SOSYALİZMKAZANACAK MY RC WORLD ip-numaram.com IP adresi

https://img.webme.com/pic/n/naazimca/yesil.jpg
   
  CAMFROG SOSYALİZMKAZANACAK KANALI
  DENİZ,YUSUF,HÜSEYİN ÜÇ FİDAN
 

                                                         


                                                           DENİZ GEZMİŞ 

1965'ten sonra Türkiye'de gelisen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtulus Ordusu(THKO)'nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmis, 24 Subat 1947'de Ankara'nin Ayas ilçesinde dogdu. Ögretmen bir ailenin çocugu olmasi sebebiyle ilk ve ortaögrenimini çesitli kentlerde, liseyi Istanbul'da okudu. 1966'da Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine giren Gezmis, henüz lise ögrencisiyken sol düsünceyle tanisti ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965'te Türkiye Isçi Partisi(TIP)'nin Üsküdar ilçesine üye oldu. Ilk kez 31 Agustos 1966'da Ankara'dan Istanbul'a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik isçilerinin Taksim Aniti'na çelenk koymalari sirasinda isçileri destekleyen ve Türk-Is yöneticilerini protesto eden gösteri sirasinda gözaltina alindi. Ardindan 19 Ocak 1967'de Türkiye Milli Talebe Federasyonu(TMTF) binasinin yedd-i emine verilmesi sirasinda çikan olaylarda yakalandi ve bir gün sonra iki arkadasiyla çikarildigi mahkeme tarafindan serbest birakildi. 22 Kasim 1967'de ögrenci örgütlerinin düzenledigi Kibris Mitingi sirasinda Asik Ihsani ile birlikte ABD bayragini yaktiklari gerekçesi ile gözaltina alinip daha sonra serbest birakilan Deniz Gezmis, Hukuk Fakültesi'nde birlikte okudugu arkadaslariyla birlikte 30 Ocak 1968'de Devrimci Hukuklular Örgütünü kurdu. 7 Mart 1968'de IÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantisinda konusma yapan Devlet Bakani Seyfi Öztürk'ü protesto ettigi için tutuklandi. 2 Mayis'a kadar tutuklu kalan Gezmis, 30 Mayis'ta 6.Filo'yu protesto ettigi için yargilandi ve beraat etti. Ögrenci eylemleri içinde etkinligi giderek artan Deniz Gezmis, 12 Haziran 1968'de Istanbul Üniversitesi'nin isgal edilmesinde önderlik etti. Isgal Konseyi adina IÜ Senatosu ile Baltalimani'nda yapilan görüsmelere katilan ögrenci heyetinin içinde yer aldi; ögrenci haklarinin elde edilip isgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. Isgalden kisa bir süre sonra Istanbula gelen 6.Filo'yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmis, 30 Temmuz'da bu eylemlerden dolayi tutuklandi ve 20 Eylül'de serbest birakildi. TIP içinde yogunlasarak, ayriliklara ve tartismalara yolaçan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim(MDD) görüsünü benimseyen Deniz Gezmis, bu görüsün özellikle devrimci ögrenciler arasinda yayilmasinda etkili oldu. Ekim 1968'de eylemlerde birlikte oldugu Cihan Alptekin , Mustafa Ilker Gürkan, Mustafa Lütfi Kiyici, Cevat Ercisli, M.Mehdi Bespinar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan'la birlikte Devrimci Ögrenci Birligi(DÖB)'ni kurdu. 1 Kasim 1968'de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB'ün baslattigi Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüsü'nü düzenledi. Ardindan 28 Kasim 1968'de ABD büyükelçisi Kommer'in gelisi sirasinda Yesilköy Havaalani'nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandi ve bir süre sonra serbest birakildi. Istanbul Üniversitesi'nde sagci güçlerin 16 Mart'ta girismis oldugu hareketlere ögrenci kitlesiyle birlikte karsi koyan Gezmis , bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart'ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan'a kadar hapis yatti. Ardindan 31 Mayis 1969'da IÜ Hukuk Fakültesi ögrencilerinin, reform tasarisinin gerçeklesmemesini protesto için giristikleri isgale önderlik etti. Üniversitenin kapatilip, polise teslim edilmesi nedeniyle çikan çatismalarda yaralandi. Hakkinda giyabi tutuklama karari olmasina ragmen hastaneden kaçan Gezmis, Haziran'in sonunda Filistin'e gitti. Filistin'e gitmeden önce 23 Haziran 1969'da TMGT'nin topladigi 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayi'na kendisi gibi haklarinda tutuklama karari olan FKF Genel Baskani Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programi gönderdi. Eylül'e kadar Filistin'de gerilla kamplarinda kalan Deniz Gezmis,1 Eylül 1969'da, 10 Haziran'da "üniversiteyi isgal" ettigi gerekçesiyle Hukuk Fakültesi'nden ihraç edildi. Hakkinda tutuklama kararinin oldugu bu dönemde gazeticilere gizlendigi yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969'da Hukuk Fakültesi'nde oldugu sirada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmis, 25 Kasim'da serbest birakildi. Ancak Yildiz Devlet ve Mühendislik Akademisi'nde Battal Mehetoglu'nun sagcilar tarafindan öldürülmesinden sonra okulda yapilan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfegin Gezmis'e ait oldugu öne sürülerek hakkinda yeniden tutuklama karari alindi. 20 Aralik 1969'da yakalanan Gezmis, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin'le birlikte 18 Eylül 1970'e kadar tutuklu kaldi. Bundan sonra ögrenci eylemlerinden uzaklasarak, mücadelesini degisik alanlarda sürdürmeyi planladi. Sinan Cemgil ve Hüseyin Inan'la birlikte THKO'yu kurdu. 11 Ocak 1971'de THKO adina Ankara Is Bankasi Emek Subesi'nin soygununu gerçeklestirenler arasinda yeraldi. 4 Mart 1971'de dört ABD'li erin Balgat'taki Tuslog Tesisleri'nden kaçirilmasi eyleminde de bulunan Gezmis, erlerin serbest birakilmasindan sonra Sivas'in Sarkisla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan'la birlikte yakalandi. 16 Temmuz 1971'de baslayan THKO-1 Davasi'nda TCK'nin 146. maddesini ihlal ettigi gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de idam cezasina çarptirildi. 6 Mayis 1972'de idam edildi.

Deniz Gezmiş in son mektubu

6 Mayıs 1972

Baba,

Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.

Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın.

Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.

Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.

Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum.

Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.

Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.

Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…

Oğlun Deniz Gezmiş
Merkez Cezaevi


Yusuf Aslan'ın Hayatı

Kategori: Yusuf Aslan

Yusuf Aslan, (1947,1972) THKO kurucularından olan ve 1972 yılında idam edilen devrimcidir. Yusuf Aslan Yozgat'ın bir köyünde doğdu. Orta öğrenimini tutucu eğilimlerle, gelenekçi önyargıların güçlü olduğu bir çevrede tamamladı.

1966'da ODTÜ'ye girdi. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü'nün üyesi oldu, Dev-Genç içinde çalışmaya başladı. Bu dönemden itibaren önce hazırlık okulunda, sonra da mühendislik fakültesinde patlak veren boykotların ve hemen ardından ODTÜ işgalinin önde gelen örgütçülerinden oldu. İlk yargılanması CIA ajanı olduğunu iddiası ile Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi Commer'in arabasının yakılması eylemi nedeni ile gerçekleşti.

1969 yılında arkadaşlarıyla birlikte Filistin'e gitti. Burada helikopter ve uçak pilotluğunu öğrendi. Traktörden helikoptere kadar her türlü aracı büyük bir ustalıkla kullanıyordu.

Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş'le birlikte Nurhak'a dağdaki gerilla grubuna katılmaya giderken, Sivas Şarkışla'da yaralı olarak yakalandı. Sıkıyönetim Mahkemeleri'nde yargılandı. 6 Mayıs 1972'de Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan'la birlikte idam edildi.

Hakkımda
Devimci gençlik Amerikan emperyalizmine ve oportünizmine karşı duran gençliktir. Onların görevi sayısının azlığına düşmanın çokluğuna bakmadan Amerikan emperyalizmine karşı sonuna kadar dövüşmektir. O en iyi biçimde karar veren ve uygulayandır. O boş gecelerini değil, boylu boyunca ömrünü bu kavgaya verendir. Yaşasın Bağımsızlık savaşı veren dünya halkları! Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!

                                                                               


                                                        MAHİR ÇAYAN (1945-1972)

     Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi(THKP-C)'nin kurucularından, Mahir Çayan, 14 Ağustos 1945'de Samsun'da doğdu. Babası devlet memuruydu. İlköğretimine Üsküdar'da Halil Güçlü İlkokulu'nda başladı ve Paşakapısı İlkokulu'nda tamamladı. Ortaokul ve liseyi Haydarpaşa Lisesi'nde tamamlayan Mahir Çayan, 1963'te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. Ancak burada bir yıl öğrrenim gördükten sonra Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne kaydoldu. Bu arada Türkiye İşçi Partisi(TİP)'ne ve Fikir Kulüpleri Federasyonu(FKF)'na bağlı SBF Fikir Kulübü'ne de giren Çayan, 1965'de bu örgütün başkanlığını yaptı. 1967'de kısa bir süre için Fransa'ya gitti. 1968'de İzmir'de 6.Filo'yu protesto gösterilerinde gözaltına alındı, sonra serbest bırakıldı. Bu yıllarda TİP ve FKF içinde başlayan tartışmalarda Milli Demokratik Devrim(MDD) görüşünü benimsedi. SBF içindeki etkinliğinde bu görüş doğrultusunda davrandı. Yusuf Küpeli'nin FKF genel başkanı olduğu bu dönemde, gerek SBF'de gerekse Ankara'daki devrimci mücadele içinde aktif olan Çayan, TİP adına Zonguldak'da ve Karadeniz Ereğlisi'nde çalışmalarda bulundu. Bu gezide Sadun Aren ile TİP Senatörü Fatma İşmen'in tutumunu eleştirdi. Bu konudaki görüşlerini "Aren Oportunizminin Niteliği" adı altında Türk Solu adlı dergide yayınladı. Bu arada Milli Demokratik Devrim doğrultusunda ideolojik çalışmalarını yoğunlaştıran Mahir Çayan, Emek dergisinde Kenan Somer'in "Devlet Devrim ve Lenin" ve "Devrim Nasıl Tanımlanmalı" başlıklı yazılarına Türk Solu'nda "Revizyonizmin Keskin Kokusu" adlı iki yazıyla cevap verdi. 9-10 Ekim 1969'da Ankara'da yapılan ve Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu(Dev-Genç) adını alan FKF kurultayında yapmış olduğu uzun konuşmayla dikkati çekti. Bu dönemde Yusuf Küpeli ve Münir Aktolga ile davranan Mahir Çayan, 1970'de Gülten Savaşçı ile evlendi. 17-18 Ekim 1970'te divan başkanlığını Yusuf Küpeli'nin yaptığı son Dev-Genç genel kurulunda da önemli bir konuşma yaptı. Bu konuşmada Mihri Belli ile olan ayrılıkların üstüne giden Çayan, MDD stratejisinin bir savaş stratejisi olduğunu ve bunun bir savaş örgütü yani bir parti ile gerçekleşebileceğini savundu. 
 Bundan sonra 29-30 Ekim 1971'de Ankara'da TİP Genel Kurulu toplandığı sırada, bu kongreye katılmamış MDD görüşünü benimseyen delegelerle ve delege olmayan işçi ve öğrencilerle birlikte düzenlenen "Proleter Devrimcilerin Sohbet Toplantısı"ndan sonra Mihri Belli ve grubu ile olan anlaşmazlık kopma noktasına geldi. Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Ertuğrul Kürkçü ve Münir Ramazan Aktolga imzasıyla yayınlanan 'Aydınlık Sosyalist Dergi'ye Açık Mektup" ise bu süreci noktaladı. Bu sırada birlikte hareket ettiği arkadaşlarıyla birlikte Türkiye Halk Partisi(THKP)'nin kuruluş çalışmalarını da yürüten Mahir Çayan, örgütün genel komitesi tarafından Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga ile birlikte Merkez Komitesi'ne getirildi. Komite içinde yapılan görev bölüşümü sonucunda, THKP'nin siyasal ve ideolojik görüşlerinin biçimlenmesinden sorumlu oldu. Bu konuda Kurtuluş dergisinde yazılar yazdı. "Yayın Politikamız" ve "Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi" başlıklı yazılarda partinin devrim anlayışını formüle etti. Daha sonra bu görüşlerini "Kesintisiz Devrim I-II-III" adlı broşürde daha açıklayıcı biçime sokarak, kesinleştirdi. Bu arada THKP'nin şehir gerillası eylemlerini de planlayan Çayan, 12 Şubat 1971'de Ankara'da Ziraat Bankası Küçükesat Şubesi soygununa katıldı. Şubat 1971'de Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Kamil Dede, ve Oktay Etiman'la birlikte İstanbul'a geldi ve örgütün eylemlerine burada devam edilmesi için hazırlıklarda bulundu. 15 Mart 1971'de Türk Ticaret Bankası Erenköy Şubesi soygununa katıldı. Bunun ardından 4 Nisan 1971'de işadamları Mete Has ve Talip Aksoy'un kaçırılıp 400 bin liralık fidye alınması eylemini arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdi. Bu arada Türkiye Halk Kurtuluş Partisi'nin tüzüğünü Münir Ramazan Aktolga'yla birlikte hazırladı. Aynı günlerde "İhtilalin Yolu" adlı parti bildirisini de kaleme alan Mahir Çayan, 17 Mayıs 1971 günü İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Ephrahim Elrom'un kaçırılması eylemini Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir'le birlikte gerçekleştirdi. 29 Mayıs 1971'de Hüseyin Cevahir'le birlikte kaldıkları evden kaçıp, sığındıkları bir başka evde Sibel Erkan'ı alıkoydular. Burada güvenlik kuvvetleri tarafından kuşatıldılar. 1 Haziran 1971'de polisin açtığı ateş sonunda Hüseyin Cevahir öldü. İntihara teşebbüs eden Mahir Çayan yaralı olarak ele geçti. Bir süre hastanede yatan Çayan, daha sonra tutuklanarak hakkında TCK'nın 146. maddesini ihlal etmekten dolayı dava açıldı.

 Mahir Çayan duruşmasının savunma aşamasında 29 Kasım 1971 günü Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı ve Ömer Ayna'yla birlikte Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçtı. Bir süre İstanbul'da kalan Çayan, bu süre zarfında örgüt içinde başgösteren anlaşmazlığı tartışmak üzere 12 Aralık 1971'de Yusuf Küpeli ve Münir Aktolga ile görüştü. Ancak bu görüşmede bir sonuç sağlanamadı ve Çayan içerde oldukları süre içinde partinin çizilmiş olan stratejisini terkettikleri gerekçesiyle Merkez Komitesi'ndeki bu iki arkadaşını suçladı. Daha sonra Genel Komite'deki diğer üyelerin de onayını ile Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga'nın THKP'den ihraç edilmelerini sağladı. Ocak 1972'de İstanbul'dan Ankara'ya gelen Çayan, burada Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu(THKO)'yla birlikte bir eylem yapılması konusunda Ertuğrul Kürkçü, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna'yla görüş birliğine vardı. Mart 1972'de Fatsa'ya gelen Mahir Çayan ve arkadaşları 26 Mart 1972'de Ünye'deki Radar Üssü'nde çalışan üç İngiliz teknisyeni kaçırdılar. Bundan sonra İngilizlerle birlikte Niksar'ın Kızıldere köyüne gelen Mahir Çayan ve arkadaşları, gizlendikleri evi kuşatan güvenlik güçlerinin açtığı ateşle 30 mart 1972'de öldürüldüler.

 ÖNDER

KAYPAKKAYA'NIN HAYATI

altİbrahim KAYPAKKAYA, 1949 yılında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak Çorum'un bir köyünde dünyaya geldi. Babası yoksul bir emekçiydi.  Annesi ile babası İbrahim 2-3 yaşında iken ayrıldılar.
İbrahim KAYPAKKAYA, ilkokul 1. ve 2. sınıflarını Karamahmut köyünde, üçüncü sınıfı Ortakışla köyünde, dördüncü ve beşinci sınıfları da Alacaköy'de okudu.
İbrahim KAYPAKKAYA, daha çocukluk yaşlarından itibaren herşeye meraklı idi, bilgi açlığını gidermek için önüne çıkan her fırsattan yararlanıyordu. Verilen her işi yapmaya çalışıyor, sorumluluk almaktan korkmuyordu. Okulundan arta kalan zamanlarda bütün işlerde ailesine yardım ediyordu, koyun gütmeye giderken bile yanına defter, kalem, kitap almayı unutmazdı. İbrahim KAYPAKKAYA, daha o yaşlarda bile yaşıtları arasından sıyrılıyordu, fakat o, bunu hiçbir zaman kuruntu kaynağı yapmaz, arkadaşlarını küçümsemezdi. Arkadaşları arasında da çalışkanlığı, bilgisi, ağırbaşlılığı, yardımseverliği ve fedakârlığı ile sayılıp sevilirdi.
İbrahim KAYPAKKAYA, ilkokulu bitirince öğretmen olmayı kafasına koydu, devlet parasız-yatılı sınavlarına girip kazandı ve Ankara-Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na yatılı öğrenci olarak alındı. O, yatılı okulda okurken, yazları ve diğer ara tatillerde köyüne dönüyor ve ailesine yardımcı oluyordu. Çalışırken yorulmak bilmezdi. Köydeki diğer öğrenci arkadaşları köylüye karışmaz, işe katılmazken o, elinden ne iş gelirse ailesine ve köylüye yardım ederdi. Öğrenci oluşunu, köylünün yaptığı işleri yapmamak anlamında bir ayrıcalık olarak görmezdi.
İbrahim KAYPAKKAYA, ilk devrimci düşüncelerle Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanıştı. Araştırıyor, soruyor, okuyordu, siyasal olarak geliştikçe davranışları ve ilişkileri de değişiyordu.
Bu gelişme sayesinde İbrahim KAYPAKKAYA'nın adı çevre köylerde bile duyulur oldu. Tabii gericilerin, yobazların gözüne batmaya da başlamıştı. Okulda "yeşili sevmiyorum" başlığı ile yazdığı bir kompozisyon yüzünden öğretmenlerden biri ona çok kızmış ve "peki kızılı mı seviyorsun" diye hayli eziyet çektirmişti.
İbrahim KAYPAKKAYA, Hasanoğlan'dan "pekiyi" derece ile mezun oldu. Ve sınavları kazanarak İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen okuluna kayıt oldu. Bu okula başladığında, devrimci fikirler karakterinin bir parçası olmuştu bile. Buradaki siyasal gelişimi çok hızlı bir seyir izledi, kısa zamanda devrimci öğrenciler arasında sivrildi, onlarla tartışan, onlara öğreten, onları güçlendiren ve örgütleyen bir devrimci olarak ön plâna çıktı. Fakat o, köyüyle olan ilişkisini hiçbir zaman kesmedi, her fırsatta köyüne döndü, oraya dergi, gazete, kitap götürdü, yeni dostluklar ve ilişkiler kurdu. Bu faaliyetleri neticesinde İbrahim KAYPAKKAYA, polis tarafından "fişlendi".
O, artık Çapa'daki devrimci çevrenin önde gelen liderlerinden biriydi. İlk bildirisini, Çetin Altan'a bir gezi sırasında gericiler tarafından saldırılması üzerine kaleme aldı. Ve onun devrimci saflardaki ilerleyişi günbegün hızlanan bir tempo izledi, nerede bir konferans, açık oturum, forum, tartışma, seminer varsa İbrahim oradaydı, dinliyor, not alıyor, sorular soruyordu. Ders çalışmaya çok az vakti olmasına rağmen başarılı bir öğrenciydi.
Arkadaşlarını eğiten İbrahim, onları okuldaki çalışmayı örgütlü yürütme konusunda ikna etmişti. Bunun sonucunda Fikir Kulüpleri Federasyonu'na bağlı olarak Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü kuruldu ve İbrahim başkanlığa seçildi. İbrahim KAYPAKKAYA derneğin kuruluş bildirisini kaleme aldı ve bu bildiri okulda dağıtıldı. Bu bildiri ile okuldaki bütün yurtsever, devrimci ve ilericiler, yobazlara ve faşistlere karşı birlik olmaya ve mücadeleye çağrılıyordu. Buna karşı okul yönetimi hemen harekete geçti. İbrahim ve diğer kurucu üyelere "1 ay okuldan uzaklaştırma" cezası verildi, bununla da yetinmeyip, İbrahim ve arkadaşları savcılığa ihbar edildi.
İbrahim, bu bir ay sırasında arkadaşlarının evlerinde kaldı. Bütün zamanını devrimci mücadele için kullanıyordu. Bütün davranışlarına önder bir devrimcinin alçakgönüllüğü hakimdi.

İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN

İŞÇİ SINIFI HAREKETİ ÜZERİNE

GÖRÜŞLERİ VE BUNLARIN

DEĞERLENDİRİLMESİ

İbrahim KAYPAKKAYA'nın "PDA Mayıs 1970 tarihli 5/19. sayısında yayınlanan "İşçi Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika" başlıklı yazısı Eylül 1981'de Bolşevikler tarafından yeniden yayınlandı. Bu yazıyı yeniden yayınlarken Bolşevikler tarafından yapılan ön açıklamayı ve yazının kendisini aşağıda yayınlıyoruz:

İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN ÖNEMLİ BİR YAZISI

Bu sayımızda İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın henüz TKP/ML kurulmadan önce yazdığı; ve "Proleter Devrimci Aydınlık"ın Mayıs 1970 tarihli 5-19 sayılı nüshasında yayınlanan önemli bir yazısını yeniden yayınlıyoruz. "İşçi Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika" başlıklı bu yazı görüşümüze göre gerek içeriği, gerek yöntemi açısından öğrenilmesi gerekli olan bir yazıdır. İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın sorunlara nasıl yaklaştığını gösteren; onunla bugün yüzde yüz İbrahim KAYPAKKAYA savunucusu! olarak ortaya çıkan "müminler hizibi" arasındaki büyük farkı ortaya koyan bir yazıdır.

İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, bu yazısında 1968'den itibaren Türkiye'de işçi-köylü hareketlerinin gelişmesini; ve bu hareketlerin gelişmesinin kendine devrimci diyenlerin önüne koyduğu görevleri inceliyor.

O, işçi-köylü hareketlerinin somut gelişmesini incelerken genel laflar edip "halkımız mücadele ediyor" ajitasyonu ile sorunu geçiştirmiyor. Leninistlere yakışır bir şekilde, işçi ve köylü hareketlerini tek tek ele alarak detaylı verilerle bu mücadelenin somut olarak nasıl geliştiğini ortaya koyuyor. O, incelediği dönem de olan hemen bütün grevleri, direnişleri, yürüyüşleri, toprak işgallerini, vb. mücadeleleri tek tek yer ve zaman vererek; bunlara kaç kişinin katıldığını ortaya koyarak; bu mücadelelerde elde edilenlerin dökümünü yaparak bize bu konuda bir araştırmanın nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Onun bu tavrı ile, bugün onu yüzde yüz savunma adına ortaya çıkan müminler hizibinin tavrı karşılaştırıldığında, onu savunma adına ortaya çıkanların İbrahim KAYPAKKAYA ile bağıntısı olmadığını görebiliriz. Bugün İbrahim KAYPAKKAYA'yı yüzde yüz savunma adına ortaya çıkan Partizan'cılar bolca "halkımız mücadele ediyor" edebiyatı yapmaktadırlar; ama onlar bu mücadelenin somut olarak ne olduğu sorulduğunda genel laflardan öte bir şey söyleyememektedirler.

İbrahim KAYPAKKAYA yayınladığımız yazısında işçi-köyü hareketlerinin somut gelişmesini inceledikten sonra; bu hareketlerin proleter devrimci (Komünist —BP n.) siyasetiyle yüklediği görevler üzerine tartışmaktadır. O, bu tartışma içinde Lenin'in "Ne Yapmalı" adlı eserine dayanarak, Marksizm-Leninizmin en temel öğretilerinden biri olan "sosyalist bilincin kendiliğinden hareket içine dışardan taşınması gerektiği" öğretisini özetlemekte ve savunmaktadır. İbrahim KAYPAKKAYA savunuculuğu adına ortaya çıkanların, onun başı üstüne yemin edenlerin, bu konuda savundukları kendiliğindenci, kitle kuyrukçusu görüşlerle İbrahim KAYPAKKAYA'nın bu yazısında savunduğu doğru görüşlerin karşılaştırılması onların ne kadar İbrahim KAYPAKKAYA savunucusu olduğunu göstermek açısından ilginç olacaktır.

İbrahim KAYPAKKAYA yazısında, sosyalist bilincin rolünün küçümsenmesinin kendiliğindenciliğin, siyasette ya ekonomizme, ya da terörizme varacağını, bunların aslında ikiz kardeş olduğunu, yine Lenin'e dayanarak doğru bir şekilde açıklamaktadır. Bugüne kadar Türkiye devriminin pratiği de bu Leninist tespiti yüzlerce kez doğrulamıştır. Bugün "müminler hizibi"nin pratiğinde de bu tespit doğrulanmaktadır.

İbrahim KAYPAKKAYA, kendiliğinden devrimci hareket içine dışardan sosyalist bilinç taşınmasında Yayın Organı'nın önemini yine Lenin'e dayanarak doğru bir şekilde ortaya koyuyor. Yayın Organı'nın kollektif propagandist, ajitatör ve örgütleyici olarak büyük önemini vurguluyor. Onun bu konuda burda savunduğu doğru görüşler, ne yazık ki, TKP/ML içinde uzun süre "unutulmuş"; bazıları bu Leninist öğretinin sadece kapitalist ülkeler için geçerli olduğunu bile savunmuşlardır.

İbrahim KAYPAKKAYA yayınladığımız yazısında aynı zamanda işçi sınıfı içinde çalışmanın özel önemini vurguluyor ve işçi sınıfı içinde çalışmanın taktikleri ile ilgili bir dizi doğru düşünce savunuyor.

Bütün bu düşünceler bugün de dikkatle incelenmesi, öğrenilmesi gereken düşüncelerdir.

Yazının temel eksikliği ve hatası görüşümüze göre parti inşası sorununun, parti inşasında kavranacak halka sorununun; parti inşasının içinde bulunulan aşaması sorununun, vs. tam olarak kavranmaması; sorunların bu sorundan bağımsız olarak tartışılmasıdır. Halbuki o dönemde görev, bütün sorunların bu meseleyle bağıntılı olarak tartışılması; ve sağlam bir Marksist-Leninist partinin inşasının ilk aşamasında atılacak adımların tespit edilmesi idi. Yazıda bunun ötesinde İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, İşçi-Köylü gazetesini de, "Proleter Devrimci Hareket"in merkez yayını, işçileri, köylüleri etrafında örgütleyecek örgütçü olarak değerlendirmektedir. Bilindiği gibi, o, bu yanlış, iyimser değerlendirmesini daha sonra değiştirmiştir. (Geçmişteki bu değerlendirmenin özeleştirisini yapmamış olması önemli bir eksikliktir.)

Yazı, hatalarına rağmen olumlu, ve baştan da belirttiğimiz gibi dikkatle incelenmesi, üzerine tartışılması gerekli bir yazıdır. Okuyucu yazıyı okurken ve genel değerlendirme yaparken yazının tarihini gözönünden kaçırmamalıdır.

MARKSİST-LENİNİST PARTİ ÖĞRETİSİ

İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN ÇEŞİTLİ GÖRÜŞLERİNİN BOLŞEVİKLER TARAFINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ:

İBRAHİM KAYPAKKAYA YOLDAŞ VE

MARKSİST-LENİNİST PARTİ ÖĞRETİSİ

 

1— İbrahim KAYPAKKAYA sosyalist bilincin işçi sınıfı hareketi içinde kendiliğinden gelişemeyeceğini; dışardan taşınmak zorunda olduğunu hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyecek berraklıkta savunmuştur.

Kendiliğindenciliğe karşı bu tavır, bir Komünist Partisinin gerekliliğinin doğru bir biçimde savunulabilmesi için ilk ön şarttır.

(Bkz. "İşçi-Köylü Hareketleri ve Proleter Devrimci Politika"; Mayıs 1970'de PDA'da yayınlandı, Bolşevik Partizan 13/3'te yeniden basıldı, Bu Özel Sayı'da yeniden basıyoruz. Bkz. sf. 139)

(Bkz. "Şafak Revizyonistleri Ekonomizmin Aşamalı Bilinçlendirme Teorisini Savunuyor"; Genel Eleştiri'de… İ. KAYPAKKAYA, Seçme Yazılar, s. 354-357, Ocak Yayınları).

Bu sorunla bağıntılı olarak: İbrahim KAYPAKKAYA doğru olarak yayın organını öncelikle ideolojik-siyasi eğitimin aracı olarak görmektedir. (Seçme Yazılar, s. 5)

Kitle gazetesinden çok ideolojik-politik aylık yayın organına ihtiyaç olduğunu tespit etmiştir.. (Seçme Yazılar, s. 305)

2— Leninist partinin yapısı ile ilgili olarak İbrahim KAYPAKKAYA esasta doğru görüşler savunmuştur.

