SOSYALİZMKAZANACAK MY RC WORLD ip-numaram.com IP adresi

https://img.webme.com/pic/n/naazimca/yesil.jpg
   
  CAMFROG SOSYALİZMKAZANACAK KANALI
  F-TİPİ CEZA EVLERİ VE TECRİT
 




gürültüyle kapı açıldı. Hiç tanımadığım adamlar beni aldılar, kapıyı kapattılar...Kolumdan tutmuşlar,gidiyoruz.Nereye gidiyoruz ben de bilmiyorum.
Uzun bir yer. Her tarafım ağrıyor. Başım dönüyor,dinlene dinlene gidiyoruz. Beni bir yere koydular, önümde cam var.Camda bazı gölgeler var. Sanki bana bakıyorlar. Bu arada aynı odada birlikte kaldığım arkadaşım diğer yandan çıkı-
yor, kolumda tutup iyice cama yanaştırıyor beni.
Sonradan adını öğrendiğim bir telefonu bana veriyor.Nasıl tutulduğunu öğretiyor. Bazı sesler geliyor, sesleri anlamıyorum. Gölgeler ağlıyor mu acaba? Bir şeyler konuşuyoruz. Ne konuştuğumuzu bilmiyorum. Ama gölgeler devamlı ağlıyor, ilk defa gölgelerin ağladığını gördüm... Bense gölgelerin ağlayışına gülüyorum...
Demin telefonlu yerde olan arkadaş benden evvel gelmiş.Beni tuttu, hemen yukarıya çıkardı, yatağın oraya getirdi. Bana niye ağladığımı sordu.
Ben de ona ağlamadığımı, camdaki gölgelere güldüğümü söyledim. O bana camdaki gölgeleri anlattı. O zaman iyi anlamamıştım. Şimdi daha iyi anlıyorum,
o gölgeler gölge değil, gerçekmiş, o gölgeler annem,kız kardeşim ve teyzemmiş.
Onlarla kendisi de konuşmuş yan tarafta.Meğer ben o gölgelere gülmemiş,onlar-la birlikte bende ağlamışım...”
Aylardır sürdürdüğü ölüm orucunun sonunda belleğini yitiren ve ardından tahliye olan Dursun Ali işte böyle söylüyor, ilk defa gölgelerin ağlayışını görmüş. Ama sonra anlamış ki o gölgeler onu Kandıra F Tipi Cezaevi’nde ziyarete gelen annesi, kız kardeşi ve teyzesiymiş...
Direniş evinin önüne akın akın insanlar geliyor. Belleklerini tamamen yitirenleri ve sağlıkları geri dönüşsüz bir biçimde bozulanları ceza evlerinden tahliye ediyorlar. Tahliye olanların bir çoğu Küçükarmutlu’ya geliyor ve oradaki yakınlarının ya da arkadaşlarının evinde ölüm orucuna devam ediyor...
Bugün 8 Temmuz, Pazar... Ve ben Küçükarmutlu’dan akşamın geç saatin-
de döndüm evime... Neredeyse bütün gün oradaydım. Zehra’nın yaklaşık bir hafta önce son nefesini verdiği o yoksul evdeydim. O yoksul evin adı şimdi ”direniş evi” olmuş. Direniş evini gezmek yürek ister, sabır ister... Evin her odasında her an ölüme biraz daha yaklaşan, her yaştan direnişçiler var.
Başları kırmızı bantlı... kimi attık ayağa kalkamayacak kadar bitkin...
Kimisi duvarlara tutunarak yürüyor... Kimisi direnişe yeni başladığı için diğerlerine yardımcı oluyor...
Direniş evinin önüne akın akın insanlar geliyor. Evi kutsal bir mabetmişçesine saygıyla seyrediyorlar. Konuşurken seslerini alçaltarak konuşu-
Yolar. Yüzlerinde ansızın solgun ama cesur bir hüzün beliriyor. Sonra evin içinden bir adam çıkıyor ve elindeki kağıttan yüksek sesle, yarım saat önce bir direnişçinin daha şehit olduğunu duyuruyor. Gözler hafifçe kısılıyor. İnsanlar

Tutsak Yoldaşlara Mektup

--------------------------------------------------------------------------------

Dostlar,

Biliyorsunuz ki, tutsak olan yoldaşlarımızı içeride "yalnızlaştırmak" istiyorlar!!

Onlara buradan yardım edebiliriz!

Onlara yapacağımız en iyi yardım, onlarla bir şeyler "paylaşmaktır".


İçeride tutsak olan bir insanın en önemli ihtiyacı da "moral" dir.

Yoldaşlarımız içeride bazı dostlarıyla mektuplaşsalar da, mutlaka bizlerden gelecek mektup onları sevindirecektir...

Adreslerini burada paylaşalım ve hepimiz onlara kısa- uzun soru-cevap farketmez mektuplar gönderelim.


Onlar ki, inançları uğruna şu an tecritte binbir zorluk içerisindeler onların birazda olsa dert ortalığı "yol arkadaşı" olalım!


Lütfen çağrımı düşünün...

Birkaç adres ben yazacağım, elinde adres olan varsa burada paylaşabilir...
    


ansızın uzaktan gelen bir yankıya doğru başlarını çeviriyorlar. Kısa ama çok derin bir sessizlik, kalplerin ortasına büyük bir gürültüyle düşüyor. Bu derin sessizlikte sadece çocukların yaktığı otların cızırtısı duyuluyor...
Sonra yeniden konuşmaya, hayatı yorumlamaya başlıyor insanlar... Buralarda ölüm çok farklı algılanıyor. Buralarda insanlar ölüme doğal bir son gibi bakıyorlar. Buralarda hiçbir şey kesintiye uğramıyor. Hayat,ölüm ve çocuk- luk, buralarda her şey kesintisiz bir biçimde, aynı büyülü nehre akıyor. Her şey bir çember çiziyor sanki. Ölenler yeniden ağlıyor... Yeniden doğanlar ölmeye başlıyor ... Hayat ölüme, ölüm hayata aynı anda karışıyor...
Arkadaşları başı bantlı bir direnişçiyi, önce alnından, sonra yüzünün her yerinden derin bir sevgiyle öpüyorlar. Direnişçi gururlu olduğu kadar da utan-
gaç... Bileklerini ve boynunu görüyorum. Küçük bir çocuğunkinden daha ince. Kırıldı kırılacak... O incecik bilekleriyle, suyu çekilmiş elleriyle dostlarına, yoldaşlarına sarılıyor o da.Yakınma, korku, suçluluk korkusu , acındırma, o sahte duyguların hiç biri yok yüzlerinde...
Ve hayatta kalacak olanlarla ölecek olanlar birbirlerine öyle yoğun bir sevgiyle sarılıyorlar ki, işte o anda hayatla ölüm arasındaki o kesintisiz akışı görüyorum. Hayat ölümü alnından öpüyor... Ölüm hem gururlu, hem başeğmez, hem de küçük bir çocuk gibi utangaç ve masum...Ve her şey birleşip o büyülü nehre akıyor usulca. Ve o nehir sonsuzluğa akıyor. İşte bu yüzden korkmuyorlar.
Birer birer ölmekten. Çünkü onlar bir kere sonsuzluğa inanmışlar. Bin bir çeşit kentli kuşkunun pençesinde yaşayan ben bile işte o an inanıyorum: Bu çocuklar bir gün kazanacaklar... Sonsuzluk tükenmez çünkü...
Bu ülkenin en cesur çocukları...
Bu devletin, bu otoriter zihniyetin, bu sistemin, gözlerimizi bu dünyaya açtığımızdan itibaren ailede, sokakta, okulda, fabrikada, orduda, işyerlerinde ruhumuzu ve bedenimizi ne denli tahrip ettiğini, bizi her geçen gün biraz daha köleleştirmek için hangi yöntemleri denediğini, bizi her an her saniye kendimi- zin olmaktan çıkarmak için olmadık yollara baş vurduğunu, bir kez daha söyle-
meme gerek var mı? Her şey çok gizli yapılsa da aslında çok açık değil mi?...
Koca bir cezaevi bu ülke. Yaptıkları bütün zulüm yanlarına kar kalıyor.
Bütün kapıları birer birer kapatıyorlar üzerimize. Koca bir kışla bu ülke...
Herkesi tek tek şu otoriter yapının gönüllü kölesi, koşulsuz savunucusu, herkesi tek tek bu kışlanın kendisi olmaktan çıkarılmış bekçisi haline getirmeye çalışıyorlar...
Neden ceza evlerini hücrelere dönüştürüyorlar,kendisi olarak kalmak için direnen ve baş kaldıran bu çocukların üzerine inanılması güç bir vahşetle gidi-
yorlar dersiniz?
Çünkü en çok bu çocuklar her şeyi gördü... Her şeyi görenlerden ve bilen-
lerden çok korkar bu devlet... Ve onları yok etmek ister...
19 Aralık operasyonundan ağır yanıklarla kurtulan bir genç kız o vahşet gecesini şöyle anlatıyor.








