, daha çok ihanet. Başlıca erdemleri bu. Ve mesleklerini halka da yaymak istiyorlar. Ülkede muhbir ağı oluşturmak istiyorlar.



Ne var ki, bunlar halka karşı daha fazla eziyet, daha çok suç işlemekten başka bir işe yaramıyor. Varsın MİT bütçelerini artırsınlar,muhbirler, itirafçılar için ibret verici bütçe kalemleri ayırsınlar.

Tarihte ihanetçilerin efendilerinin saltanatını koruyabildikleri görülmedı. Kendilerini bile koruyamadılar. Efendileri de onları koruyamadı. Düzenin her cinsten bekçileri için milyarlar ayrılıyor ama ihanetciler için kalan pay yine de onlara verilen değeri gösteriyor.

Çürük malın bekçisi ucuz olur.ihanetçilere 10 milyar veren devlet, 30 milyarı sadece Başbakanlığın otoları için harcıyor. Yani başbakanlığın otoları bile bütün ihbarcı ve itirafçılardan üç kat daha değerli oluyor (Rakamlar 1990 yılının değerleridir)

Bu düzen çürüyor. Üç-beş bin lira için onurlarını satarak, çürüyeni korumak isteyenlere uşak olanlar çürüyenle birlikte yok olup gideceklerdir. *
    