İbrahim KAYPAKKAYA Marksist-Leninist bir partinin merkezinde bulunması gereken, mesleği devrimcilik olan devrimci çekirdek üzerinde ısrarla durmuştur. Profesyonellik-amatörlük konusunda Şafak revizyonistlerine karşı yürüttüğü polemik onun bu sorunda esasta doğru bir pozisyonda durduğunun belgesidir.

O "Marksist-Leninist temeller üzerine kurulmuş sağlam bir çekirdek"ten söz ediyor. (Seçme Yazılar, s. 278)

"Gelişme vaad eden işçilerin profesyonel faaliyet içine çekilmesinden" söz ediyor. (age. s. 279)

(Ayrıca bkz. "Şafak Revizyonistleri Kadro Politikasında da Sağ Bir Çizgi İzliyor", s. 357-358)

Örgütlenme konusunda Parti merkez alınmak şartı ile Parti önderliğinde örgütlenmelerin gerekliliğini savunmuştur.

(Köyler için: bkz. Seçme Yazılar, s. 333; Şehirler için: bkz. Partizan S.4'deki şema)

3— Demokratik merkeziyetçilik konusunda da İbrahim KAYPAKKAYA esasta doğru görüşler savunmuştur.

O Parti içinde görüş ayrılıkları üzerine serbestçe tartışılmasını savunmuş; görüş ayrılıklarını kadrolardan gizleyen revizyonistleri mahkum etmiştir.

Disiplin adına görüş ayrılıklarının gizlenmesine karşı çıkmıştır. (Bkz. Seçme Yazılar, s. 262)

"Saflarda canlı bir tartışma ortamı yaratılması" gerektiğini savunmuştur. (age. s. 6)

Bu noktada eksikliği, görüş ayrılıklarının devrimci kamuoyuna duyurulması konusunu çözmemiş olmasıdır.

4— Leninist partinin özelikleri bağıntısında

SİYASİ  HATALAR  ÜZERİNE…

"… Genel Eleştiri ve diğer temel yazılarımızda, içinde bulunduğumuz çağ konusunda şu tespiti yapıyorduk:

Çağımız emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği çağdır.

Bu tespit, emperyalizm ve proleter devrimleri çağının kapandığı, emperyalizmin yeni bir aşamaya, toptan çöküş aşamasına ulaştığı görüşlerini içeren bir tespitti. Bu tespit emperyalizmin bütün dünyada bir anda toptan çökeceği, sosyalizmin bütün dünyada bir anda zafere ulaşacağı görüşlerini de içinde barındıran bir tespitti.

Bizim yaptığımız bu tespit, emperyalizm çağında evrensel hale gelen kapitalizmin dengesiz gelişme «kanunu», buna bağlı olarak «emperyalist zincirin en zayıf halkasından kopacağı» ve «tek tek ülkelerde proleter devriminin ve sosyalizmin inşasının mümkün olduğu» şeklindeki Leninist tezleri reddeden bir tespitti. Bu tespit, proleter dünya devrimi sürecinin tek tek ülkelerde devrimin gerçekleşmesi ile gelişeceğini, emperyalizmin dünya çapında toptan bir anda değil, tek tek ülkelerin emperyalist zincirin halkalarından devrimler sonucu kopması ile süreç içinde yıkılacağını kavramayan bir tespitti.

Bizim çağ tespitimiz, proleter dünya devriminin karşısındaki engeller olan emperyalizm (sosyal-emperyalizm) ve her türlü gericiliği küçümseyen; dünya çapında devrimin güçlerini ise abartan bir anlayıştan kaynaklanıyordu.

Dünyada varolan objektif durum, bizim «emperyalizm toptan çöküyor» tespitini yaptığımız sırada, şöyleydi:

Dünya nüfusunun 2/3'ünden fazlası emperyalist ve sosyal-emperyalist sömürü şartları altında yaşamakta idi. Emperyalistler ve sosyal emperyalistler dünyayı üçüncü bir genel savaş tehditi altında tutmakta idiler. Subjektif alanda Kruşçev tipi modern revizyonizm dünya Marksist-Leninist hareketine çok ağır zararlar vermişti. Kruşçev modern revizyonizmine karşı mücadelede; Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin etkisiyle, dünyanın pek çok ülkesinde genç Marksist-Leninist partiler doğmuştu. Ama bunların devrimci hareket içindeki etkileri çok sınırlı idi. Uluslararası alanda yaygın ve hakim olan akım, modern revizyonizm ve ona tepki olarak doğan ve ona bağlı olarak gelişen küçük burjuva maceracısı akımdı.

Böyle bir durumda, «emperyalizmin toptan çöküşü»nden söz etmek, subjektif isteğimizi objektif gerçekliğin yerine geçirmek anlamını taşıyordu. Bu hatamız uluslararası alanda ve buna bağlı olarak da ülkemizde, düşmanı taktik açıdan küçümseme, gücümüzü taktik alanda olduğundan çok görmemize ve «sol» siyasetlere yol açıyordu.

Emperyalizmin toptan çöktüğü anlayışı, aynı zamanda devrimin objektif ve subjektif unsurların birleşiminin sonucu ortaya çıkacağını kavramamamızdan kaynaklanıyordu. Biz, bu tespiti yaptığımız dönemde, dünyanın her yanında, özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika'da devrimci hareketler yükseliyordu. Biz bu hareketlere bakıyor, bu hareketlerin ve önderliklerinin sınıf niteliklerini incelemiyorduk. Bu bizim, Marksist-Leninist partinin, subjektif unsurun devrimdeki önemini tam olarak kavramamamızdan kaynaklanıyordu.

Bizim «emperyalizm toptan çöküyor» teorisini savunmamızın başka kaynağı, uluslararası Marksist-Leninist hareket içinde takındığımız ilkesiz tavırdı. Biz uluslararası Marksist-Leninist hareket içinde Çin Komünist Partisini «yanılmaz otorite» olarak kabul ediyorduk. ÇKP'nin her tezini üzerinde fazla düşünmeden, Marksist-Leninist olarak adlandırıyor ve savunuyorduk. «Emperyalizmin toptan çöküş çağı» teorisini de böyle bir anlayışla, kavramadan, kendiliğindenci bir şekilde savunduk. «Emperyalizmin toptan çöküş çağı» teorisi, 1969'da yapılan ÇKP IX. Kongresi'nde, kongre raporuna kesin bir formülasyon olarak geçmişti. Bu rapordaki ve esas olarak Lin Biao'nun «Yaşasın Halk Savaşının Zaferi» adlı broşüründeki anlayışa göre, «içinde bulunduğumuz çağ emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği çağ» idi ve «Mao Zedung Düşüncesi» içinde yaşadığımız bu «yeni çağın» Marksizm-Leninizmi idi. Bu tespitler sinsi bir şekilde Leninizmin artık eskidiği görüşünü yaymakta idi. Bu teoride savunulan görüşler, aynen Kruşçev tipi modern revizyonistlerin yaptığı gibi Mao Zedung'un görüşlerini Marksizm-Leninizmden koparmakta, ayrı şeylermiş gibi göstermekte idi. Dünyada birkaç istisna dışında hemen bütün Marksist-Leninist parti ve gruplarca savunulan bu tespitler, uluslararası alanda esas olarak küçük burjuva maceracısı, kendiliğindenci, volantarist (iradeci) akımlara teorik temel olmuştu.

Lin Biao tarafından emperyalizmin toptan çöküş çağı teorisine bağlı olarak geliştirilen bir başka tez de, «dünya çapında başçelişme, emperyalizm ve sosyal-emperyalizm ile ezilen uluslar arasındadır» tezi idi. Partimiz, temel belgelerinde dünya çapında başçelişmeyi «emperyalizm ve sosyal-emperyalizm ile ezilen halklar ve uluslar arasındaki çelişme» şeklinde tespit etti. Lin Biao'nun anlayışına göre, «Asya, Afrika, Latin Amerika'nın geniş alanları dünyanın kırları, geniş metropoller ise dünyanın şehirleri» idi. «Emperyalist ülkelerde devrim, Asya, Afrika, Latin Amerika ülkelerinde devrim olmadan imkânsız» idi. Lin Biao dünya çapında başdüşman tespitini, devrimin önce nerede olacağını tespit etmek için yapıyor, devrimler arasında mekanik bir öncelik sonralık ilişkisi kuruyordu. Partimiz, belgelerinde Lin Biao'nun dünya çapında başçelişme tespitini kullandı, ama bu tespite temel olan düşünceyi savunmadı. Ancak daha sonraki gelişme içinde Lin Biao'nun «dünya kırları/dünya şehirleri», «dünya çapında halk savaşı» gibi tezleri de Partimiz tarafından savunuldu. Bu da kavranmadan, kendiliğindenci bir biçimde oldu.

Uluslararası alanda 1972'de yapılması gerekli olan şey, içinde bulunduğumuz çağın emperyalizm ve proleter devrimleri çağı olduğu, Leninizmin ilkelerinin eskimediği, Mao'nun görüşlerinin Leninist görüşler olduğu tezlerinin savunulması idi. O dönemde «emperyalizmin toptan çöküş çağı» teorisine karşı Marksist-Leninist ilkelere dayalı bir mücadele yürütülmeli, bu teorinin Kruşçev'in modern revizyonist tezleri ile özde bir olduğu ortaya konmalı idi. Yapılması gerekli olan şey, uluslararası alanda hakim olan  anti-Marksist, anti-Leninist akıma karşı ilkeli bir mücadele yürütmekti. Partimiz bu görevi yerine getiremedi. Emperyalizmin toptan çöküş çağı teorisinin anti-Leninist özünü kavramadı. Kendiliğindenci bir biçimde bu teoriyi savundu. ÇKP otoritesine körce bağlılık bu konuda önemli rol oynadı.