“Sabaha karşı büyük bir gürültüyle uyandık...
matkaplarla koğuşun tavanını deliyorlardı. Uyandık ve ne yapacağımızı bilemedik, çünkü mazgallardan durmadan ateş ediyorlardı. Sonra deldikleri yerlerden üzerimize bir şeyler serptiler...Saçlarımız tutuştu önce... Sonra ben elimi yüzüme götürdüm. Yüzümün derisi ateşle eriyen plastik poşet gibi elime yapışıyordu... Arkadaşlarımız gözlerimizin önünde can çekişerek öldüler... her şeyi gördük...her şeyi...”
Evet onlar her şeyi gördüler. Üzerine kimyasal madde atan bu vahşeti gördüler...
Günlerdir bir gazetede yayınlanan o fotoğrafa bakıyorum... Operasyondan sonra cezaevi avlusuna çıkarılan kadın mahkumların yüzlerindeki o ürpertici hüzne bakıyorum. Etrafları, gaz maskeli ve otomatik tüfekli askerlerle çevrilmiş. Kadın mahkumların yüzleri yanık ve yara içinde... Güçlükle soluk alıp veriyor-
lar besbelli... Elbiseleri ıslanmış... Onu da öğrendik. O kimyasal madde insanın derisini yakıyor, ama elbiselere bir şey yapmıyormuş...
Kadın mahkumların yüzlerine bakıyorum. O yüzleri maskeyle gizlenmiş askerlerin bakışlarına... Askerler... Askerler... Nasıl yaparsınız böyle bir vahşe-
ti?... Askerler... Askerler... Halkınız sizi hiç affetmeyecek, der gibi bakıyorlar sanki...
Halk neredeydi peki? Hadi halk ortada yoktu, halkın aklını ve ruhunu medya esir almıştı. Peki, o vahşeti yapan askerlerin vicdanı nereye gitmişti?
Kalpleri neredeydi? Acıma ve şefkat duygularını kim ipotek altına almış-
tı?
Peki mahkumlar bir birini yaktı, onlar örgüt emriyle kendilerini yakıyor diyen aydınlar, okumuş yazmışlar, devletin ve medyanın yalanlarına hemen inanmaya neden bu kadar hazırdılar? Peki, onlar neden hücrelere girmemek için canlarını ortaya koyanlara değil de, devlete ve medyaya hemen inanıyorlardı? Yoksa onlarda mı devlet gibi her şeyi bilen ve görenlerden çok korkuyorlardı? Neden kalpleri yenilgiye bu denli hazırdı? Neden başkaldırı ve isyandan bu denli ürküyorlardı? Neden ”ölüm” kelimesinden bu denli tiksiniyorlardı? Yoksa onlar da mı artık sadece şimdiki zamana inanıyorlardı? Yaşamak için ölmeyi neden artık örmezden geliyorlardı? Ölüm yokmuş gibi yaşanabilir miydi? İnsana kölelik dayatılıyorsa, insana kendisi olmaktan çıkartılmak dayatılıyorsa, ölüm o büyülü nehre karışır ve orada yeniden doğmak üzere bekleyişe geçer. O bekleyiş bütün denizleri ansızın aydınlatır. Denizlerdeki bütün yaraları sarar o aydınlık. Ve böylesi ölümler hayatlarımızı aydınlatır. O tutsak, o yaralı, o boğucu hayatla- rımızı...Bu köleliğe hayır, diyen ölümler dünyanın en anlamlı ölümleridir. Bu anlamlı ölümler, biz yaşayanların hayatlarına sonsuz ve derin anlamlar katar. Bu anlamlar kalplerimizin kilitli kapılarını açar. Yıllardır kilitli olup ta artık açılan bu kapılardan girer bu kez de gün ışığı... O taze bahar serinliği kapımızdan içeri girer... Bu yeni ışık kalbimizi aydınlatınca, nasıl ölmemiz gerektiğini yeniden düşünürüz. Aslında nasıl öleceğimizi nasıl yaşadığımız gösterir. Hayatta en çok neyi istiyorsak, o yüzden ölürüz... En çok neyi arıyorsak o yolda ölürüz... Para ve güç istiyorsak o yolda...
Özgürlük ve erdem istiyorsak o yolda ölürüz. Köleliğe razıysak o yolda...
Kimsek o yolda ölürüz... Ve nasıl öldüğümüz hayatımızı yeniden aydınla-
tır...
Hayatımızın elle tutulur bir anlamı yoksa anlamsız bir ölüm bizi bekliyor demektir.
Bugün 8 Temmuz, Pazar... Bugün hep Küçükarmutlu’daydım. Hücrelere karşı çıkanların ölmeye yattıkları direniş evinin bahçesinde kitaplarımı imzala-
dım. Ve aralarda Zehra’nın fotoğrafına baktım sık sık... Zehra’nın yüzünde yaklaşan ölümün hüznü ve soyluluğu vardı. Oradan geçen herkese el sallıyordu. Hoşça kalın kardeşlerim, diyordu. Yüzünde o masum, o kırılgan tebessüm vardı. Hoşça kalın, diyordu.Hoşça kalın, ben sonsuzluğa karışıyorum, ama sız yine de yaşadığınız hayata bir kez daha, iyice bakın, diyordu. Ne kadar anlamlı, ne kadar cesur yaşarsanız , o kadar anlamlı ve cesur ölürsünüz, diyordu.
Zehra kızım benim... Güzel gözlü yoldaşım... o kısacık ömründe bu hayat hakkındaki her şeyi bildin ve gördün sen... Ve şimdi sana öldü gözüyle bakanlar öyle çok yanılıyorlar ki... Sen şimdi sonsuzluk nehrindesin... Ölümün ardından hayatın anlamı binlerce kez çoğalacak... O cesur ifaden binlerce kilitli kalbi açacak...
İnan Zehra, hayatına ve ölümüne inandığın gibi inan... Sizin çocuklar kazanacaklar bu hayatı... Özgürlüğün ve erdemin çocukları... Bu hayatı, o yoksul, o suyu çekilmiş parmaklarıyla ölürken bile zafer işareti yapan çocuklar kazanacak...
Direnerek öldüğün o yoksul semtteki o emekçi, o kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığı için sonsuzluğa ve özgürlüğe herkesten çok inanan bu insanlara inandığın gibi inan... İnan Zehra, sizin çocuklar kazanacak...
Sizin çocuklar, diyorum, Çünkü ben ve benim gibiler sizleri anlar ve sever, sizlere özenir, bağrına basmak ister... Ama kaybedecek şeyleri olduğu için sonuna dek sizlerle olamaz... O birer birer karıştığınız büyülü ve sonsuz nehri görür de yine de biraz uzak durur... Özgürlüğün ve erdemin bedelini sizler ödersiniz... Bizler gibiler sadece etkilenir ve yazar...
Sonsuzluğa akan kanınız parçalanmış hayatımızı aydınlatır aydınlatması-
na, ama o ürkek, o doyumsuz parmaklarımız gizlice tutunur o kentli, o şimdiki zamana kilitlenmiş o zavallı, gelgeç hırslara... Ama inan Zehra, ölümlerinizle, o kısacık ama dopdolu ömürlerinizle bizlere öğretecek daha çok bilgeliğiniz var. Bugün 8 Temmuz, Pazar... Bugün cezaevlerinden tahliye edilen mahkum- lar getirildiler buraya. Bir çoğu belleğini yitirmişti. Bugün sanki bir kıyametti yaşadığım. Mahkumların bazıları çocukluğuna geri dönmüştü. Kimi oyuncakla-
rını geri istiyordu, kimi onca karamanlıklardan sonra hiç olmayan topunu, hiç olmayan bebeğini geri istiyordu...
Tahliye olan bir mahkum onca yıllık eşine, baba, bir diğeri eşine, annem, neredesin annem, diyordu...