Bahçelievler Katliamı

--------------------------------------------------------------------------------

Bahçelievler Katliamı

Tarih, 9 Ekim 1978. Saat:20:00
"Erzurumda tanışan Haluk Kırcı ile hem Emek Bölgesi'nin sorumlusu hem de MHP Ankara İl İkinci Başkanı olan Mahmut Korkmaz'ın, kaldıkları Bahçelievler 17. Sokak'taki bir apartmanın bodrum katında, "ülküdaş" misafirleri vardı: "Büyük Reis" Abdullah Çatlı, Bahçelievler Bölge Sorumlusu Ahmet Ercüment Gedikli ve Kürşat Poyraz.
Daha önce hazırlanan plan, tekrar gözden geçirildi. Durumdan iyice emin olmak için, "İdi Amin" kod isimli Haluk Kırcı, Bahçelievler, 15. Sokak, 56/2 adresine tekrar gönderildi.
Haluk Kırcı, eve gidip kapıyı dinledi. Sonra koşa koşa, arkadaşlarının bulunduğu kendi evine döndü: "İçeriden iki-üç kişinin sesi geliyor" dedi.
Eylemi o akşam yapmaya karar verdiler. Ercüment Gedikli, takviye güç için Dadaş Kahvesi'ne gidip, daha önce yapacakları bu eylemle ilgili olarak bilgi toplayan Ömer Özcan ve Duran Demirkan'ı buldu: "Hareket bu akşam yapılacak, kalkın, benimle gelin."
Saat 22:00
Bahçelievler, 15. Sokak'taki 56 No'lu apartmanın üçyüz metre sağında, trafonun yanında gözcü olarak Duran Demirkan bırakıldı. Apartmanın bir köşesinde ise Ömer Özcan gözcülük yapacaktı. 16. Sokak'a giren küçük caddenin başındaki otomobilin içinde, Abdullah Çatlı vardı.
Plana göre, içeriye dört kişi girecekti: Haluk Kırcı, Ercüment Gedikli, Mahmut Korkmaz, Kürşat Poyraz.
Bu dört kişi, ürkek adımlarla 56 No'lu apartmana girdiler. 2 Numaralı dairenin önüne gelince, bellerindeki silahları çıkardılar. Ercüment Gedikli, kapıyı zorladı, açamadı. Zile bastılar.
Kapının açılmasıyla birlikte eve daldılar.
İçeride, Türkiye İşçi Partisi üyesi beş öğrenci vardı:
ODTÜ Elektrik Bölümü öğrencisi, 23 yaşındaki Serdar Alten..
Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi öğrencisi, 26 yaşındaki Hürcan Gürses.
Ankara İktisadi Ticari Bilimler Akademisi Gazetecilik Bölümü öğrencisi, 23 yaşındaki Efraim Ezgin.
Hacettepe Üniversitesi İstatistik Bölümü öğrencisi, 20 yaşındaki Osman Nuri Uzunlar.
Aynı okuldan, 20 yaşındaki Latif Can.
Televizyon seyretmekte olan öğrenciler, elleri silahlı dört kişiyi görünce şoke oldular.
Saldırganlar da şaşırdı. Evde beş kişi olmasını beklemiyorlardı. Bildikleri, en fazla üç kişi olduğuydu.
Hemen hemen aynı yaşlardaki saldırganlar, evdekilerin ellerini arkadan bağlayıp, yüzükoyun yere yatırdılar. Odaları dolaşıp arama yaptılar. Haluk Kırcı, "Böyle devrimcilik mi olur, evde bir silah dahi yok," dedi.
Evde silah yoktu. Saldırganların evde bulabildikleri, Genç Öncü, Çark Başak ve Yürüyüş adlı dergilerdi. Ve başta Aziz Nesin olmak üzere, bazı ünlü yazarların kitapları...
Saldırganlar, evdekilerin sayılarının fazla olması nedeniyle aralarında biraz tartıştılar. Bir de arabada bekleyen Reis'e danışmaya karar verdiler. Kürşat Poyraz ve Ercüment Gedikli, dışarıya çıkıp durumu anlattılar.
Abdullah Çatlı, Kürşat Poyraz'ı yanına alarak: "Ben şimdi geliyorum, beni bekleyin" dedi. Çatlı ve Poyraz otomobille hareket edince, Ercüment gözcülerin yanına gidip onları uyardı: "Aman dikkat edin, sinek uçsa bize haber verin."
Kısa bir zaman geçti.
Reis Çatlı, gittiği yerden döndü. Onlara bir şişe eter ve pamuk getirmişti. Kürşat Poyraz ve Ercüment Gedikli, eteri ve pamuğu alıp eve girdiler.
Yere yatan beş gencin yüzüne sırasıyla, etere batırılmış pamuğu bastırdılar.
Tam o sırada, kapı kısa aralıklarla üç kez vuruldu. Saldırganlar telaşlandılar, kim olabilirdi gecenin bu saatinde?
Kapıyı açtılar. İki kişi daha gelmişti. Türkiye İşçi Partisi Üyesi Faruk Erzan ve Salih Gevence. Evde bulunanların sayısı, bir anda, 7'si TİP'li gençler olmak üzere, 11 kişi olmuştu. Tekrar Reisleri Çatlı'ya koştular, durumu haber verdiler.
Çatlı, 'soğukkanlılığını' kaybetmedi. Emrini verdi: "Sonradan gelen iki kişiyi alıp otomobile getirin."
Kürşat Poyraz ve Haluk Kırcı, Salih Gevence ile Faruk Ferzan'ı, Çatlı'nın otomobiline getirdiler.
Kürşat Poyraz otomobilin önüne, Çatlı'nın yanına, Haluk Kırcı ve tabanca tehdidi altındaki iki TİP'li genç, arka koltuğa oturdular. Araba, Bahçelievler'den çıkıp süratle İstanbul-Eskişehir yoluna yöneldi.
10 dakika sonra, Balmumcu yolunun 13. kilometresine vardılar. Otomobil durdu. Abdullah Çatlı, aracın motorunu çalışır durumda tutarken, farlarını söndürdü.
İki TİP'li genç, Haluk Kırcı ve Kürşat Poyraz tarafından, yol kenarındaki tarlanın içine doğru 600 metre götürüldü.
24 yaşındaki Faruk Erzan'ın kafasına üç, 26 yaşındaki Salih Gevence'nin kafasına da üç kurşun sıktılar.
Otomobil aynı hızla yine Bahçelievler'in 15. Sokağı'na döndü. Haluk Kırcı ve Kürşat Poyraz, arabadan inip eve girdiler. Evde bulunan Ercüment Gedikli ve Mahmut Korkmaz, beş TİP'li genci eterle bayıltmıştı. Aslında Çatlı'nın yolda yaptığı plan değişikliğine göre, evdeki "esirler", ikişer üçer otomobile bindirilip Eskişehir yoluna götürülecekti.
Bu arada Serdar Alten'in yarı uyanık olduğunu gördüler, kollarına girip otomobile götürdüler.
Reis, "Hemen geri götürün, biraz önce buradan ekip arabası geçti. Belki Eskişehir yolundaki cesetleri bulmuşlardır. İşi siz, evde bitirin." emrini verdi. Serdar Alten, eve geri götürüldü.
Saldırganlar, beş genci nasıl yok edeceklerini tartıştılar. Haluk Kırcı, "Ben iple boğarım" dedi. Bu teklife, arkadaşları bile şaşırdı. "Sahi yapabilir misin?"
Haluk Kırcı; "Denerim" dedikten sonra; içeri girip, telden yapılmış bir askı getirdi.
Osman Nuri Uzunlar'ı, sürükleyerek mutfağa götürdü. Telle boğazını sıktı. Ancak telle boğamayacağını anladıktan sonra, gidip banyodan bir havlu aldı. 20 yaşındaki Uzunlar'ın yüzüne havluyu bastırdı.
Dakikalar geçti. Osman Nuri Uzunlar, havlunun altında can çekişiyordu.
Üniversite öğrencisi Uzunlar'ın öldürülmesi epey zaman aldı. Bunun üzerine Haluk Kırcı ülkücü akadaşlarına dönüp; "Bu böyle olmayacak, siz evden çıkın, ben hepsinin kafasına sıkıp çıkarım," dedi. Eskişehir yolunda kullandığı silahı Kürşat Poyraz ile değiştirip, ondan mermi dolu 14'lü tabancayı aldı.
Ercüment Gedikli, Kürşat Poyraz, Mahmut Korkmaz dışarı çıktılar. Ercüment Gedikli, gözcülük yapan Ömer Özcan ve Duran Demirkıran'a, "görevlerinin" bittiğini bildirdi. Sonra Çatlı ile otomobilde bekleyen Kürşat Poyraz ve Mahmut Korkmaz'la birlikte, 15. Sokak'tan hızla uzaklaştılar.
Evin içi...
Haluk Kırcı, otomobilin sesini duyar duymaz, silahını, elleri arkadan bağlanmış olarak yerde yatan dört gencin üzerine boşalttı...
Serdar Alten'in mide ve bağırsaklarını üç kurşun;
Hürcan Gürses'in kalp ve böbreğini üç kurşun;
Efraim Ezgin'in başını dört kurşun;
Latif Can'ın akciğerini iki kurşun parçaladı.
Tabancasındaki kurşunları bitiren "İdi Amin" lakaplı Haluk Kırcı, evden koşarak uzaklaştı.
56 Numaralı apartmanın tam karşısında oturan polis memuru Tuncay Özkul, silah seslerini duyarak balkona çıktı. İnce uzun boylu bir şahsın hızla karşı apartmandan koşarak çıktığını gördü. Ev arkadaşı komiser Seyfi Eroğlu'nu uyandırdı. Silahlarını alıp karşı apartmana girdiler. 2 Numaralı daireden 'imdat' sesi geliyordu. Kapıyı kırıp içeriye girdiler.
Manzara karşısında dehşete kapıldılar.
Dört genç kanlar içindeydi. Bir diğerinin başında havlu vardı.
Gençlerden biri, Serdar Alten, ölmemişti...
Serdar Alten su istedi. Şoktaydı. O haliyle, kendilerine saldıranların dört kişi olduğunu söyleyebildi ve tarif etmeye başladı: "Kaçanlardan ikisi esmer, ikisi sarışındı. Bize ateş eden ise, kıvırcık saçlı, esmer bir çocuktu."
Serdar Alten, Hacettepe Hastenesi'ne kaldırıldı.