Partimizin yenilgisine sebep olan temel siyasi hatalardan biri de, ülkemizdeki 1972 başlarında yaptığı durum değerlendirmesidir. Partimiz kurulduğu sırada ülkemizde durumu şöyle değerlendiriyordu:

«Genel olarak dünyada, özel olarak da Türkiye'de objektif şartlar devrime son derece elverişlidir.»

«Şimdi işçi sınıfımızın ve yoksul köylülerimizin büyük çoğunluğu kurtuluşlarının ancak silahlı mücadele ile olacağını kavramış durumdadır…"

Bu tespitlerin yapıldığı 1972 Şubat'ında ülkemizde objektif ve subjektif durum nasıldı?

Ülkemizde 12 Mart 1971'de askeri darbe olmuştu. Darbenin amacı çeşitli milliyetlerden Türkiye halkının yükselen devrimci mücadelesini bastırmaktı. Başlangıçta hakim sınıfların çeşitli klikleri kurulan hükümetlere ortak oldular. Fakat 1971'in sonuna doğru, Amerikancı faşist klik, diğer klikleri tasfiye ederek, siyasi tekelini kurma yönünde önemli bir mesafe kaydetti. 1971 Nisan'ından itibaren, ilan edilen sıkıyönetim ile birlikte, hakim sınıflar halka ve devrimci örgütlere karşı yoğun bir terör, saldırı ve sindirme kampanyasına giriştiler. Devrimci örgütler ve halk bu saldırılar karşısında ağır kayıplar verdiler. Halkın kendiliğinden gelme mücadelesi faşist terör karşısında önce durakladı, sonra da geri çekilmeye başladı. 1972 yılının başları; faşist terörün uç noktasına ulaştığı, devrimci örgütlerin ağır kayıplara uğradığı, halk hareketlerinin geri çekildiği ve hakim sınıflar arasında geçici bir istikrar sağlandığı, parlamenter maskeli açık faşizmin geçici istikrar kurduğu bir dönemdi. Yani partimiz yukarıdaki tespiti yaptığı sırada, objektif şartlar devrime son derece elverişli değil, tam tersine elverişsizdi. Devrimci durum yükselme değil, bir duraklama ve hatta geri çekilme içinde idi.

Subjektif duruma gelince: Bu tespitin yapıldığı 1972 Şubat'ında; Türkiye proletaryasının öncü örgütü TKP/ML henüz yeni kurulmuştu. Örgütsel inşa henüz başlangıç aşamasında idi. Halk kitleleri ile bağ yok denecek kadar azdı. Halk geniş çapta reformist ve revizyonist akımların ideolojik-siyasi etkisi altında idi. Küçük-burjuvazinin "sol" siyasi akımları olan THKO, THKP/C gibi örgütler ağır kayıplar vermişlerdi. Bunların heyecan verici silahlı eylemlerine sempati duyan kitleler içinde "silahlı mücadele"nin "yenilgisi"; yılgın, yenilgici düşünceleri geliştirmişti. "İşçi sınıfımızın, yoksul köylülerimizin büyük çoğunluğu kurtuluşlarının silahlı mücadele ile olacağını kavramış durumdadır" tespiti, yanlış bir tespitti. Durum bu tespitin tersi idi. Kitlelerin bilinç ve örgütlenme seviyesi geri idi.

Partimiz 1972 başlarında varolan durumu doğru değerlendiremedi. Gerek objektif, gerek subjektif açıdan durumun değerlendirilmesinde Partimiz düşmanın güçlerini taktik açıdan küçümsedi; devrimin güçlerini ise olduğundan fazla gördü ve gösterdi. Dünyada olduğu gibi, Türkiye'de durumun değerlendirilmesinde de partimiz, subjektif isteği objektif gerçekliğin yerine geçirerek ağır bir hataya düştü.

1972 yılı başında Türkiye'de yapılması gerekli olan şey, devrimci dalganın —kısa süre için de olsa— geri çekilme içinde bulunduğunu tespit etmek; partinin ideolojik-siyasi-örgütsel inşasına hız vermek olmalıydı. Parti önderliğinde kırlık bölgelerde gerilla birimleri kurulmalı, gerilla savaşının hazırlıkları yapılmalı idi. Kitleleri uyandırmak ve örgütlemek için her fırsattan yaralanılmalı idi. Hakim sınıfların azgın saldırısını en az kayıpla atlatmak için gerekli tedbirler alınmalı idi.

/ML İÇİNDE BU ÖZELEŞTİRİ KONUSUNDAKİ MÜCADELE ÜZERİNE

TKP/ML İÇİNDE  BU ÖZELEŞTİRİ 

KONUSUNDAKİ  MÜCADELE ÜZERİNE

Bu özeleştirinin değerlendirilmesi daha sonra TKP/ML içindeki mücadelede bir odak noktası oldu. Bu konuda TKP/ML 2. Kongresi öncesinde Bolşeviklerin değerlendirmesi şöyleydi:

ÖZELEŞTİRİ VE GEÇMİŞİN DEĞERLENDİRİLMESİ SORUNU

Özeleştirinin ve bir bütün olarak geçmişin değerlendirilmesi konusunda da bugün parti içinde esas olarak iki yaklaşım (ve bunların çeşitlemeleri) vardır.

Birinci yaklaşım ABK'nin yaklaşımıdır. ABK'na göre bütün kötülüklerin başı I. Konferanstır. Birinci Konferansta getirilen yeni görüşlerle birlikte partimizde revizyonizm inşa edilmeye başlanmıştır. Birinci Konferans Partinin çizgisini:

— ülkemiz toplumundaki çelişmeler; ülkemizde başçelişme konusunda;

— gerilla savaşına hazırlık adı altındaki anlayışla;

— dünya çapında baş çelişme-baş düşman konusunda;

— yenilginin sebepleri konusunda,

revizyondan geçirmiştir. Özeleştiri parti çizgimizde var olmayan hataları hata imiş gibi göstermiş; İbrahim KAYPAKKAYA'ya, Mao'ya saldırmıştır. Partimizin 1972'deki çizgisi bütünüyle doğrudur. Önemli hiçbir yanlış, ML'den bir uzaklaşma yoktur. Bugün yapılması gerekli olan 1972'de tespit edilen çizginin hayata uygulanmasıdır.

ABK'nın geçmişe bu yaklaşımı Kır Kaçkını Hizibin (KKH) geçmişe yaklaşımı ile tam bir uyum içindedir. FÜ'ler de (Fahri Üyeler) I. Konferansın bazı kararlarını (uluslararası alanda baş düşman-baş çelişme vb.) yanlış bulmakta; bunların Troçkist-revizyonist kırması görüşler olduğunu savunmaktadır. Bu noktada ABK ve KKH ile birleşen FÜ'ler; geçmişin değerlendirilmesinde, 1972 yenilgisinin sebeplerini özeleştirideki gibi tespit ederek onlardan ayrılmaktadırlar. ABK, KKH ve FÜ'lerin yaklaşımlarındaki ortak özellik; özeleştiri ile parti çizgimizden şu veya bu ölçüde uzaklaşıldığı konusundaki birliktir. Ve onlar parti çizgisinde düzeltilmesi gerekli olan hatalar görmemekte, bu gibi hataları görüp gösterenlere, düzeltilmesini talep edenlere 'revizyonist', 'revizyonist-troçkist kırması', vb. yaftalar asmaktadırlar.

İkinci yaklaşım MK 7. Toplantısı Raporu'nda ortaya konan yaklaşımdır. MK 7. Toplantısında Parti I. Konferansımızı ileri atılmış önemli bir adım olarak değerlendirmişti. 7. Toplantı, Konferanstan 7. Toplantıya kadar olan gelişmeleri özetlemiş ve gelinen noktada I. Konferansın, özeleştirinin yeterli olmadığının görüldüğünü tespit etmişti. 7. Toplantı parti çizgimizde gördüğü bir dizi eklektik, birbirleriyle çelişen noktayı tespit edip bunu partiye açıklamış, bu eklektik noktaların üzerine tartışılarak ortadan kaldırılması görevini önümüze koymuştu. 7. Toplantı özeleştirinin daha da derinleştirilmesi ve geliştirilmesi görevini önümüze koymuştu. 7. Toplantının kararları öncelikle FÜ'ler tarafından tepki ile karşılandı, 7. Toplantı karar ve tutanaklarında tespit edilen eklektik noktalar FÜ'ler tarafından, "parti çizgimize inancını yitirmiş olanların kafa karışıklıklarının ürünü" olarak değerlendirildi.

Bugün gelinen noktada sorun parti içinde bu iki yaklaşımdan hangisinin hakim hale geleceği sorunudur.

1. yaklaşımın hakim olması, partiyi geçmişe dönük, gelişmeye açık olmayan, hatalarının üzerine ciddiyetle yürümeyen bir teşkilata dönüştürecek, giderek yıkıma götürecektir.

2. yaklaşımın hakim olması, partinin gelişmesinin önündeki engelleri kaldıracaktır. Sorun gerçekte ML'i kavrayışımız geliştikçe, geçmişte yaptığımız hataları tespit edip bunları yokedip etmeme; geçmişe eleştirici bir gözle yaklaşıp yaklaşmama sorunudur.

Görüşümüze göre, I. Konferans'ta yapılan özeleştiri esas itibarı ile doğru bir özeleştiridir. Ve Partinin çizgisindeki hataları aşma yönünde atılmış ileri bir adımdır. Ancak bu özeleştiri, o günkü kavrayışımızın sığlığı nedeniyle yeterli bir özeleştiri değildir. Özeleştiride partimizin çizgisinde var olan bazı yanlışlar düzeltilmiş, (mesela uluslararası planda baş çelişme anlayışı/çağ meselesi, vb.) ancak yine çizgimizde var olan bazı hata ve eksiklikler görülememişti. (Mesela Mao'nun değerlendirilmesi konusunda yapılan hata, polemiklerin parti çizgimize yansımaları, vb.) Herşeyden önce parti çizgimizin modern revizyonizme karşı ÇKP ve AEP'nin başını çektiği mücadeleyi bütünü ile doğru bulan bir anlayışın üzerine inşa edildiği ve bu mücadeledeki sorunların derinliği partimiz tarafından kavranmamıştı. Birinci Konferans bazı noktalarda genel ML doğruları savunurken (mesela kamuoyu önünde açık tartışma), bunun çizgimizde doğru görülen bir takım belgelerle çeliştiğini görememişti.