Onlar belleklerinden kurtulmuştu... Benimse belleğim durmaksızın acıyla zonkluyordu. Bilmekten ve yine de bir şey yapmamaktan. Görmekten ama yine de bir şey yapmamaktan zonkluyordu... Burada ölüm hayata, hayat ölüme karışı-
yordu. Her şey kesintisiz akıyordu burada. Nehirler okyanusa, okyanuslar nehir-
lere karışıyordu. Burada herkes hayatını ölümünün aynasında seyrediyordu. Burada herkes ölümünü, ömrünü sevdiği kadar seviyordu...
Bugün 8 Temmuz, Pazar’dı ... Ve Küçükarmutlu’daki cem evinde akşama doğru, ölüm orucunda hayatını yitirenlerin çocuklarının sünnet düğünü vardı. Dedim ya, burada her şey hiç kesilmeden akıyor diye... Sünnet edilecek çocukla-
rın yataklarına, belki birkaç saat yada birkaç gün sonra ölecek olan direnişçileri
de yatırdılar. Hayata merhaba diyenlerle, hayata elveda diyenler aynı yatakta yatıyordu burada... Gördüm, belki birazdan ölecek olan insanlarla, birazdan sünnet edilip bu hayata karışacak olan çocukların el ele tutuşup birbirlerine gülümsediklerini gördüm... Sahnede sesine vurgun olduğum İlkay Akkaya ”Kırmızı Gül Demet Demet “ türküsünü söylüyordu. Ve sonuna dek direnen, o suyu çekilmiş parmaklarla son kez zafer işareti yapıyordu...
Gölgeler kanıyordu... Evet, anneler, kız kardeşler, babalar,çocuklar, teyzeler kanıyordu burada...
Bu ülkenin en cesur çocukları özgürlük için, erdem için canlarını veriyor-
du... Ve canları kadar kıymetli belleklerini veriyordu. Ve bu yüzden bellekleri kanıyordu... Anneler, kız kardeşler, babalar,çocuklar, teyzeler kanıyordu...
Onurun ve kişiliğin pazara çıkarıldığı bu ülkede, bu çocuklar onurları ve kişilikleri için en sevdikleri insanların cezaevi önlerinde kanayışlarına tanık olu-
Yordu...
Bu ülkede usul usul, gizli gizli tarih yazıyordu... Türkiye en kırılgan döneminden geçiyordu. Bir tarafta emret komutanım diyerek koğuşları gaz maskeli terk edip koğuş arkadaşlarını devlete teslim edenler, bir tarafta, bunlar örgütün emriyle kendini yakıyor, diyenler vardı... Ve burada sünnet edilen çocukların ellerine dokunurken bu hayata veda eden o cesur zafer parmaklar vardı...
İnsan nasıl yaşamak isterse öyle ölür... Kimi teslimiyetle, hazır olda, sürü-
nerek, el etek öperek... Kimi sonuna dek başeğmeden, sürünmeden, hayata ve yeniden doğuşa el vererek, erdemle ve onurlu ölür... Ve bu ölümler başkaların hayatını aydınlatır...
Bugün gördüm... Belki birkaç saat, belki birkaç gün sonra ölecek olan yoldaşlarının alınlarından sonsuz bir sevgiyle öpen insanları gördüm...
Bugün o yürekli alınlarında kırmızı bantlı genç insanları gördüm... Hem utangaç, hem mağrur, o yiğit gençleri gördüm...
O sarılmaları, o kucaklaşmaları gördüm... İnan Zehra, sizin oralarda her şey durmadan, aksamadan kesintisiz akıyordu...
Sen bunu çok iyi bildiğin için öldükten sonra bile böyle güzel, böyle anlamlı bakıyorsun ya bize...

Bir kez de benden duy öyleyse...
İnan Zehra sizin çocuklar kazanacak bu hayatı...
Bu köleliğe hayır, diyen ölümler dünyanın en anlamlı ölümleridir. Bu anlamlı ölümler, biz yaşayanların hayatlarına sonsuz ve derin anlamlar katar. Bu anlamlar kalplerimizin kilitli kapılarını açar. Yıllardır kilitli olup da artık açılan bu kapılardan girer bu kez de gün ışığı... O taze bahar serinliği kapılarımızdan içeri girer... Bu yeni ışık kalbimizi aydınlatınca, nasıl ölmemiz gerektiğini yeniden düşünürüz. Aslında nasıl öleceğimizi nasıl yaşadığımız gösterir.

Cezmi Ersöz
21 Temmuz 2001
LeMan Dergisi

İtiraf ediyorum!

--------------------------------------------------------------------------------

İtiraf ediyorum!


Perihan Mağden

02/05/2001 Radikal








İtiraf ediyorum, ben 'bu konuda' tarafsız değilim. A! gazetecilik etiğini çiğnedim.
Tüh tüh. Farkında olmadan oldu. Olsaydım yapar mıydım? Nasıl 'tarafsız' olunuyor bu konuda? Gazetecilik eteğinin (pardon, etiğinin) gerektirdiği kadar 'tarafsız'?
Şöyle olunuyor: O konu hiç yokmuş gibi yapıyorsun. Hiç olmamış gibi. Ölümler çok artınca da, ayyuka çıkınca da SAYI, ölçülü biçili düşünceli ve de dengeli bir yazı kaleme alıyorsun.
O kadar. Karar, yani. Kararında.
Bunun adı da 'tarafsızlık' oluyor.
Ya ben bi kere, bu kadar taraflı bir ülke görmedim. TC kadar. Herkes tarafını tutmuş;
karşı tarafta olanlar çok az diye, çok önemsiz diye bunca taraftarken -'tarafsız' oluyorlar. Gülünç bir durum, rezil kelimesini kullanmayacaksan.
Ben hapishanelerden çok mektup alıyorum. Okurlarını yazışmalara, çizişmelere interaktifleşmelere teşvik eden bir köşeci değilim, biliyorsunuz. Aksine, hazzetmiyorum.
F tiplerine aylardır, yıllardır karşı çıkıyorum. Aylardır yazıyorum ölüm oruçları konusunda.
Ben bu konuda taraf tutuyorum, evet.
Böylesine vahim bir konuda hükümetin elini bu denli ağırdan almasını; Hikmet Sami Türk bedeninde cismanileşen aldırışsızlığı, umursamazlığı, kayıtsızlığı benim, bir insan olarak, havsalam almıyor.
Demek küçük bir havsalam var benim. Metrekaresi küçük, bu kadar büyük genişlikleri içine alıp, 'A, sen de buyur otur şu köşede,' yapamıyor. 'Hayata Sıkarak Döndürüş' operasyonlarında, bana sürekli yazan okurlarımdan biri öldü.
Bugün, dışarda ölüm orucunda ilk ölen Gülsuman Dönmez'in kardeşinden bir mektup aldım. Yine bugünkü paketten, halen ölüm orucunda olan bir okurumun titrek el yazısıyla kaleme aldığı bir mektup çıktı.
Geçenlerde, bir okurum: "Perihan abla, isteklerimizi niye aza indiriyorsun?" yazıyordu. Biraz kırgındı bana.
Ölüm evlerini gidip ziyaret etmiyorum. Zira, zırıl zırıl ağlamaya başlarım orda ve ölüm orucundan çıkmaları için yalvarıp yakarmaya.
Hiçbir okuruma cevap da yazmıyorum. Öyle kişisel ilişkileri kaldıramam, ben.
Ama işte bu mesele, gencecik insanların canlarından olması, fena halde dokunuyor bana. O skandal operasyondan bunca zaman sonra, ne kadar kişi ölse kârdır mantığıyla olsa gerek, hâlâ hâlâ çözüme yönelik adam gibi, mantıklı izanlı adımların atılmıyor olması, aksine 16. maddede yapılacak sözüm ona değişikliklerle mahkûmların haklarının kanunen gasp edilecek olması, beni derinden yaralıyor. İnanamıyorum!
Benim içerdikelerle, sizlerin olduğundan daha yakın bir ilişkim var, işte. Bu nedenle de öbür köşeciler kadar 'tarafsız' olamıyorum. Bir okur mektubuyla bitiriyorum, siz de okuyun.
"Ben Ümraniye Hapishanesi'nden buraya getirildim. Hani şu kanlı operasyon vardı ya... Hani iş makineleriyle, ağır otomatik silahlarla, gaz bombalarıya, skorskylerin havada uçuştuğu, hani işkenceli seanslar vardı ya... Hani adının 'Hayata Dönüş' olduğu... Hani 'yüce devletimizin' hapishanedeki, sözüm ona örgüt baskısı altında olan 'gençlerini' kurtarmak için yaptığı ve Ecevit'in başarılı dediği operasyon.. ha işte o operasyondan getirildim/getirildik bu hücrelere... 146/3 ve 169. maddelerden hüküm giymiştim.
Şu an bu cezaları bitirdim ve herhangi bir
hükmüm yok. Ama devlet malına zarar vermişim ya! operasyonda adam öldürmüşüz ya! O sebepten hâlâ buradayız. Trajikomik değil mi? Hem operasyon yapıp 32 insanın yaşamına son vereceksiniz, hem de yargılayacaksınız!.. İşte Perihan abla, bunlar hukuk devletimizin, demokrasi
naralarını dillerinden düşürmeyen, devlet yetkililerimizin, sistemimizin,
Türkiyemizin gerçeklikleri.
'Hayata Dönüş Operasyonu'nun 1. perdesi
32 insanın yaşamını yitirmesi, yüzlercesinin
sakat-yaralı olarak, alelacele F tipi hücrelere tıkılmasıyla kapandı. Bütün oyuncular kararlı. Şimdi sıra ikinci perdede. Ve perde açılalı epeyce
bir zaman oldu. Yine ölümler, yine sakat kalmalar oluyor. Final bölümünde, ölüm orucunda yaşamını yitiren özge canların sayısı kaç olacak bilmiyoruz. Ömrümüzün geri kalan bölümünü duvarlarla, kuşlarla, böceklerle konuşarak geçirmek istemiyoruz. Beyazlık dışında başka renkler de görmek istiyoruz."