O, hastanede yaşam kavgası verirken, Haluk Kırcı aynı semtteki öğrenci evlerine gelmiş, yatağına girmişti bile...
Sabah erken saatte Abdullah Çatlı'nın Cebeci Talatpaşa Bulvarı'ndaki 154/9 numaralı evine gitti. Silahı, "Reis'ine teslim etti.
Çatlı ve Kırcı, hiçbirşey olmamış gibi, kahvaltı yapıp sohbet ettiler. Radyodan öğle haberlerini dinlediler. 6 kişinin öldüğünü, ancak bir kişinin yaşadığını öğrenince, telaşlandılar. Çatlı Nevşehir'e, Kırcı Erzurum'a gitti.
Serdar Alten, hastanede ağır yaralı haliyle, Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Mehmet Bağış ile Emniyet 2. Şube Müdürü Tahsin Gündal'a ifade verdi:
"Eve dört kişi girdi. Birinci şahış sarışın, uzun boylu , kot pantolon giymişti. İkinci şahıs, esmer, geniş kafalı, orta boylu, kısa saçlı. Üçüncü şahıs, genç kıvırcık saçlı, 16 veya 18 yaşında. Dördüncü şahıs hakkında fazla bilgim yok."
Çok acı çektiğini, daha fazla konuşamayacağını belirten Serdar Alten, "Bizi faşistler vurdu, biz ilerici gençlerdik. Bu nedenle bizi faşistler vurdu" deyip, tam ameliyata girerken, hatırladığı bir bilgiyi de söyledi.
"Beni zorla dışarı çıkardılar. Büyük mavi renkli bir otomobilin yanına götürdüler."
Otomobilde bulunan şahsın orta boylu, 23 yaşlarında biri olduğunu ve diğerlerinin kendisine "Reis" diye hitap ettiğini söyleyebildi ve ekledi: "Otomobilin plakası 34 PD, numarasını görmedim."
Serdar Alten 8 gün ölümle pençeleşti. 17 Ekim 1978'de saat 11.30'da, daha bıyıkları bile yeni terlemeye başlamışken, yaşama veda etti.
Polisler, 34 PD numaralı bir otomobil bulamamışlardı.
Ama tesadüfi iki olay, katliamın sanıklarını ortaya çıkardı.
Birincisi, polise gelen bir ihbardı:
"Nevşehir Avanos yolu üzerinde Kozaklı Benzin İstasyonu üzerinde metalik mavi renkli Amerikan tipi büyük bir otomobilin plakasının şehirleri belirleyen numarası önünden kartona yazılmış 34 numarası çıkarıldı. Aracın, 34 numaralı karton çıkarılmadan önce, plaka numarası 34 PD 137 iken, çıkarıldıktan sonra altından 06 PD 137 numarası çıktı."
Polis, bu kez 06 PD 137 numarayı araştırdı.
Plaka, Ülkücü Gençler Derneği eski 2. Başkanı Mustafa Mit üzerine kayıtlıydı.
Mustafa Mit, yakalanıp gözatına alındı. O tarihte Ülkü Ocakları Başkan Yardımcılarından olan Mustafa Mit'in, Deniz Hakim Yarbay Enis Tunga'ya verdiği bilgiler, mahkemenin hazırlık soruşturması tutanağına şöyle geçti:
"1976 yılında Ülkü Ocakları Derneği'nde yaklaşık 4-5 ay kadar süreyle ikinci başkanlık yapmıştım, Bu dönemde bizim derneğin başkanı olan Selahattin Sarı bana yaklaşık 130 bin lira vererek, "Teşkilatı dolaşın, bakın, uygun bir araba alın" dedi. Şoför Ali Şerit'le birlikte, arabalardan iyi anladığı için, galerileri dolaştık.
Metalik mavi renkte, 74 model malibu klasik model bir araba beğendik. Bu sırada arabanın plakası üzerindeydi. Plakası 06 PD 137 idi. Görevde bulunduğum süre içerisinde araba Ali Şerit tarafından kullanıldı. Ben görevden ayrıldıktan sonra otomobil Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdullah Çatlı tasarrufundaydı. Otomobilin Bahçelievler Olayı'nda kullanıldığnı öğrendiğimde, kendimi kurtarmak için olayı araştırdım. Olay günü, olan 9 Ekim 1978'de aracın, yanı 06 PD 137 metalik mavi renkli Chevrolet Malibu'nun, Abdullah Çatlı'da olduğunu öğrendim."
Ülkücü hareketin önemli isimlerinden Mustafa Mit, Cebeci'deki Acıbadem 51 Çayevi'nde Şevkat Çetin ile yaptıkları bir sohbetti de şöyle anlatır.
"Bahçelievler'de yedi kişinin öldürülmesi olayında teşkilatın katkısı olabileceği ni tahmin ediyordum. Şevkat'e bu soruyu sorduğumda, bizim Çatlı'nın işleri diye bana söylemşti."
Abdullah Çatlı, 8 Kasım 1978 tarihinde Adapazarı'nda gözaltına alındığında, otomobilin o tarihte cezaevinden tahliye edilen Muhsin Yazıcıoğlu'nu Sivas'tan alıp getirmek üzere oraya gönderildiğini söyledi. İfadesi doğru kabul edildi. Çatlı, Ankara Emniyeti'ne değil, İstanbul Emniyeti'ne teslim edildi. Ve kısa bir süre sonra da, Gayrettepe 'den serbest bırakıldı.
Oysa, 06 PD 137 plakalı otomobili Sivas'a götüren Selahattin Sarı ifadesinde, 9 Ekim 1978 tarihinde Sivas'tan Ankara'ya döndüklerini ve aracın anahtarını ÜGD Genel Merkezi'ne bıraktığını söylemişti.
İkinci tesadüfi olay ise çok ilginçtir:
Bahçelievler Katliamı'ndan iki ay sonra bir ahbap toplantısında, Semiha Üstündağ adlı bir hanım, katliamdan iki gün önce, Bahçelievler Pazarı'na birşeyler almak için giderken, 3. Cadde ile 16. Sokağın birleştiği yerde, biri orta boylu, kestane renkli aşağı sarkık bıyıklı, diğeri ise zayıf, sarışın, uzunca boylu iki kişinin konuşmasına tanık olduğunu söyler. Elinde zincir ve tesbih bulunan bir kişinin, diğerine, "tamam mı" diye sorduğunu, diğerinin de "tamam, 5-6-2" dediğini duyduğunu, Bahçelievler Katliamı'nın 56/2 numarada olduğunu gazeteden okuyunca, aklına bu ilginç olayın geldiğini söyler.
İşte bu ahbap toplantısında bulunan polis memuru Recep Oktay, duyduklarını meslektaşı Selami Ünal'a, o da komiser Dürüst Oktay'a anlatır.
Tanıma uyan kişinin Bahçelievler'in tanınmış faşistlerinden Duran Demirkıran olduğu ortaya çıkar. Demirkıran, 18 Aralık 1978 günü gözaltına alınır.
Ve Bahçelievler Katliamı, faili meçhul olmaktan kurtulur.
Olayda kullanılan eterin, Numune Hastanesi eczanesinde görevli bir faşist tarafından İbrahim Çiftçi'nin emriyle çalınmış olduğu ise, zamanın Numune Hastanesi Başhekimi Dr. Turhan Temuçin ve Siyasi Şube Müdürü Tayyar Seven tarafından ortaya çıkarılmıştı.
Bahçelievler Katliamı ile ilgili olarak:
Haluk Kırcı; ölüm cezasına,
Ahmet Ercüment Gedikli ölüm cezasına,
Ömer Özcan ve Duran Demirkıran 28'er yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.
Olayın diğer failleri Abdullah Çatlı, Ünal Osmanağaoğlu, Mahmut Korkmaz, Kürşat Poyraz, "ele geçirilememişlerdi."
Mahmut Korkmaz, 1978 yılında Viyana'dan İstanbul'a dönerken Yeşilköy havaalanında yakalandı.
Susurluk Kazası'ndan sonra Bahçelievler Davası yeniden açıldı ve duruşmalar, Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde sürüyor.
Çatlı, Osmanağaoğlu, Poyraz, aranıyor!..
Gençlerin yakınlarının Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı aleyhine açtıkları dava ise, Ankara 6. İdare Mahkemesi'nde başladı.
Ailelerin avukatı Ersen Şansal "Katliamın planlayıcısı ve faili olan Abdullah Çatlı'nın, bir milletvekili ve üst düzey bir bürokratla birlikte öldüğü kazanın, bu şahsın devletle ilişkisinin durumunu belgelediğini, kazadan sonra yine üst düzey bir yetkilinin "devlet için silah sıkanların şerefli olduğunu söylediğini" belirtmiştir.
Aynı davaya avukat olarak giren A. Erdal Merdol ise, devletin güvenlik güçlerince aranan insanlara olanak ve yetkiler tanıdığını söyledi.
Yukarıdaki bilgiler, 4. Kolordu Komutanlığı, Ankara 1 Nolu Askeri Mahkeme Tutanakları, Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi Duruşma Tutanakları ile, Haluk Kırcı ve Mahmut Korkmaz'ın Pişmanlık Yasası'ndan yararlanmak için yaptıkları itiraflarından; gazeteci Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından derlenmiştir.
Susurluk'ta; milletvekili, polis şefi, MHP'li katil üçgeninin tek kare bir fotoğrafı, bir kaza sonucu çekilebildi.
Oysa bu mafya cumhuriyetinde yaşanan ve yaşanmakta olan her saniye, bu tür fotoğraflarla örülüdür.
Bu mafya cumhuriyetinin karakteri budur. Ve bu büyük çetenin elleri kan içindedir. Kürt ve Türk halklarının kanı, onyıllardır böyle acımasızca akıtılmaktadır.
Kanımıza sahip çıkmalıyız.
Alınterimize, emeğimize olduğu gibi!..
Bütün bunların bir bedeli olduğunu onlara hatırlatalım.
Ve hiçbirşeyi unutmayalım, unutturmayalım!.