Bugün bunları görebiliyoruz. O halde özeleştirimizi bu noktalarda derinleştirme, parti çizgimizde var olan hataları aşma yönünde ilerlemeliyiz. Bizim görüşümüze göre özeleştiri şu noktalarda ilerletilmelidir:

— Partimiz geçmiş mücadelesi içinde Kruşçev tipi modern revizyonizm ve onların ülkemizdeki uzantıları ile ideolojik-siyasi alanda hesaplaşmamıştır. Bu konuda yapılanlar yeterli değildir.

— Partimiz esas olarak Aydınlık revizyonizmine karşı polemik içinde görüşlerini geliştirmiştir. Aydınlık'a karşı polemikte, Aydınlık çizgisinin modern revizyonizmle olan bağı tam olarak ortaya konmamıştır.

— Partimizin kuruluşunda Kruşçev tipi modern revizyonizme karşı mücadele bütünü ile doğru görülmüş, bu mücadelenin hataları konusunda herhangi bir görüş getirilmemiştir. Böylece bu mücadelenin hataları aynen parti çizgimize yansımıştır.

— Partimizin çizgisinde Çin'deki şekli ile halk savaşı stratejisinin bütün yarı-sömürge ülkelere genelleştirilme eğilimi vardır. Aynı şekilde Çin'deki BPKD'nin de (Büyük Proleter Kültür Devrimi), Çin'deki şekli ile bütün ülkeler için geçerli olduğu gibi eğilimler mevcuttur.

— Partimizin çizgisinde Mao Zedung'un yaptığı hatalar görülmemekte, o yanlış olarak Marks, Engels, Lenin, Stalin ile aynı düzeyde ele alınmaktadır.

İşte bu noktalarda parti çizgimizdeki hatalar ve eksiklikler aşılmalıdır. Bu noktalarda parti çizgisini doğru bulanlar, tartışmanın önüne 'parti çizgisi' korkuluğunu dikmemeli; neden bu noktalarda parti çizgisini doğru bulduklarını gerekçelendirmelidirler. Gerekçelendirmek için "İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş böyle dedi" demek görüşümüzce yeterli değildir. İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın dediklerini de ML'in kantarında tartmak zorundayız. Biz yukarıdaki noktalarda İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın yanıldığını, hata yaptığını iddia ediyoruz. Bu noktalarda İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın hatalarını da aşmak görevinin partiye düştüğünü söylüyoruz." (TKP/ML İçindeki İki Çizgi Mücadelesinin Bazı Belgeleri, I, s. 298-301)

 

×Devamını Okuyun... Okuma: 94 Yazan: 987654321i 26 Ocak 2008

KEMALİST DEVRİM VE KEMALİST İKTİDAR HAKKINDA TEZLER

EK: I

BOLŞEVİK PARTİ'NİN
6. KONGRESİ
KARARLARINDAN:

KEMALİST DEVRİM VE KEMALİST İKTİDAR

HAKKINDA TEZLER

1) Kemalist devrim, sanayi proletaryasının ve onun örgütlenmesinin gayet güçsüz olduğu, emperyalist güçlerin doğrudan sömürgesi haline getirilmek tehlikesiyle karşı karşıya olan bir ülkede gerçekleşen bir üst tabaka devrimidir. Kemalist devrim, esasta ülkenin sömürge haline gelmesini engelleyen ve fakat emperyalizme bağımlılık ilişkisini söküp atmayan güdük bir antiemperyalist devrimdir.

2) Bu devrime, ülkeyi işgal eden yabancı emperyalist güçlere karşı mücadele içinde varılmıştır. Ülkenin Birinci Dünya Savaşı galipleri tarafından doğrudan sömürgeleştirilmesinden zarar görecek tüm sınıf ve katmanlar (yani ülkeyi işgal eden İngiliz-Fransız-İtalyan emperyalizminin kompradorları ve bunlarla ittifak içinde olan feodaller dışındaki tüm sınıf ve katmanlar) bu devrime katılmıştır. Devrimin esas ordusunu tabii ki işçiler, köylüler, emekçiler oluşturmuştur. Ve fakat önderlik burjuvazinin elindedir.

3) Kemalist devrimin önderleri, Osmanlı ordusu/bürokrasisi içinde önemli mevkilere sahip kişilerdir. Bunlar Osmanlı devletinde hakim olan sınıfların içindedir. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı devletinin askeri yenilgisi ertesinde itilaf emperyalistlerinin Osmanlı devletinin geri kalan kesimini de işgal etmeleri, Osmanlı hakim sınıflarını bölmüştür. Bir bölüm, emperyalist işgali destekler veya ona hayırhah bakarken, bir diğer kesim emperyalist işgale karşı direniş bayrağına sarılmıştır. Sınıfsal olarak birinci pozisyon, işgalci güçlerin kompradorlarının ve onlarla ittifak içinde olan toprak ağalarının ve genel olarak alındığında da komprador burjuvazinin tavrıdır. İkinci tavır ise, işgalci emperyalist güçlerin kompradoru olmayan komprador ve toprak ağası kesimlerin, ulusal burjuvazinin, küçük burjuvazinin ve tabii işçi sınıfının ve emekçi sınıfların tavrıdır. Nitekim kemalist devrim de, bütün bu sınıfların ittifakı temelinde, burjuvazinin önderliğinde gerçekleşen bir devrimdir.

4) Bir bütün olarak ele alındığında güdük antiemperyalist devrime damgasını vuran sınıf, güçlenmek için, yabancı boyunduruğundan kurtulmak ve kendi bağımsız devletine sahip olmak isteyen Türk milli burjuvazisidir.

5) Devrimin önderleri, burjuva nitelikleri gereği, emperyalist sistem içinde kendi kapitalist Türkiye’lerini yaratma hedefi peşindeydiler. Genelde emperyalizme karşı değil, emperyalist güçlerin Türkiye’yi bütünüyle sömürgeleştirmesine karşıydılar. Onlar, kendi işçilerini, köylülerini kendileri sömürmek amacı peşindeydiler. Onları güdük de olsa antiemperyalist kılan olgu, Türkiye’nin emperyalist güçler tarafından ve onların devamı olarak hareket eden Yunanistan tarafından işgali girişimiydi. Onlar, burjuva nitelikleri gereği, daha antiemperyalist savaş yılları içinde, savaşı emperyalist güçlerle yapılacak anlaşmalarla mümkün olan en kısa zamanda sonuçlandırmaya çalışmıştır.

6) Emperyalistler de aslında Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve içinde Türkiye ile ilgili olarak başlıca isteklerinin birçoğunu zaten elde etmiş durumdaydılar. Türkiye’nin elinden Suriye, Filistin, Mezopotamya ve emperyalistler için önemli olan diğer kimi bölgeler alınmış durumdaydı. Türkiye, 1919’da, 10-12 milyon nüfuslu küçük bir alana sıkıştırılmıştı. Emperyalizm için ne vazgeçilmez öneme sahip bir pazar, ne de belirleyici bir yatırım alanı durumundaydı. Esas önemi, Ortadoğu’daki jeostratejik yerinden kaynaklanıyordu. Diğer yandan, Avrupa emperyalist devletleri dünya savaşından yeni çıkmıştı. Orduları yorgun, emekçi kitleleri savaştan bıkmış durumdaydı. Bütün bu nedenlerle, emperyalistler de Türkiye’de savaşı uzun sürdürmekten yana değildi. Kurtuluş Savaşı denen savaş, bu yüzden daha çok emperyalistler adına şimdiki Türkiye’nin batı kesimini işgal eden Yunan güçlerine karşı bir savaş olarak yürüdü.

7) Kemalistlerin daha savaşın başında emperyalistlerle anlaşma girişimleri, emperyalist güçlerin tam teslimiyet talebi karşısında boşa çıkmış, kemalistler emperyalist işgale karşı savaşmak ve bu savaşta, emperyalistler dışında ittifak arayışına girmek zorunda kalmıştır. Kemalistler bu müttefiki, Türkiye’de kemalistlerin önderliğinde gelişen ulusal kurtuluş mücadelesini proleter dünya devriminin bir yedek gücü olarak kavrayan genç Sovyetler Birliği’nde bulmuştur. Türkiye’de gelişen ulusal kurtuluş savaşı gerçekten de dünyanın biricik sosyalist devletine karşı her yandan saldıran emperyalist cepheyi zayıflatmış ve Sovyetler Birliği’ne objektif olarak destek sağlamıştır. Sovyetler Birliği de, kendisi çok kötü durumda olmasına rağmen, kemalist Türkiye’ye pratik olarak silah yardımı ve maddi yardımda bulunmuştur. Karşılıklı çıkarlar, kemalist Türkiye ile Sosyalist Sovyetler Birliği arasındaki ittifakın maddi temelini oluşturmuştur.

8) Kemalistler, Kurtuluş Savaşı’ndan askeri zaferle çıkıp, emperyalistlerle barış anlaşmaları imzaladıktan sonra, emperyalist güçlerle ilişkileri giderek artmıştır. Fakat, Sovyetler Birliği ile de iyi ilişkiler uzun süre korunmuştur.

9) Kemalist hareket, en başından itibaren, özünde işçilere, köylülere düşman bir burjuva harekettir. Kemalistler en başından itibaren işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesine karşı çıkmışlar ve onu engellemek için her yola başvurmuşlardır. Kemalistlerin 1920’li yılların başlarındaki kimi “sol” söylemlerinin esas amacı, gelişme imkanı olan bir komünist hareketin sivri ucunu törpülemek ve gelişmesi muhtemel bir komünist hareketi en baştan kontrol altına almak ve bunun yanında da Sovyetler Birliği’nin desteğini sağlamaktır.