--------------------------------------------------------------------------------
Hayata Öldürüş



Perihan Mağden
05/07/2001 Radikal
İçişleri ve Adalet Bakanlığı'nın birlikte düzenlediği ve zamanın İçişleri Bakanı Tantan'ın polislikten gelen 'tuşe'siyle olsa gerek, utanmadan etmeden 'Hayata Dönüş', 'Şefkat Operasyonu' tarzı adlarla, cümlemizle alay edercesine takdis edilen, o meşum operasyonla ilgili hakikatler -en nihayet!- gün ışığına çıkıyor işte.
Bu köşede, o malum operasyonun 'dünya tarihine mal olması gerektiği' birçok kez dile getirildi. Şimdi nesnel raporlar yazmayı kendine iş edinmiş bulunan (zira önceki yıllarda alabildiğine 'taraflı' raporlardan da çooook çekti Türkiye halkı) Adli Tıp'ın bilimsel kanıtlara dayanarak kaleme alınmış raporları, su yüzüne çıktıkça; bilmem utançtan yüzleri, bir cins Afrika maymununun poposu gibi kızarması gerekenler, bu insani duyguya kapılabiliyorlar mı? Dünya zulüm tarihine kurşun harflerle geçecek bu operasyona alkış tutan elleri, şimdi hicapla yanlarına filan gizleniyor mu?
Hiç zannetmiyorum.
Onlardan böyle insani duygular beklememiz hem yersiz, hem gereksiz olur. Abesle iştigal, olur.
Ancak, on yıllar sonra ortaya çıkmış gerçeklerden filan bahsetmediğimizi; şunun şurasında ALTI BUÇUK AY öncesinde, hepimizin gözünün önünde, burnunun dibinde, evinin içinde (televizyonlarımız sayesinde) işlenmiş bir katliamın söz konusu olduğunu, unutmayalım sakın.
Sakın ha hiçbirimizin gıkının çıkmadığını, başımızı öbür yana çevirdiğimizi, 'L Tipi Koğuş', 'Sahte Oruç Kanlı İftar' diye başlık atan
gazetelerimizi kuzu kuzu satın almaya devam ettiğimizi, operasyonu 'bizzat' yerinden takip eden televizyonlarımızın yaptığı maskaralık yayınlarını nasıl da sineye çektiğimizi, unutmayalım.
Hikmet Sami Türk; ne kadar hatalı da olsa, atıl da olsa şu da olsa bu da olsa, ölüm orucundakilerle görüşmeleri sürdürürken, görüşmeleri sürdürmekten yanayken, nasıl Sadettin TANTAN adlı polislikten yükselme 'İçişleri' Bakanımız tarafından, bu akıl
almaz operasyona boyun eğmek durumunda bırakıldı, unutmayalım.
29 tutuklu ve hükümlünün (aralarında hüküm giymemiş olanlar, belki aylar, yıllar süren mahkemelerinin ardından beraat edecek olanlar da, VAR-DI) nasıl gazlarla, tüfeklerle, kimyasal zehirlerle YOK EDİLDİĞİNİ unutmayalım.
Onlarca, yüzlerce yaralının, ağır yaralının
F tiplerine derdest edildiğini, haftalarca hiçbir tıbbi yardım görmediğini, tecridin en ağırına maruz bırakıldığını, tüm bunların büyyyük Türk medyacılığı tarafından yine görmezden gelindiğini, unutmayalım.
HİÇ UNUTMAYALIM.
O gazeteleri, o televizyonları, o manşetleri, aylardır, yıllardır bir dürüstlük ve şeref abidesi olarak bize Tantan'ı kakalayanları; tüm bunlar olup biterken ne kadar umursamaz, ne kadar korkak, ne denli tavşan boku olduğumuzu...
Bu operasyonun GEREKÇESİNİN (hapishanelerdeki mahkûmları katletmenin 'gerekçesi' olabiliyor yani) ölüm oruçlarını durdurmak olduğunu, unutmayalım.
Bu KANLI NAKİL'den sonra F tiplerine, içerde ve dışarda 26 canın öldüğünü, halen de yüzlerce insanın ölüm orucunda ve açlık grevinde olduğunu, bu insanlara kendi kendilerini haftalarca, aylarca süren bir işkenceyle öldürmemeleri için talep ettikleri asgari hakların hâlâ hâlâ tanınmadığını da, unutmayalım.
En son Edirne, Kartal, Kandıra F tipinden 70 küsur mahkûmun cezaları, 6 aylığına ertelendi. Ailelerine teslim edildi bu mahkûmlar. Zira artık hiçbiri KENDİSİ DEĞİL. Hepsi ölüm oruçları sırasında, âli devletimizin 'tak serumu çıkar serumu' dayatması yüzünden sakat kaldı.
Hepsi geri dönüşsüz Wernicke-Korsakoff sendromundan mustarip.
Yani hepsi artık, 4 yaşında, 5 yaşında birer çocuk. Bunları yazarken gözlerim doluyor. Düşünün! Hapishanenin hastanelerinde kendilerine top atan jandarmalara, 'Abi, topumu ver,' diye yalvaran; 'Anne! Baba!' diye ağlayan, doğru dürüst yürüyemeyen, hareket edemeyen, sakatlanmış EBEDİ ÇOCUKLAR artık onlar.
Onlar ölüm orucuna yatmışlardı. Kendilerini sonsuza dek zavallı ve büyümeyen birer çocuk haline getirmeye, sorarım, KİMİN HAKKI VARDI?
Eğer ölüm oruçlarının, açlık grevlerinin hızı kesilmişse, ölüm korkusundan değil (ölümden korkmuyorlar) sonsuza dek sakatlanmış birer çocuk olarak çeyrek yaşamaktan dehşete kapılmalarıdır, nedeni. Arkadaşlarının o sonsuz çocuk hallerini görünce, içlerinin dağlanmasındandır.
Aylardır, yıllardır hapishanelerden mektup alıyorum. 'Başka çaremiz yok,' yazıyorlardı. 'Söyleyecek sözümüz var.'
Haklıymışlar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ne menem bir devlet olduğuna dair aynayı, o güzelim canları pahasına, çocuk kalmak/sakat kalmak pahasına, yüzlerimizin tam orta yerine tuttular.
Yüzsüz yüzlerimizin. Ne çare

Adaletin bu mu dünya?