                               12 EYLÜL'ÜN JİTEM ETKİSİ

12 Eylül darbesi işçi sınıfı hareketine karşıydı ve onun örgütlerini ve devrimcileri ağır baskılarla sindirdi, ama Kürt halkının payına da bu baskılardan çok büyük ve acılı bir parça düştü. Özellikle Diyarbakır Cezaevi, 12 Eylül faşizminin Auschwitz’i işlevini görerek Kürt halkında derin yaralar açtı. Tam on yıl boyunca on bini aşkın insan bu zindandan geçti. Devrimcilerden sıradan insanlara kadar binlerce kişiye dünyada eşi ve benzeri az görülmüş işkenceler yapıldı. 2 Nisan 1984 tarihinde yapılan resmi bir açıklamaya göre, o güne kadar Diyarbakır Cezaevinde 53 kişi katledilmişti. Yaşanan bireysel ve toplumsal travmalar ise uzun yıllar boyunca etkili oldu, olmaya da devam ediyor.
Kürt sorununun büyük dönemeç noktalarından biri olan ve Diyarbakır Cezaevi ile simgelenen vahşet uygulamaları, 12 Eylül faşizminin ve özellikle 1990 sonrasında yükselen savaş koşullarının ağır sansürü ile üzeri örtülmeye çalışılsa da, yaşayanların anlatımlarıyla gün yüzüne çıkmıştır. Kürt halkının haklı öfkesinin pekişmesine ve güçlenmesine yol açan bu vahşet sürecinin Türkiyeli işçilerce de 12 Eylül’ün tüm diğer uygulamalarıyla beraber iyi bilinmesi ve hesabının sorulması için mücadele edilmesi gerekiyor.
Diyarbakır cehennemi