10) Kurtuluş Savaşı Türkiye’sinde ne işçi sınıfının nicel gücü ve ne de onun bilinç ve örgütlenmesi, kemalistlerin Kurtuluş Savaşı’ndaki önderliğini ve sonraki olası bir iktidarını gerçekten tehdit edecek seviyede değildi. Kurtuluş Savaşı Türkiye’sinde iktidar mücadelesi, esas olarak Türk ticaret burjuvazisinin ve kapitalist köylülüğün (bir başka deyimle milli burjuvazinin) temsilcisi olan kemalistlerle, emperyalist işgalciler ve onların uzantıları olan güçler arasında yürüyordu. Kemalistler, aynı zamanda doğrudan işgale karşı olan komprador ve toprak ağası kesimleriyle de ittifak içinde bulunuyor, onların da çıkarlarını savunuyordu. İşçi sınıfı, yoksul köylülük, ulusal mücadelede çıkarı olan diğer sınıf ve katmanlar da kemalistlerin önderliğinde katıldılar kurtuluş savaşına.

11) Kurtuluş Savaşı, esasta Türk burjuvazisinin bir ulusal devrimi olmasına rağmen, Türk olmayan müslüman milliyetler de, en başta Kürt ulusu da kemalistlerin önderliğinde bu savaşa katılmıştır. Bunda Kurtuluş Savaşının müslüman olmayan milliyetlere (Ermeni ve Rumlara) karşı yönelen bir din savaşı görünümüne bürünmesinin de rolü olduğu gibi, esas neden, kemalistlerin Türk olmayan müslüman nüfusa vaat ettikleri somut çıkarlardır. Bunlar arasında ulusal hak vaatleri de vardır.

12) Kemalist devrim, emperyalistlerin doğrudan sömürgeci işgalini kıran ve Türk burjuvazisinin önderliğinde bir devletin kurulmasıyla amacına ulaşan bir ulusal devrimdir. Burjuva önderliği, ulusal devrime güdük antiemperyalist bir nitelik vermiş, doğrudan emperyalist sömürgeci işgal kaldırılmasına rağmen, emperyalizme bağımlılık ilişkisi sökülüp atılmamış, savaşla kazanılan relatif bağımsızlık, Sovyetler Birliği’nin bu bağımsızlığın korunması için yaptığı yoğun desteğe rağmen, süreç içinde adım adım yitirilmiştir.

13) Kemalist devrim, ulusal devrimi demokratik devrimle tamamlamamıştır. Tersine o, 1920’lerin KK-T’sinde demokratik devrimin özü olan köklü bir toprak/tarım devrimi imkanına karşı gelişmiştir. Bunun böyle olması anlaşılır bir şeydir de: Kemalist devrime feodallerin hiç de küçümsenmeyecek bir bölümü katılmıştır. Kurtuluş Savaşı’na katılan bu feodaller daha sonra kurulan kemalist iktidarda yerlerini almıştır. Feodalizmin tasfiyesi yönünde kimi adımlar atılmış olsa bile (üstyapıda hanedanlığın kaldırılması, halifeliğin kaldırılması, ekonomide aşar vergisinin kaldırılması) hiçbir zaman devrimci bir tasfiye hareketine girişilmemiş, kemalist iktidara destek veren ya da doğrudan karşı çıkmayan feodal kesimler varlıklarını sürdürmüşlerdir; bunların bir bölümü de zaten iktidardadır.

14) Kemalistler, kendi siyasi iktidarlarını kurmak ve sağlamlaştırmak için devlet yapısında bazı köklü reformlara gitmek zorunda kalmıştır. Cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması, kadınlara seçim hakkı, vb. böyle köklü reformlardır. Bunlar üstyapıda burjuva demokrasisi yönünde atılan önemli adımlardır. Ve fakat, altyapıda köklü reformlarla tamamlanmayan bu adımlar, sonuçta kimi burjuva demokratik üstyapı kurumlarının içi boşaltılarak, şeklen alınması anlamına gelmiştir.

15) Kemalist devrimin sonuçları şunlar olmuştur:

İktisadi alanda:

Sömürge-yarısömürge-yarıfeodal yapı, yerini yarısömürge-yarıfeodal yapıya bırakmıştır. Yani sömürge olma tehlikesi savuşturulmuş ve fakat yarısömürge-yarıfeodal yapı devam etmiştir. Kuşkusuz emperyalizme bağımlılık olgusu, Kurtuluş Savaşı öncesine göre hafiflemiş durumdadır ve fakat varlığını sürdürmektedir.

Sosyal alanda:

Eski, müslüman olmayan milliyetlere (öncelikle Ermeni/Rum) mensup komprador burjuva kesimlerin ve bunlarla ittifak içinde olan feodallerin, bürokrasinin, ulemanın emperyalist işgale destek veren veya ona karşı hayırhah bir tavır takınan kesimlerinin hakimiyetine son verilmiştir. Ermeni ve Rum nüfus üzerindeki katliamlarla ve sürgünle komprador burjuvazinin bu kesimi tasfiye edilmiştir. Bu tasfiye işinde, Kemalizmin Türkçü, ırkçı ideolojisi, şovenist siyaseti açıkça kendini göstermiştir. Tasfiye edilen sınıfların hakim mevkiini, emperyalist işgale karşı savaş yürüten burjuva ve feodal kesimler ele geçirmiştir. Bu güçler içinde, Osmanlı bürokrasisinin üst kesiminden gelen ve öncelikle Türk milli burjuvazisinin çıkarlarını savunan kemalist subaylar önderliğe sahiptir.

Politik alanda:

Osmanlı Hanedanlığı çıkarlarıyla birleştirilmiş olan meşrutiyet idaresinin yerini, burjuvazinin çıkarlarına en iyi cevap veren idare, burjuva cumhuriyeti almıştır. Ancak burjuva cumhuriyetinin Batı’da demokratik devrim sonucu yaratılmış olan kurumları TC devletinde şeklen alınmış ve despotizmde hanedanlık dönemini aratmayan bir yönetim biçiminin üzerine geçirilen bir maske işlevini görmüştür.

Kemalist diktatörlük, esasta Sovyetler Birliği’nin yardımları sayesinde ve KK-T üzerinde hakimiyet konusunda birbiriyle dalaşan emperyalist güçler arasındaki çelişmelerden de yararlanarak belirli bir süre emperyalizmin doğrudan uzantısı olmayan, relatif olarak bağımsız bir dış politika izlemiştir. Kemalist Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na dek ve İkinci Dünya Savaşı’nda da pratikte Sosyalist Sovyetler Birliği’ne karşı emperyalizmin bir saldırı üssü olmamıştır.

Kemalist diktatörlük, takriben 1925; Takriri Sükûn Kanunu döneminde, içte iktidarını belli ölçülerde sağlamlaştırdığı andan itibaren, açıkça kendine karşı hiçbir gerçek muhalefete (burjuva anlamda da) izin vermeyen, açık terörü yönetim biçimi olarak seçen ve kullanan askeri faşist bir diktatörlüktür. Bu askeri faşist diktatörlüğe feodallerin iktidar ortağı olması ve cebirin feodal biçimlerinin yoğun kullanımı daha barbar bir görünüm kazandırmaktadır. Bu diktatörlük işçi hareketini, komünist örgütlenmeyi her zaman faşist yöntemlerle bastırmıştır. Parlamento ve burjuva cumhuriyetinin bütün diğer kurumları, kemalist faşist diktatörlüğün yüzüne geçirilen bir maske olmuştur.

16) Kurtuluş Savaşının ertesinde, Türkiye’de ikili iktidara son verildikten ve kemalistler iktidara bütünüyle hakim hale geldikten sonra, Türkiye’de devrimin başdüşmanı (devlet iktidarını elinde bulunduran) kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi; hakim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvazi ve toprak ağaları kliklerine karşı kemalistlerin kuyruğuna takılmak değil (TKP’nin devrimi savunmak adına pratikte yaptığı, esasta bu olmuştur), kemalistlerin işçi-köylü düşmanı burjuva iktidarını devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmak için mücadeledir; bu hedef için işçileri-köylüleri aydınlatmak, örgütlemek, devrime hazırlamaktır.

Komünistler; kemalist diktatörlükle, ondan daha gerici burjuva ve feodal kesimlerin iktidar dalaşında, bunların hiçbirinin yanında yer almamalı, bağımsız bir güç olarak bu dalaştan yararlanmaya çalışmalıydılar.

17) Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulan kemalist diktatörlük şartlarında, burjuvazi, ekonomik gelişmelere de bağlı olarak, süreç içinde ayrışmaya başlamış, bir yandan en baştan beri devlet içinde yer alan Türk kompradorlar güçlenmiş, diğer yandan devlet desteğiyle de büyüyen ulusal burjuvazinin bir bölümü, emperyalistlerle ilişki içinde giderek kompradorlaşmıştır. Bu kesimin çıkarları, temsil ettikleri emperyalist tekel ve devletlerin çıkarlarıyla bütünleşmiştir. “Kompradorlaşan” bu kesim içinde değişik emperyalist güçlerin uzantıları arasında da ayrışmalar olmuş, bunlar siyasete de yansımıştır.

KÜRT MİLLİ MESELESİNDE KOMÜNİST

ENTERNASYONAL'İN VE TKP'NİN

TAVIRLARI HAKKINDA TEZLER

 

1) Komünist Enternasyonal (Komintern), ulusal ve sömürgeler sorununa yaklaşımda proleter dünya devrimini çıkış noktası olarak almıştır.

2) Somut siyaset belirlemede ezen ulus ezilen ulus ayrımı yapmıştır.