Yıldırım Türker
24/12/2001
Radikal Gazetesi
'Mapushane çeşmesi yandan akıyor yandan. Mapusluk bir şey değil, ayrılık var bir yandan.' Ölüm var öte yandan. İşkence var
beri yandan.
Mapusluk, bu toprakların zengin bir kültürel öğesidir. Sıla gibi. Gurbet gibi. Yerleşik bir adalet sisteminin ceza uygulamasından çok öte bir anlam iklimini barındırır. Halk edebiyatının bereketli bir motifi olmakla kalmaz. Şehirli orta sınıfın da, soğukkanlı bir mesafe kurmaktan aciz bırakıldığı bir durumdur. Çoluk çocuk dahil, bu topraklarda yaşayan kimse mapusluk öykülerine yabancı değildir. Toplumsal merdivenin en üst basamaklarında oturanlar dahi bir kader gibi mapus damlarından geçmiş, bu durumu iktidarın
doğal aidatıymış gibi sineye çekmiştir. Hapis yatmak, öncelikle hayatın cilvesi, kader, tesadüf, kem talih gibi algılanır.
İlk elde akla suçu getirmez. Kader kurbanları
toplumu. Herkesin evinin bir köşesinde; süslü bir vitrinde duran ya da arabaların ön camında sallanan boncuktan kuş bibloları. Ceplerde çekirdek tespihler. Mapusanelerden el emeği göz nuru, hazin sabır eserleri.
Yakın tarihimizin üç boncuk kuş biblosunu karşımıza alalım. Farklı görüşlerden, farklı kişilikleriyle hayatımızın kapılarını tutmuş üç zat-ı muhterem. Adalet bakanları. Onlara kısaca gardiyan demek de mümkün. Üç kuruş maaşla yarı mapusluk yaşayan infaz memurlarını tenzih ederek elbet. Bu üç adama baktıkça memleketimizde hukuk ve adalet kavramlarının tarihçesini de hızlandırılmış olarak okuyabilmemiz mümkün. Biri İslÉmcı görüşün militan ideologlarından. Öteki Özal'ın en yakın adamlarından, ANAP kurucusu, liberallik iddiasında. Sonuncusu ise, demeye dilim varmasa da sosyal, demokratik, sol adlı bir partinin uygar çehreli mensubu.
Şevket Kazan, Refahyol hükümetinin Adalet Bakanı olarak mapusların kıyıcı gardiyanlığına yükseldiğinde renkli kişiliğiyle de can yakıyordu. Irak'ta Kuran'ı ezberleyen mahkûmlara ceza indirimi getirilmesinden sitayişle bahsediyor, 'Kürt sorunu'nun çözümünün din âlimlerine havale edilmesini savunuyordu. Susurluk'la ilgili Teftiş Kurulu raporunu açıklayarak "Çete iddiası yok" diyen Kazan daha sonra, "Namaza gidiyordum, dikkatli okumamışım" açıklamasında bulunmakta beis görmüyordu. Sivas'ta 35 aydını yakan sanıklara avukatlık etmekten çekinmiyor, Avrasya Feribotu'nu kaçıran Abhaz gençlerini de cezaevinde ziyaret ediyordu. Ülkücü mafya ağası Sülük, krallar gibi yaşadığı Eskişehir Cezaevi'nden
İsparta'ya sevki çıktığında "Adamlarım gelmezse gitmem" diye direndiğinde
talebi Kazan'ın onayıyla kabul edilmişti. Söylemez kardeşler çetesi de bakanın yüce şefkatinden payını almış, Ümraniye Cezaevi'nde bir araya gelmişti. Oysa cezaevlerinde insancıl yaşam koşulları için açlık grevine giden tutuklular, karşılarında tavizsiz, taş yürekli bir bakan buldular. Onlarla girilebilecek her tür diyalogdan kaçınan Kazan, 16 kişinin ölümüyle geri çekilmek zorunda kaldı. Oysa grevdekilerin kantini boşalttığını, gayet iyi beslendiğini iddia ediyordu. Geniş bombeli alnı, ak saçlarıyla tezat yaratan kara kaşları altında kimi zaman nefretle, çoğunlukla da müstehzi bakan küçük gözleri ve en çok akılda kalan, etli, sanki yüzünden bağımsız hareket eden dudaklarıyla Refah Partisi'nin gerçek yüzüydü. Bir vantrolog kuklasının ağzı gibi oynayan dudaklarıyla durmadan konuşuyor; ceza yasalarının yetersizliğinden, hapishanelerin ıslahının zorunluluğundan bahsediyordu. Ne o koşulların ne de ölenlerin sorumluluğunu üstlendi. Vahşi sevgisizliğiyle daha önce Mehmet Ağar'ın da üstlenmiş olduğu Adalet Bakanlığı'na yakıştı. Oltan Sungurlu'yu çok daha önceden tanımıştık. O da Kazan gibi cebre tapıyordu. Adalet Bakanlığı'na dördüncü gelişiydi. Daha profesyoneldi. Üslubunun tavizsizliği benzerdi. Gide gele 86-91 arası üç kez bakanlık yapmıştı. 97'de yeniden bakan olduğunda saçları iyice ağarmış; yüzündeki küçümseyici ifade yerleşik nefrete dönüşmüştü. Sungurlu'nun sicili de görevine uygun parlaklıktaydı.
İdam cezasının coşkulu taraftarı olan bu liberal şahsiyet, 1989 yılının 3 Ağustos günü bir basın toplantısı yapıyor ve, "Yapılan tıbbi tedaviyi kabul etmemeleri nedeniyle iki vatandaşımızı maalesef kaybetmiş bulunuyoruz. Tehlike diğer tedavi kabul etmeyenler için de söz konusudur" diyordu. Yine inandırıcı bulmadığı açlık grevinin 35. gününde mapuslar havasız, kapalı nakil arabalarına tıkılarak yaz sıcağında 12 saat yolculuğa çıkarılmış ve vardıkları yerde özel eğitimli gardiyanlara dövdürülmüştü. Kısaca iki kişi öldürülmüştü. Ama Sungurlu yılmadı. 90 yılında bir talimatla açık görüşü yasakladı. Mapuslara esir muamelesini uygun gördü. Onun da ülkücülere karşı bir zaafı vardı. Kürtçeye özgürlük tartışmaları onu çileden çıkarıyordu.
En çok tekrarladığı söz, "Düşünce özgürlüğünün bir sınırı vardır" oldu. Savaşa karşı olduğu için 16 yaşındaki bir çocuğu polise teslim eden okul müdürünü "Gelişmiş ülkelerde her mükellef vatandaş, kanunların
suç saydığı her şeyi ihbarla görevlidir" vecizesiyle savundu. Bir toplumun adalet duygusuna kazındı gitti.
Her kelime, sıkıntıyla tartılarak ağzından çıktığı için olsa gerek, Hikmet Sami Türk'ün farklı bir Adalet Bakanı olduğu zehabıyla kısa da olsa ferah bir dönem geçirdiğimizi hatırlarım. Demokrat görüşlü, hem de insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı'ydı. Şahinden çok ürkmüş bir kunduza benziyordu. Gerçi o da insanı umutsuzluğa sevk eden savunma-yakınma diline yazılıvermişti. Sistemin işleyişi, yasaların yetersizliği, uygulamaların çaresizliği hakkında demediğini bırakmıyor; her Adalet Bakanı gibi öncelikle suçu kusuru bir bilinmez gücün üstüne atıyordu. Ama en önemlisi, ölüm orucu karşısında halen sürdürmekte olduğu tavırdır. Türk de 50'yi aşan ölümlere rağmen bir an olsun vicdani bir sarsıntı yaşadığı izlenimi uyandırmıyor. Taş gibi sağlam ve yerinde ağır. En inandırıcı ifadesiyle verdiği sözlerden cayıvermesiyle de muhteşem Adalet bakanları dizisine yakışıyor. 'Teröristle pazarlığa oturmayan Devlet' müsameresinin kanlı dekoru önünde gitgide solan bir demokrat. Dünyanın en kanlı ironisiyle 'Hayata Dönüş' adı verilmiş operasyonun üstüne oturmuş, sükûnetle küslüğünü sürdürüyor. Mapusların edepsizliğine o kadar öfkelenmiş ki, hiç değilse bir zamanlar vermiş olduğu sözleri uygulasın taleplerine de kulaklarını tıkamış. Hücre istemeyenler tabutlara. O kadar!
Bu üç adam, kimi hafta sonu dergilerindeki
'farklılıkları bulun' eğlenceliğini hatırlatıyor. Resimlerinin karşısına geçip birbirlerinden ne gibi farkları olduğunu çıkarmaya çalışın. Farklı dünya görüşlerini savunma iddiasındaki üç farklı partiden, üç farklı geçmişten üç adam. Gözlerinizi kapadığınızda üçünün de birbirine eridiğini, üçünü de birlikte hatırladığınızı fark etmeniz kuvvetle muhtemel. Tarihe de birlikte geçeceklerinden hiç kuşkum yok. Kim bilir. Belki de yaşatmayı beceremedikleri adalet duygusu ve mapusların listesiyle birlikte.