Diyarbakır 5 No’lu Cezaevinde 1981-1984 yılları arasında 53 tutuklunun ölümüne, yüzlerce tutuklunun da sakat kalmasına ve psikolojik tahribata uğramasına neden olan insanlık dışı uygulamalar, daha sonra birçok kitaba ve yayına konu olmuştur. Yaşanan vahşetin mağdurlarının anlattıkları, burjuvazinin zulmünün artık rüzgârlara savrulmasının vaktinin geldiğini hatta geçtiğini bizlere bir kez daha hatırlatır.
Dünyanın neresinde olursa olsun, iktidara geldiği tüm ülkelerde, faşizm, bir karabasan gibi tüm toplumun üzerine çökerken, bir yandan da toplumla bağlarını koparmak üzere zindanlara kapattığı devrimcileri, en insanlık dışı uygulamalarla yıldırmaya, iradelerini kırmaya ve bilinçlerini teslim almaya çalışır. Böylece hem devrimci mücadeleyi tasfiye etmeyi hem de nedamet getirenleri örnek göstererek emekçi kitlelerin gelecek güzel günlere olan umudunu yok etmeyi amaçlar. Ne var ki, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de faşizm bütün gaddarlığına rağmen ne bu umudu tümüyle yok etmeyi ne de gerçek devrimcilere boyun eğdirmeyi başarabilmiştir. Çoğunlukla Kürt ulusal devrimcilerinin kapatıldığı Diyarbakır Cezaevi de, en ağır işkence ve aşağılama uygulamalarının yanı sıra, aynı zamanda bir direnişin de sembolü olmuştur.
Diyarbakır zindanlarının işkence tezgâhlarından geçenlerin anlattıklarından burada aktaracağımız kısa bir kesit bile, 12 Eylül faşizminin zalimliğini ve insanlık düşmanlığını kanıtlamaya yeterlidir.
Devrimcilerin inançlarını kırmak, bilinçlerini bulandırmak ve böylelikle onların davaya ihanet etmelerini sağlamak için ilk elde onların bedenlerine saldırılır. Bunu yaşayanlardan biri, cezaevine ilk getirilenlerin tâbi tutuldukları uygulamayı şöyle anlatıyor: “‘Banyolu mu televizyonlu koğuş mu istersin?’ diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülür, günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi.”
Bu uygulamalar elbette sonrasında da, özellikle direnenlere karşı daha da ağırlaştırılarak devam ediyordu. İşkenceciler en akıl almaz işkenceleri yaparlarken, başvurdukları bir diğer uygulamayla da, bir tutsağın onurunu bir başkasına çiğnettirerek, aynı zamanda devrimci tutsakların birbirlerine olan güven ve dayanışma duygusunu yok etmeyi hedefliyorlardı: “Bişar Akbaş adında bir arkadaş vardı. Gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu, hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. Bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve “Çık” dedi. Bişar’ın yanına götürdüler. Onu karın içine yatırmışlardı ve bana dediler ki, “Ağzına işeyeceksin”… Beni dövmeye başladı. Epey dövdü, karın içinde süründürdü, tabanlarıma vurmaya başladı… Sonunda beni de Bişar’ın yanına yatırdı.”
Cezaevindekiler, gardiyanlık yapan tüm sıradan erlere bile “komutanım” şeklinde seslenmek ve tekmil vermek zorundaydılar. Böyle seslenmeyenler büyük zulümlere maruz bırakılırken, amaç, bu askeri cezaevinde tutukluları da kapsayan bir emir komuta zinciri yaratmak, direnen tutsakların verilen tüm direktiflere sorgusuzca itaat etmelerini ve kendilerini inkâr etmelerini sağlamaktı: “İşkencelerde kendini inkâr etmen isteniyordu. Pişmanlık duymanı, ‘ben Kürt değilim, köpeğim’ demeni istiyorlardı. Oradaki doktorlar işkence etmek için vardı. Hastalansan da, delirsen de işkence devam ediyordu. Bize sıradan askerler işkence etmezdi, psikiyatristler, insan ruhunu bilenler işkence ederdi. Aynı işkenceye bağışıklık kazanmaman için, haftada bir işkence yöntemini değiştirirlerdi. Bir hafta lağıma sokarlardı mesela, ‘bu sizin hamamınız, tertemiz olmadan çıkmayacaksınız’ diyorlardı. Öbür hafta sürekli pislik yedirirlerdi. Kapıda, gözetleme deliği vardı. Camlar tamamen kırmızı beyaz bayrağa boyanmıştı. Üç kış kaloriferler hiç yanmadı. Yazın da camları açmak yasaktı.”
Zindanlardaki faşist askeri disiplin mahkeme salonlarında da sürdürülüyordu. Mahkemelerde bu disipline uymamak ve söz almaya çalışmak bile ölümü göze almak demekti. 12 Eylül döneminde Diyarbakır’da siyasi dava avukatlığı yapan Cemşit Bilek bu durumu şöyle anlatıyor: “Müvekkillerimiz mahkemede hazırolda duruyordu. Konuşma hakları yoktu. Sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. Kafalar sıfır numara tıraşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakarak, put gibi durmak zorundaydılar. Ölümü de göze alarak kalkıp konuşanlar oluyordu. Rahmetli Necmettin Büyükkaya, geldiği son duruşmada ayağa kalktı, söz istedi. ‘Bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim, haberiniz olsun, beni sürekli tehdit ediyorlar. Sonra «Yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti» türünden düzmece bir tutanak da tutarak beni öldürebilirler. Ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim’ dedi. Ve gerçekten de bir sonraki mahkemeye gelmeden öldürüldü.”
Diyarbakır Cezaevinde üç yıl yatan ve siyasetle hiç ilgisi bulunmayan Selim Dindar ile yapılan söyleşi o dönemde yaşananları başka boyutlarıyla da gözler önüne seriyor. “İşkence görmemiş kimse var mıydı hapishanede?” sorusuna Dindar, “Yoktu. İtirafçılar dahi işkenceyi gördü” diye cevap veriyor. İnsanın algılamakta zorluk çekeceği bu vahşet ortamının gerçeklik duygusunu nasıl kaybettirdiğini de şöyle anlatıyor Dindar:
“Yaşadıklarımızın gerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk tabii. Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ’de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. ‘Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz’ diyordu. Biz, ‘Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız’ desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dâhil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. ‘Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre’de biliyorsunuz kabir ziyareti cumalarıdır’ diyordu. Gardiyanların da Zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Bu durum uzun sürdü ve ona yaşadığımızı bir türlü ispat edemiyorduk. Bir gün mazgal açıldı ve ‘Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor’ dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, ‘Biz yaşıyoruz...!’ Salih amca ise ‘Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum’ diye ağladı. Sonradan onunla birlikte tahliye olan gençten öğrendik ki, onları Siirt’teki sivil cezaevine götürmüşler. ‘Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime inanırım’ demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Genç, Salih Amca’nın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih Amca’ya vermiş. Salih Amca, hanımına ‘Ben sağ mıyım, ölmedim mi?’ diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih Amca, içerideki vahşeti görünce, oradan sağ kurtulacağına inanamadı. Sağ kurtulduğuna inandığında ise buna kalbi dayanmadı.” (Radikal, 23 Haziran 2003)
Tüm bu anlatılanlar, Diyarbakır Cezaevinde 12 Eylül sonrasında yaşananların sayfalara sığmayacak denizinden küçük damlalar işte. Faşizme sığınarak ömrünü uzatmış burjuvazinin yarattığı kan denizinden damlalar. Ancak, Diyarbakır Cezaevinde faşizmin bu kanlı iradesi karşısında yılgınlıklar olduğu gibi ihaneti kabul etmeme tavrı ve direniş de vardır.
Teslimiyeti kırmak ve direnişi yükseltmek amacıyla, Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Önen ve Mahmut Zengin, 1982 Mayısında kendilerini yaktılar. Onlar, faşist rejimin fiziksel işkence aracılığıyla, kendi bedenlerini kendilerine karşı bir silah olarak kullandığını düşünüyorlardı. Son derece ağır baskı ve işkence koşulları altında gerçekleştirilen bu eylemle, kendi bedenlerini faşist rejime karşı bir silah haline getirmeyi ve onu teşhir etmeyi amaçlıyorlardı. Gerek cezaevinde gerekse uluslararası alanda yankı uyandıran bu eylemin ardından direniş ruhu giderek büyüdü. Bunu Temmuz ayında başlatılan büyük ölüm orucu direnişi izledi. 15 gün devam eden bu eylem sonucunda da dört Kürt ulusal devrimcisi yaşamını yitirecek, ancak karşı durulamayacağı düşünülen faşist rejimin cezaevi yönetimi, direnişçi tutsaklarla pazarlık yapmak ve kimi hususlarda geri adım atmak zorunda kalacaktı. 1984’te gerçekleştirilen ikinci ölüm orucu direnişinde iki direnişçi tutsak daha yaşamını yitirdi. Onurlu bir şekilde yaşama hakkının bile can pahasına savunulmak zorunda kalındığı tüm bu direnişler sayesinde cezaevinde militanlaşan kadrolar, sonraki dönemde Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine güçlü bir itilim vereceklerdi.
Faşist zulmün hesabı sorulmalı