3) Ulusal hareketleri ulusal devrimci ve ulusal reformist hareketler olarak ikiye ayırmış ve desteklenecek olanın ulusal devrimci hareketler olduğunu açıklamıştır. Bir ulusal hareketin devrimci olmasının temel kıstasları Komintern’e göre, bu hareketin genel olarak emperyalizme yönelmesi, emperyalizmi zayıflatması ve bu ulusal hareketin önderliğinin komünistlerin işçi sınıfını ve köylülüğü ve sömürülen geniş kitleleri devrimci temelde aydınlatmasına ve örgütlemesine engel olmamasıdır.

4) Komintern, ulusal hareketlerin Sovyet devletiyle ittifak halinde emperyalizme karşı mücadele vermesi için çaba sarfetmiştir.

5) Bu çıkış noktaları temel alındığında, Komünist Enternasyonal ve TKP’nin Kuzey Kürdistan’daki Kürt isyanları bağlamında takınması gereken tavır şu olmalıydı:

–Ulusal reformist oldukları açık olan kemalistlerin Kürt ulusal hareketini bastırma siyasetine karşı çıkmak,

–Kürt isyanlarının ulusal baskıya karşı çıkan demokratik içeriğini tespit etmek, Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunmak,

–Kürt isyanlarının kimi emperyalistler ve Türkiye’de kemalist diktatörlüğe karşı, daha geri bir programla mücadele eden burjuva-toprak ağası klikleri tarafından kullanılmaya çalışılmasını teşhir etmek ve komünist alternatifi ortaya koymak,

–Komintern’in KK-T’deki seksiyonu olan TKP, Kürt isyanları bağlamında Marksist-Leninist ilkelerden yola çıkarak pratik siyaset geliştirme görevine sahipti. O, KK-T’deki devrim partisi olarak, bu devrimin başdüşmanı kemalist iktidarı hiçbir şart altında desteklememeliydi. Kürt ulusal isyanlarının gerici genel değerlendirmesi şartlarında bile, hiçbir şekilde kemalist diktatörlüğün bu isyanları bastırmasına pratik destek ve onay verme hakkına sahip değildi. Böyle bir destek tavrı, Türk şovenisti, burjuva kuyrukçusu bir tavırdır.

6) TKP’nin Kürt isyanlarına ilişkin, Komintern tarafından da eleştirilmeyen ve bazı hallerde (örneğin Şeyh Said isyanı…) merkezi olarak açıkça onaylanan pratik tavrı ise şöyle olmuştur:

–Kürt isyanları her seferinde esasta İngiliz emperyalizminin bir oyunu ve Türkiye’de iç gericiliğin emperyalizmle bağ içinde kemalist Türkiye’ye karşı ayaklanmaları olarak değerlendirilmiştir.

–Kürt isyanlarındaki ulusal baskıya karşı çıkan demokratik haklı yan, gerektiği ölçüde ortaya konmamış, yeterince savunulmamıştır.

–Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkı somut olarak bu isyanlar bağlamında gündeme getirilmemiş, savunulmamıştır.

–TKP, pratik olarak kemalist diktatörlüğün Kürt isyanlarını kanla bastırmasını desteklemiştir.

7) TKP’nin (ve Komintern’in) bu tavrı, hem Komintern’in ulusal ve sömürgeler sorunundaki genel çizgisiyle, hem de TKP’nin programıyla çelişmektedir. Bu somutta, Komintern açısından proleter enternasyonalizminden bir sapmadır. TKP açısından açıkça sosyalşovenist bir siyaset anlamına gelmektedir.

8) Bu yanlış tavrın temelinde, Komintern açısından kemalist diktatörlüğün dış siyasetteki görece bağımsız ve Sovyetler Birliği ile dostluk ilişkisini temel alan tavırlarının çıkış noktası alınması yatmaktadır.

9) İbrahim KAYPAKKAYA’nın isyanlar hakkında takındığı tavır, Komünist Enternasyonal ve TKP’nin tavrıyla çelişen ve fakat doğru Marksist-Leninist olan tavırdır.

Bolşevikler,  1997'de 6. Kongre'de İbrahim Kaypakkaya'nın bu konudaki görüşlerini değerlendiren aşağıdaki tezleri karar altına aldılar (8):

İBRAHİM KAYPAKKAYA YOLDAŞ

VE İŞKENCEDE - POLİSTE TAVIR

Komünizm davasına sahip çıkan birisinin davasına en içten bağlılığının, davası için herşeyi feda etmeye hazır olup olmadığının en açık görüldüğü alanlardan birisi, işkencede ve poliste o kişinin tavrıdır. İşkencede ve poliste "ser verip, sır verme!" direktifini hayata geçirebilecek midir? Parti çalışmasına ve yoldaşlarına, devrimcilere, devrime, halka ihanet etme yerine, kendi hayatını ortaya koyarak, direnmeyi becerecek midir? Tayin edici soru budur. İbrahim KAYPAKKAYA bu soruyu işkence ve polisteki tavrıyla yanıtlayan, işkence ve polisteki direnişiyle destanlaşan bir komünisttir.

O, işkencede ya da poliste çözülüp de, "çözülmenin şu kadarı kabul edilebilir, şu kadarı kabul edilmez" biçiminde; ihanetin bir biçimini, diğer bir biçiminin karşısına koyan, kısmi çözülmeyi kabul edilebilir bir hata, zaaf olarak değerlendirmeye çalışan ihanet teorilerine daha 1972'deki örnek tavrıyla büyük bir darbe vuran komünisttir.

Bugün, halen sosyalist geçinmeye çalışan, fakat 1972'de poliste çözülme, bildiği herşeyi anlatma tavrıyla dönekliğin, reformist hainliğin simgesi olan üç dünyacı Doğu Perinçek'in aksine, İbrahim KAYPAKKAYA şu tutarlı tutumu takınır:

SORGU

«Getirildiği görülen sanık İbrahim KAYPAKKAYA huzura alındı, hüviyet tespitinden sonra suç konusu olay ve örgütsel ilişkiler hatırlatılarak sanıktan SORULDU: Sanık cevaben: Ben yoksul bir ailenin çocuğu olarak, 6 yıllık Hasanoğlan İlköğretmen Okulu'nda yatılı okudum. Hasanoğlan'daki başarılı öğrenciliğim nedeniyle Yüksek Öğretmen Okulu'na gönderildim. Bir yıl hazırlık sınıfında okuduktan sonra İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na ve aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'ne girmiş oldum. Bundan sonra devrimci gençliğin demokratik ve devrimci eylemlerine katıldım ve devrimci düşüncemi geliştirdim. 1967 yılında 9 arkadaşla birlikte Çapa Fikir Kulübünü kurduk. O dönemde FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu)'nun ve TİP'in bir üyesi olarak, onların düzenlediği bütün toplantı, forum, miting ve gösterilere katıldım. 1968 yılında okulun gerici yönetimi tarafından önce muvakkat ve daha sonra da kati olarak uzaklaştırıldım. Buna karşın Danıştay'dan yürütmenin durdurulması kararı almama rağmen okulun faşist idarecileri bu karara uymadı. Benim düşünce yapım, katılmış olduğum eylemler ve gençlik örgütündeki çalışmalarım, okuldan uzaklaştırılmamın başlıca nedenleri olarak gösterildi. Hatırladığım kadarıyla o zamanlar katıldığım, NATO'ya Hayır ve Amerikan 6. Filosunu protesto eylemleri, Halk Aşıkları Gecesi düzenlemeye çalışmam, bazı bildirilerin dağıtılması ve işçi yürüyüşlerine katılmam öğrencilik sıfatıma zarar getiren hareketler olarak telakki edilmişti. Oysa bunlar, yurdunu ve halkını seven herkesin, kendi inancı ve bilinci doğrultusunda sürdürmesi gereken ve kişisel sorumluluğu olan çalışmalardır.

Gelişen zaman içerisinde FKF gençlik örgütünde bazı görüş ayrılıkları belirmişti. Bu bir bakıma, ilerleyen bilincin ve edinilen tecrübelerin doğal sonucuydu. FKF içindeki beliren başlıca iki görüş: Birincisi, FKF yönetiminin öteden beri TİP'in parlemantocu ve reformcu görüşü, İkincisi, milli demokratik devrimi savunan aşamalı devrim tezi. Bu düşünceyi ilk zamanlar Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi, daha sonraları PDA ve İşçi-Köylü de savunmaya çalıştı. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi bazı olumsuz yanlarına rağmen, devrimci kadroların bilincinin ilerlemesine ve devrimci düşüncenin kavranmasına yardımcı oldu. Çünkü TİP ve yönetici kadrosu, devrimci kadrolar, işçiler ve köylüler arasında devrimci düşüncenin, Marksizm-Leninizmin yayılmasını engelliyorlardı. Ben, TİP'in yöneticilerini, kendilerine sosyalist adını veren reformcu orta burjuva aydınları olarak görüyorum. TİP'in çizgisi de, orta burjuvazinin radikal kesiminin tutarlı reformist çizgisiydi.

Ben bu ayrılıkta MDD (Milli Demokratik Devrim)'i savunan grup içerisinde yer aldım. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi çevresi, tam ve —kelimenin gerçek anlamında— devrimci mahiyette olmamakla birlikte, TİP'ne göre, işçilerin, köylülerin, gençliğin ve diğer halk kitlelerinin demokratik ve devrimci anlamdaki eylemlerine biraz daha fazla ilgi göstermeye çalıştı.

umutulaş





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen::08.04.2008, 09:00 (UTC)
yasasinhalklarinkardesligi
yasasinhalklarinkardesligi
Kapalı

Deniz Gezmiş
Yusuf Arslan
Hüseyin İnan
6 Mayıs 1972 sabahı idam edilen üç fidan.

Bir akşamüstü
oturup
hapishane kapısında
rubailer okuduk Gazali'den:
'Gece:
büyük laciverdi bahçe.
Altın parıltılarla devranı rakkaselerin.
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.'
NAZIM HİKMET(umutulaş)



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Mesajın:
 
  06 NİSAN 2008 DEN BUGÜNE 15196 ziyaretçi (28958 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=