 f tipi ceza evlerin mahkumlarına islami kesimden destek

--------------------------------------------------------------------------------

Hz. Ali, oğulları İmam Hasan ve İmam Hüseyin’i yanına çağırarak onlara “her zaman mazlumların yanında ve destekçisi, her zaman zalimlerin karşısında ve hasmı olun!” şeklinde vasiyet ettiğinde, “benim bu vasiyetim sözümün yetiştiği herkesedir” demiştir.


[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]

F Tipi'ne Hayır! Tecrit'e Son! F Tipi hapishaneleri ve tecrit uygulamasını protesto ve ölüm orucunda olan avukat Behiç Aşçı ile dayanışma.... 18/12/2006
 Özgür-Der'in öncülüğünde İslami kesimden çok sayıda kurum ve kuruluşun katılımıyla F Tipi hapishaneleri ve tecrit uygulamasını protesto ve ölüm orucunda olan avukat Behiç Aşçı ile dayanışma amacıyla Sirkeci postanesi önünde bir bir protesto gösterisi düzenlendi.

Protesto gösterisinde, F tipi uygulamasının insanlık onuru açısından bir zulüm olduğu vurgulanırken, bu insanlık dışı uygulamaya bir an önce son verilmesi istendi.

F Tipi hapishanelerindeki tecrit uygulamasını protesto amacıyla ölüm orucunu sürdüren avukat Behiç Aşıçı'nın ölümün eşiğine gelmiş olması itibariyle, 123. ölümün olmaması için tüm duyarlı insanlardan tepki göstermesi istenirken hükümetten de acil düzenlemelere gitmesi gerektiği belirtildi.

Düzenlenen protesto gösterisinde Gazeteci Yazar Yıldız Ramazanoğlu, İHH Kadın komisyonu Başkanı Gülden Sönmez, Gazeteci Yazar Abdurrahman Dilipak, Tüketiciler Derneği Başkanı Bülent Deniz, Özgürder Genel Başkanı Hülya Şekerci, mazlumder İstanbul Şübe başkanı Av. Mustafa Ercan ve Nureddin Şirin birer konuşma yaptı.

“Tecrit Kalksın Ölümler Dursun!” yazılı bir pankartın açıldığı eylemde “Tecrit Sürüyor (D)uyuyor musunuz” ve “Tecrite Hayır!” şeklindeki dövizler de taşındı. “Zulme, Tecrite, F Tipine Hayır!”, “Tecrit Ölümdür, Ölümleri Durdurun!”, “Müslüman Zulme Sessiz Kalamaz!” “3 Kapı 3 Kilit Açılsın, Ölümler Durdurulsun!” “Direniş Adalet Özgürlük” sloganlarının atıldığı basın açıklamasında Nureddin Şirin F tipinde hapishanesinde karşılaştığı zulüm ve onur kırıcı muamelelere dikkat çekerek özetle şunları dile getirdi:

"F Tipi hapishaneleri, Hitler döneminin SS kampları gibidir. Buralarda insanlık onuru adına her şey çiğnenmekte, kişiler kimliksizleştirilmekte, yalnızlaştırılmakta, kişilikleri ayaklar altına alınmaktadır. F tipi hapishaneleri işkence yuvalarıdır. F Tipi hapishaneleri birer utanç vesilesidir. Dini, ideolojisi, siyasal görüşü her ne olursa olsun özgür ve fıtratı temiz olan insanlık adına, insan olmanın değerleri adına herkes F tipi hapishanelerine karşı çıkmalıdır. dünden bu güne F tipi hapishanelerindeki tecritin ortadan kaldırılması için ölüm orucuna yatan ve hayatlarını kaybeden herkesi selamlıyorum: ve bugün de bu amaçla ölüm orucu eylemini sürdüren avukat Behiç Aşçı'yı selamlıyorum. kuşkusuz ki insanlık onuru kazanacaktır"

Yapılan konuşmalardan sonra basına ortak basın açıklamasının metni dağıtıldı ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile Meclis Başkanı Bülent Arınça'a hitaben postaneden mektuplar gönderildi.

Birçok kurum ve oluşumun ortaklaşa imzaladığı basın açıklaması metni

MECLİS BAŞKANI ve BAŞBAKAN
ÖLÜMLER ZİNCİRİNE YENİ BİR HALKA DAHA EKLENMEMESİ İÇİN
HAREKETE GEÇMELİDİRLER!

Türkiye, sorunlarını çözmek, hatta daha da öncesinde konuşmak noktasında zorlanan bir ülke. Ülkeyi bir tür sorunlar yumağına dönüştüren bu olgu devlet ile halk arasında, halkın belli kesimleri ile diğerleri arasında sağırlar diyaloguna yol açmakta ve sonuçta sıkıntılar, anlaşmazlıklar, gerilimler katlanarak büyümekte.

Cezaevi sorunu, daha doğrusu F Tipi cezaevlerinde uygulanmakta olan tecrit sorunu da son yılların önemli gerilim maddelerinden biri olarak ülke gündeminde yer almakta. Aralık 1999’dan itibaren F Tipi cezaevlerinde başlatılan tecrit uygulamasına karşı gerek içeride tutuklular tarafından, gerekse de dışarıda tutuklu yakınlarınca sürdürülen eylemler ölümlerle sürmekte. Ve doğal olarak bu sorun etrafında şekillenen tavır alışlar ciddi bir gerilim kaynağı olarak zaten bir hayli kırılgan olan toplumsal huzuru daha da riskli, sıkıntılı hale getirmekte.

Ne yazık ki, bugüne kadar tam 122 insanın ölümüne yol açan bu sorunun çözümü ve toplumsal gerilim odaklarından biri haline gelen bu sıkıntının giderilmesi noktasında sorumluların herhangi bir somut çabası görülmemektedir. Bunca acıya karşın sorun medya tarafından görmezden gelinmekte; Adalet Bakanlığı ise “konu kapanmıştır” yaklaşımı içinde kanayan yaranın adeta üstünü örtmeye çalışmakta. Halbuki tüm bu umursamazlığa, soruna yönelik taleplere karşı takınılan duyarsız tutuma karşın, bu sorun yeni canlar alarak sürmekte ve ülke gündeminde zaten gereğinden fazla bulunan gerilim odaklarından biri olarak toplumsal huzuru olumsuz yönde etkilemeye devam etmekte.

Siyaset ve Siyasetçi İnsani Bir Soruna Gözlerini Kapayamaz!

Oysa, hiç tartışmasız cezaevlerinde süregelen tecrit dayatmasına karşı itirazları, tepkileri, talepleri görmezden gelmek gerek hukuk ilkeleri, gerekse de insan hakları ile çelişen bir tutumdur. Daha garibi ise bu derece ağır sonuçlara yol açmış ve toplumsal bir huzursuzluk kaynağına dönüşmüş bir uygulamanın tartışılmasının dahi adeta engellenmesi, bu soruna yönelik çağrılara, taleplere otoriter bir tahammülsüzlükle kulak tıkanmasıdır.