Diyarbakır Cezaevindeki kan denizini yaratanlar arasında bir isim vardır ki, adı hep Diyarbakır Cezaevi ile birlikte akla gelir: Esat Oktay Yıldıran. Onu ve burjuvazinin ona karşı gösterdiği vefayı özel olarak anmak gerekir. Esat Oktay Yıldıran 12 Eylül karanlığında Diyarbakır Cezaevi iç emniyet komutanıydı. Yüzbaşıydı. 22 Ekim 1988’de Ümraniye’de bindiği otobüsten aşağı indirilip öldürüldüğünde ise binbaşı rütbesine yükseltilmişti. Yıldıran sadece basit bir sadist değildi şüphesiz. Bunun ötesinde, ezilen Kürt halkının ve işçi sınıfının devrimci mücadelesinin belini kırmaya azmetmiş faşizmin eli kanlı bir neferiydi. Yaptıkları kocaman bir bütüne hizmet ediyordu. Zaten hizmetlerinin farkında olan burjuvazi tarafından unutulmamış, Aksaray’da anıtı dikilmiş, Etimesgut zırhlı birlikler tümeni içindeki bir caddeye de adı verilerek hatırası burjuva devletin yılmaz bekçisi ordu tarafından yaşatılmıştır.
Burjuva devlet, işkencecilerinin hatıralarını böyle yaşatırken onun ideologları da yazılarıyla yaşananları yok saymaya, hatta aksini iddia ederek yalanlarla zihinleri yönlendirmeye çalışıyor. Bu zevatın usta isimlerinden Radikal gazetesi yazarı Mehmet Ali Kışlalı, 28 Mayıs 2004 tarihli yazısında, Ebu Garib’deki işkenceleri anlatırken, Irak’taki Ebu Garib ve benzeri cezaevleriyle 1980 sonrasında Türkiye’deki cezaevlerini karşılaştırıp şunları söylüyor: “Kötü şöhretleri ayyuka çıkan cezaevlerini ziyaret etmek isteyen Kızılhaç’a geçen sene izin verilmediğini New York Times açıkladı. Verilen örneklerden şimdi anlaşıldığına göre buralar en ağır suçların işlendiği kesimlerdi. Güneydoğu’da 15 yıl süren, PKK’ya karşı uygulanan mücadele sırasında ortaya atılan, güvenlik güçleriyle ilgili bu tür suçlamalar hatırlandığında, Türk görevlilerin ne kadar temiz kaldıkları anlaşılıyor. Ankara’da merkezde benzer suç ihbarlarıyla ilgili çalışmalarda bulunmuş olan bir yetkili ‘Doğrusu bizde de birkaç ciddi ihlal vakası oldu. Ama bunları mutlaka, olağanüstü de olsa, yargı sistemine getirdik. Yinelenmelerinin önlenmesini sağladık. Verilen cezalar da, her zaman tamamen açıklanmasa bile, görevlilere yansıtıldı. Uluslararası davranış kurallarını egemen kılmaya çalıştık’ diyor.”
Türk görevlilerin ne kadar temiz kaldıkları yaşayanların anlattıkları ile ortada! Ancak bütün bu gerçekler işçi sınıfının tarihin bu karanlık dönemlerini yargılamayı başaramadığı koşullarda, mücadeleyi yükseltmek gerektiğini hatırlatmaktan başka bir şey de ifade etmiyorlar.
12 Eylül’ün sistematik bir işkence ve hak ihlalinin ötesinde daha da beter bir kıyım, burjuvazinin eli kanlı bir açık baskı diktatörlüğü yani faşizm olduğu malum. Bütün bu işkencelerin gerçek sorumlusunun kapitalist sistem olduğu da. Bu yüzden bütün bunlara sebep olan burjuva sistem yıkılmadan gerçek bir hesaplaşmanın yapılamayacağının farkında olarak, anlatılan vahşetin uygulayıcılarının da yakasına yapışmak gereklidir. İşçi sınıfı, 12 Eylül faşizmini ve Diyarbakır’da Kürt halkına ve devrimcilere reva görülenleri unutmamalı ve hesabını sormalıdır.


Askeri Mahkeme JİTEM davasında karar değiştirdi: JİTEM elemanları asker değilmiş

--------------------------------------------------------------------------------

DİYARBAKIR (DİHA) - JİTEM elemanı Abdulkadir Aygan'ın itiraflarının yayınlanmasının ardından yargılanan ve aralarında 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım, Muhsin Gül, Fethi Çetin, Kemal Emlük'ün de bulunduğu 8 JİTEM elemanın yargılanmasında Askeri Mahkeme karar değiştirdi. Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, "Sanıklar askerdir" diyerek yargılamaya başladığı JİTEM elemanlarının davasında aradan geçen 2 yılın ardından bu kez "Sanıklar asker değildir" diyerek görevsizlik kararı verdi.


Bölgede bir dönem halkın üzerinde terör estiren JİTEM elemanlarının yargılanmasında bir türlü yol alınamıyor. JİTEM'den ayrıldıktan sonra Gündem Gazetesi'nde itirafları yayınlanan Abdulkadir Aygan'ın anlattığı olaylar nedeniyle yargılanmaya başlanan ve aralarında Devlet Övünç Madalyası ile ödüllendirilen Jandarma İstihbarat Grup Komutanı emekli Albay Abdülkerim Kırca, 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım, PKK itirafçıları Abdülkadir Aygan, Muhsin Gül, Fethi Çetin, Diyarbakır Güvenlik Şube Müdürlüğü'nde görev yapmış Kemal Emlük ile Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'nde sivil memur olarak çalışan eşi Saniye Emlük ve Uzman Çavuş Uğur Yüksel'in yargılanmasına devam edildi. Sanıkların ve müdahil avukatların hiçbirinin katılmadığı duruşmada, iddia makamı davada görevsizlik kararı verilmesini talep etti. Askeri Savcı Ayhan Göral, sanıklar ve eylemleriyle ilgili olarak bağlantılı dava dosyasında görevsizlik kararı verildiğini hatırlatarak, 353 Sayılı "Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu'nun 9, 12 ve 17. maddeleri uyarınca görevsizlik kararı vermesini talep etti.
Mahkeme önce asker dedi sonra karar değiştirdi!

Kısa bir ara veren mahkeme heyeti, JİTEM elemanları Mahmut Yıldırım, Muhsin Gül, Fethi Çetin, Kemal Emlük ve Abdulkadir Aygan hakkında cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak ve adam öldürmek suçlarından açılan ve Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sanıkların 'asker olmaları' nedeniyle görevsizlikle Askeri Mahkemeye gönderdikleri dosyada görevsizlik kararı verdi. Mahkeme sanıkların asker olduğu yönündeki kabulünü ve yaklaşık 2 yıldır süren yargılamayı gözardı ederek, 353 Sayılı "Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu'nun 9, 12, 17 ve 176 maddeleri uyarınca sanıkların asker olmadıkları gerekçesiyle yargılamanın durdurulmasına karar verdi.
JİTEM'cilerin işlediği suçun 'askeri suç' kapsamında olmadığını iddia eden mahkeme, dosyada görevsizlik kararı vererek, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderilmesine karar verdi. Mahkeme ayrıca dosyada firari sanık olarak görülen Abdülkadir Ayğan, Mahmut Yıldırım, Mahsin Gül ve Fethi Çetin haklarında, yakalanmaları halinde ifadelerinin alınmasına karar verdi. Mahkemenin yargılamayı kabul edip JİTEM'cileri yargılamaya başlaması ve isnat edilen cinayetlerle ilgili çok sayıda sanığı dinlemesinin ardından, dosyada görevsizlik kararı vermesi dikkat çekti. Mahkemenin kararı üzerine dosyanın gideceği Uyuşmazlık Mahkemesi, yargılamanın hangi mahkemede gerçekleştirileceğine karar verecek.
Aygan ile birlikte JİTEM elemanlarının yargılandığı diğer dosya benzer şekilde Askeri Mahkeme tarafından Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderilmiş, Uyuşmazlık Mahkemesi yargılamanın Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılmasına karar vermişti.
'Aygan'ın ifadeleri üzerine dava açılmıştı'