Açıktır ki, hapis cezası bir hak mahrumiyetidir ve en temel hak olan özgürlüğün kısıtlanmasını içerir. Tecrit ise ceza içinde ikinci bir ceza olmaktadır. Bir an için mevcut hukuk sisteminde sıkça karşılaşılan aksaklıklar, çarpıklıklar bir kenara bırakılacak olsa dahi, suçlu insanların özgürlüklerinin kısıtlanmasına ek olarak ikinci bir cezalandırmaya tabi tutulmalarının ve tecride mahkum edilmelerinin hukuk mantığıyla çelişen bir uygulama olduğunu görmemek mümkün olabilir mi?

Cari sistem nezdinde suç işlemiş olmak, insanın özüne aykırı muamelelere tabi tutulmasını haklı çıkarmaz. İnsan sosyal bir varlıktır, siyasal kimlik taşır. Şartlar kısıtlı da olsa, birtakım engellerle yüz yüze de olsa paylaşma ve kendini geliştirme duygularını sürdürmek ve gerçekleştirmek ister. Oysa tecrit insanların tam da bu niteliğini köreltmeyi, tasfiye etmeyi hedefleyen bir dayatmadır. İnsanı özüne, fıtratına yabancılaştırmayı amaçlamaktadır. Ve gayet açıktır ki, söz konusu olan şey inancı, görüşü, siyasi tutumu ne olursa olsun insani değerleri önemseyen herkesin karşı çıkması gereken bir zulümdür.

Tecrit hukuki boyutuyla karşı çıkılması gereken bir uygulama olduğu gibi, siyasi açıdan da tavır almayı gerektiren bir sorundur. Ölümlere yol açan bir soruna bitmiştir, kapanmıştır tarzıyla yaklaşmak olsa olsa siyasetin ve toplumsal sorumluluğun ölümüne işarettir.

Ölümlere yol açan ve vicdanlarda derin kırılmalar meydana getiren tecrit sorununa karşı hükümetin basit bir düzenleme yapıp, kanayan bu yarayı iyileştirme çabasına girmekten kaçınmasını anlamak mümkün değildir. Bu çerçevede örneğin daha önce çeşitli mesleki örgütlerin ve kuruluşların Adalet Bakanlığı’na önerdiği “3 kapı 3 kilit” düzenlemesinin neden kabul edilmediğinin izahı yoktur.

F Tipi cezaevleri sorunu gündeme geldiği andan itibaren büyük acılara, hak gasplarına ve aynı zamanda da ısrarlı bir direnişe sahne oldu. Bugüne dek içeride ve dışarıda tam 122 insan bu uygulamaya karşı tavırları neticesinde can verdiler. Tüm bu yoğun ve sarsıcı zemine rağmen yetkililerde en küçük bir kıpırdanma göze çarpmıyor. Sorumlular suskun ve ilgisiz. Oysa ülke yeni bir ölümün eşiğinde durmakta.

Ölümler Zincirine Yeni Bir Halka Daha Eklenmesin!

Av. Behiç Aşçı tecrit dayatmasına karşı aylar önce başladığı ölüm orucu direnişinde tehlikeli bir sona doğru ilerlemekte. Müvekkillerinin hukukunu korumak, bir türlü duyulmak, görülmek istenmeyen taleplerini seslendirmek için bir avukatın ölüme yatması şimdiden bu ülkenin insan hakları sicilini lekeleyen bir görüntü doğurmuştur. Behiç Aşçı’nın eylemi yetkililerden olumlu bir yaklaşım sadır olmazsa ölümle sona erecektir. Bu ise şüphesiz tüm bir toplum için ağır bir yük, bir vebal demektir.

Bizler İslami duyarlılık sahibi şahıslar ve kuruluş temsilcileri olarak ülkemiz cezaevlerinde yaşanan tecrit sorununun zannedildiği gibi sadece muhalif sol kesimlerin gündemleştirmeye çalıştığı bir konu olmadığına, bu sorunun temelde insan hakları ve elbette İslami değerler açısından ciddi bir sorun olduğuna inanıyoruz. Ülkeyi geren, huzursuz eden sorunlar demetinden birisi olarak algıladığımız bu sorunun adalet ve hakkaniyete uygun bir tarzda çözülmesinin toplumsal barışa katkıda bulunacağını düşünüyor; bu soruna dair yapılacak bir düzenlemenin olumlu yankılar getireceğine inanıyoruz. Bu kaygılar ve temennilerle kendilerini toplumsal sorunlar konusunda sorumlu bireyler olarak gören insanlar olarak yeni bir ölüm vakasının daha gerçekleşmemesi için yetkilileri harekete geçmeye çağırıyoruz.

Hülya Şekerci (Özgür-Der Genel Başkanı) • Mehmet Pamak (İLKAV Başkanı) • Hüsnü Tuna (Hukukçular Derneği Başkanı) • Bülent Yıldırım (İHH Genel Başkanı) • Ayhan Bilgen (Mazlumder Genel Başkanı) • Ömer Küçükağa (Medeniyet Derneği Genel Başkanı) • Hasan Hafızoğlu (AKABE Vakfı Başkanı) • Fikret Özdemir (AKDAV Başkanı) • Bülent Deniz (Tüketiciler Birliği Genel Başkanı) • Yusuf Tanrıverdi (Öğretmen-Sen Genel Başkanı) • Cevat Özkaya (Mazlumder Eski Genel Başkanı) • Mustafa Ercan (Mazlumder İstanbul Şb. Başkanı) • Osman Karahan (İHADER Başkanı) • Nurettin Şirin (İSRA Kültür Merkezi) • Nabi Okur (İslam Dünyası Kültür Merkezi) • Ahmet Yıldız (Davet Derneği) • Hamza Türkmen (Haksöz Dergisi) • Şemseddin Özdemir (Umran Dergisi) • Davut Güler (Özgün İrade Dergisi) • Ali Adakoğlu (Gerçek Hayat Dergisi) • Ali Kaçar (Genç Birikim Dergisi) • Azmi Ermurat (Vuslat Dergisi) • Mehmet Ali Aslan (Grup Yürüyüş)

Abdurrahman Arslan • Abdurrahman Dilipak • Ahmet Ağırakça • Ahmet Varol • Ali Bulaç • Ali Haydar Haksal • Burhan Kavuncu • Demet Tezcan • Gülden Sönmez • Hakan Albayrak • Hamza Er • Hüseyin Hatemi • Hüsnü Yazgan • Kazım Güleçyüz • Muharrem Balcı • Mustafa İslamoğlu • Mustafa Karaalioğlu • Ramazan Kayan • Selahattin Eş Çakırgil • Sibel Eraslan • Süleyman Arslantaş • Yasin Aktay • Yıldız Ramazanoğlu

samimiyet ve niyet elbette düşündürücü benim şahsi fikrim,biraz empati kurmaya çalışalım bakalım nedeni neymiş
kanımca;
1-kendine zoraki devrimci bir misyon biçmeye ve bunu topluma ve yandaşlarına kanıksatmaya çalışan bir grup islamcının devrimci değerler ,mücadele kültürü üzerinde kopya çekerek dolaşması ki bu ilk değildir ,örnek ibda-c
2-ne olacağı belli olmayan bu dönem sonunda görece ihtilal isteyen(şeriat)bu grubun ileride sistem tarafından uğrayacağı zoru ve şiddeti görmesi ve şimdiden bir şeyler yapması
3-zaten hertürlü devrimci ideolojiye düşman gericiliğin bu alanda sınıf devrimcileriyle başka bir mücadele taktiği ki;şunu iyi bir şekilde aklımızın bir kenarına yazalım zaman boşluk tanımaz bir bakmışsınızbirileri yıllardır kazanmak için uğraştığın alanı kapıvermiş sen silinmişsin
4-bu zor döneminde asıl devrimci olan halkın ve sınıfın haraketini yedeğe çekerek sistemle sorunlu olanlara kendini adres gösteren bizleri müttefik yapmaya çalışan sinsi bir kumarbazlıktır bu ancak
5-ali yada muhammet sınıfın insanları değil biz her ikisininde halkın mücahitlerini nasıl boğazladını unutmadık
6-duygusal hezeyanlardan çok somut verili gerçeğe dayanan bir yoldur devrimci yol bu da es geçilirse hepimiz türbanı giyeriz cehennemi boylarız
7-ne dinci gerici ne faşist ulusalcı nede liberal yalancı değil devrimci sınıfın davasında ilerleyeceğiz
taraf olmayan ber taraf olur!!!!!
yaşasın proleterya ihtilali!!!
__________________
sınıfa karşı sınıf,
düzene karşı devrim,
kapitalizme karşı sosyalizm!!!!! 