Aygan'ın Ülkede Özgür Gündem Gazetesi'ne yaptığı itiraflarla Şırnak'ın Silopi İlçesi'nde 12 yıl önce kaçırılan Murat Aslan'ın cesedinin bulunmasından sonra, Diyarbakır'dan bir grup avukat savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Aygan'ın birçok cinayet, adam kaçırma ve işkence suçlarını anlattığı ve videoya da kaydedilen itirafları ile gazete kupürleri savcılığa teslim edilmişti. Şırnak'ın Körtük Köyü yakınlarında bulunan cesedin, DNA incelemesinde Murat Aslan'a ait olduğunun kesinleşmesinden sonra Diyarbakır Savcısı Mithat Özcan, Emekli Binbaşı Abdülkerim Kırca, Uzman Çavuş Yüksel Uğur, 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım ve 5 PKK itirafçısı hakkında 'Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak ve taammüden adam öldürmek' suçlamasıyla dava açmıştı. İddianamede, sanıkların JİTEM adı altında oluşmuş ve devlet adına yasadışı yollarla birçok adam öldürme, adam kaçırma, PKK sempatizanı olarak inandıkları kişiler aleyhine kendi çıkarlarına yönelik gasp eylemlerine giriştikleri, ve eylem talimatlarını da Kırca'nın verdiği belirtilmişti. Sanıklar, 1992-1994 arasında işlenen 8 faili meçhul cinayetle suçlanmıştı.
Aygan'ın anlattığı ve yargılamaya konu olan cinayetler

Aygan itiraflarında cinayetleri şöyle anlatmıştı:

* İtirafçı Fethi Çetin ve 'Yeşil' ile birlikte HEP'in Muş Malazgirt ilçe başkanı Harbi Arman'ı 'İfade verip gideceksin' diyerek JİTEM' in Diyarbakır'daki merkezinde sorguladık. Sonra Yaytaş Köyü yakınlarındaki Tuzik Deresi köprüsü altında kafasına iki el ateş edip cesedini köprünün altına attık.
* Amca çocukları Lokman ve Zana Zuhurlu'nun evlerini itirafçılar Muhsin Gül ve Saniye Emlük tespit etti. Daha sonra ben, Gül ve uzman çavuş Uğur ile birlikte bunları evlerinden gözaltına aldık. Zana Zuhurlu'yu Kozan mezrası Taşlıdere'de öldürdük. Lokman Zuhurlu'yu da Merkez Erimli Köyü yolu ikinci kilometredeki Kuyaklı mevkiinde yakın mesafeden iki el ateş ederek öldürdük. Lokman'ın cesedi iki gün sonra bulunabildi. (Kutlu Savaş'ın Susurluk Raporu'nda da, 'Mahmut Yıldırım (Yeşil)' başlığı altında anlatılanlarla paralel ifadeler).
* 'Palulu Zaza' lakabıyla bilinen 'Şehmus' kod adlı JİTEM görevlisi uzman çavuş Yüksel Uğur' la birlikte Servet Aslan ile Şehabettin Latifeci'yi şehir merkezinde dolaşırlarken gözaltına aldık. Onları JİTEM merkezine götürdük. Bu kişileri işkenceyle sorguladık. İşkence nedeniyle vücutlarında yanıklar ve kırıklar oldu. Daha sonra Şehabettin Latifeci kendini Palulu Zaza diye tanıtan uzman çavuş Yüksel Uğur tarafından boğularak öldürüldü. Öldürülmeden önce çenesine yumruk vurulmuş, kemiği kırılmıştı. Babası Diyarbakır'daki Kredi Yurtlar Kurumu'nda bekçi olarak çalışan Servet Aslan da aynı yöntemle infaz edildi. Cesetleri, çuval içinde Silvan-Diyarbakır yolu üzerindeki Merkez Erimli Köyü Kuşaklı mevkiinde köprünün altına attık.
* Yine uzman çavuş Yüksel Uğur'la birlikte, PKK'ya yardım- yataklık yaptıkları ve örgütün dağ kadrosunda olduklarına inandığımız Mehmet Sıddık Etyemez ve Ahmet Ceylan'ı da JİTEM'de işkenceli sorgudan geçirdik. Bu kişileri sonra iple boğarak öldürdük. Çuvallara koyduğumuz cesetleri Merkez Yaytaş Köyü Zorköy mezrası yakınlarındaki Kervan Çeşmesi mevkiinde attık.
* Abdülkadir Çelikbilek'i PKK' ya yardım ve kaçakçılık yapıyor suçlamasıyla Diyarbakır Postanesi civarında ben, Kemal Emlük, Abdülkerim Kırca, çavuş Uğur Yüksel birlikte gözaltına alıp Toros arabaya bindirdik. JİTEM'e götürdük. Buradaki işkenceli sorgusunda üzerinden para çıkmadı, yoksul bir adamdı, bizde de şüphe olmuştu. Ama bir defa almıştık. JİTEM alınca sağ bırakmaz. Uğur çavuş, elleri arkadan pardesü kemeriyle bağlandıktan sonra onu boğarak öldürdü. Beyaz Station arabasının arka kısmına Çelikbilek'in cesedini koyduktan sonra Mardinkapı'daki mezarlığın duvarının dibine attık.
__________________

Direnmek için yürekli olman lazım


Yürekli olman için


BERİTAN gibi olman lazım 
      
UMUTULAŞ---mahirlerinmirascisi






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Mesajın:
 
  06 NİSAN 2008 DEN BUGÜNE 14901 ziyaretçi (28412 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=