samimiyet ve niyet elbette düşündürücü benim şahsi fikrim,biraz empati kurmaya çalışalım bakalım nedeni neymiş
kanımca;
1-kendine zoraki devrimci bir misyon biçmeye ve bunu topluma ve yandaşlarına kanıksatmaya çalışan bir grup islamcının devrimci değerler ,mücadele kültürü üzerinde kopya çekerek dolaşması ki bu ilk değildir ,örnek ibda-c
2-ne olacağı belli olmayan bu dönem sonunda görece ihtilal isteyen(şeriat)bu grubun ileride sistem tarafından uğrayacağı zoru ve şiddeti görmesi ve şimdiden bir şeyler yapması
3-zaten hertürlü devrimci ideolojiye düşman gericiliğin bu alanda sınıf devrimcileriyle başka bir mücadele taktiği ki;şunu iyi bir şekilde aklımızın bir kenarına yazalım zaman boşluk tanımaz bir bakmışsınızbirileri yıllardır kazanmak için uğraştığın alanı kapıvermiş sen silinmişsin
4-bu zor döneminde asıl devrimci olan halkın ve sınıfın haraketini yedeğe çekerek sistemle sorunlu olanlara kendini adres gösteren bizleri müttefik yapmaya çalışan sinsi bir kumarbazlıktır bu ancak
5-ali yada muhammet sınıfın insanları değil biz her ikisininde halkın mücahitlerini nasıl boğazladını unutmadık
6-duygusal hezeyanlardan çok somut verili gerçeğe dayanan bir yoldur devrimci yol bu da es geçilirse hepimiz türbanı giyeriz cehennemi boylarız
7-ne dinci gerici ne faşist ulusalcı nede liberal yalancı değil devrimci sınıfın davasında ilerleyeceğiz
taraf olmayan ber taraf olur!!!!!
yaşasın proleterya ihtilali!!!
 
  

Biz devrimcilerin öyle bir özgüveni varki bazen insanın gülesi gelmiyor değil. Kendimizi öyle dev aynasında görüyoruzki bu bazen ne için uğraştığımızı bile unutturuyor bize. özeleştiri verirken bile böbürlenen birtek biz varızdır sanırım yeryüzünde.
1-kendine zoraki devrimci misyon neden biçsinki bu adamlar yani devrimcilik çokmu revaşta, devrimciler islami kesimden dahamı popüler şu anda ve bu tanım kemalist ideolojiye uyar belki (şapka devrimi vb.)fakat bu adamlarla nasıl bağdaştırabiliriz.
2-Bu adamlar biz bilmesekte yeterince zoru gördüler ve şu anda kendisi için bile birşey yapamıyacak durumda olan bize yağcılık yapması pek mantıklı bir yaklaşım değil benc.
3- Malesef yıllardır kapmaya çalıştığımız yerleri bunlar zaten kaptılar. Bunlar zengin semptlerde değil varoşlarda örgütlüler zaten ve bizden çok daha iyi durumdalar.
4- bu maddede ne dediğini pek anlamadım fakat şu anda adres onlar olmuş durumda zaten fakat bu grubun şu anda bize çok daha yakın olduklarını düşünüyorum ve bunlar kemalist gericiliğe karşı geçmiştede omuz omuza iş yaptığımız adamlardır.
5-ne ali nede muhammet zamanında halkın mücahitleri yoktu. İran devleti de sonuçta işçi diktatörlüğü olmadığına göre burjuva diktatörlüğünün bir türüdür ve diğer burjuva devlet biçimleri gibi gericidir. İran devrimcilere en fazla tc kadar baskı ve zulüm uygulamıştır ki bunu çoğu zaman unutup sanki bizim cumhuriyetimiz çok daha iyiymiş gibi düşünüyoruz.
6-Duygusal değil materyalist düşünce bize türban yasağına karşı olmamızı söylüyor. Eğer biz bu yasağı savunursak hem mevcut devleti ve onun yasalarını meşrulaştırıyor hemde bu mağdur kitleyi karşımıza almış oluruz. Türbanı giymemiz ve küpe takma özgürlüğümüzü kaybetmemiz çokta sorun değil bence ki böyle bir şey olacağını düşünmüyorum. sistem bu sahte korkularla bence bizi arkasına yedeklemeyi düşünüyor ve bunda gayet başarılıda.
7- sınıf mücadelesi bu gün sistemin yasaklarını savunmayı değil mağdur inancı için mağdur olan işçinin hakkını savunmayı gerektirir. Bu devlet sırf şapka devrimi adına çapka giymedi diye birsürü insanı astı. O günde sosyalistler bu baskı ve katliamlara ilericilik adına sessiz kaldılar fakat onlardan sonra komünistlere sıra gelmişti ki 15 komünist ilerici kemal tarafından karadenizde öldürüldü. Artık sistemin politikasından bağımsız bir yerde durmamız gerekiyor, artık devletin sözde ilerici gerici cephelerinde değil devrimci komünist cephede yer alabilmemiz gerekiyor.
__________________
çitlerin olmadığı bir dünya kurmak için 
    
     devrimci misyonu ve devrimciliğin çokmu revaçt oluşu üzerine;
öncelikle devrim nedir?
kurulu düzeni zor yoluyla ilga etmek ve yapı bozumuna uğratmak,yerine bir başkasını getirmek,sen buna sadecesosyalist devrim dersen orada tabiki çok revaçta olmadığını görürsün,ama bunu sosyalist olmayanı da var,mesela şeriatçılarda bir yapı bozumu yani islami bir devlet aygıtı yaratmak için devrim istiyorlar!
11eylül sonunda sonrasında dünyanın nasıl bir dünya olacağına dair emperyalist odakların dayattığı yaşam tarzı biliniyor kime devrimci payesini rolünü biçtikleride biliniyor ,terora karşı savaşta kimin ne için teror yapması gerektiğini bir güzel bellettiler ki bu yıllar yılı beslenen yaratılan islamcı kuşağın artık meyvelerini toplamanın da zamanıyıdı onlar için,müslüman yada başka bir dinden bireyler değil burada ki sorunumuz kafa tasçı da değiliz ,ideolojik önderlik den bahsediyorum ,fazla bulandırmadan ;
şöyle diyeyim yeryüzünde ezilen sömürülen yoksul mülksüz kitlelere,dini ve kaderciliği dayatarak başka bir dünyanın(öteki dünya cenneti) dışında) mümkün olmadığını tanrının buyruklarının her insanı zaten eşit yaptığını falan felan vs bunları dayank yaparak boş bir inanca ve karanlığa teslim etmektr insanı bunda sonra islami devrim haraketleri ne de çok şahit olacağız zaten oldukta oluyoruzda
bu arada manifestonun 160.yılında ki tartışmalara göz atarsan kimi marksist diye kendini o sempozyuma atabilmiş bir ikisinin de orada bu akımlara devrimcilik atfettiği görülmüş ve seni yukarıda başladığın gibi bu tiplere sadace gülünmüştür
__________________
sınıfa karşı sınıf,
düzene karşı devrim,
kapitalizme karşı sosyalizm!!!!! 
    
Sincan F Tipi'nde tutulan Hasan Eroğlu tedavi edilemediği için yaşamını yitirdi.


Mardin'in Dargeçit ilçesinde 1992 yılında tutuklanan PKK davası hükümlüsü Hasan Eroğlu tecrit altında öldü.

Cezaevi idaresi ve askerler Eroğlu'nun kalp krizi sonucu öldüğünü ileri sürüyor. Hücre arkadaşları ise kalp kirizi geçirmediğini belirtiyor.

Şeker ve prostat hastalıklarından müzdarip 60 yaşındaki Hasan Eroğlu'nun ailesi daha önce tedavi amaçlı tahliyesi için başvurularda bulunmuştu.

Aynı hapishanede Nevin Yaylacı yine tedavisizlik, tedavi adı altında işkenceyle beyin kanaması geçirmişti.


Hasta tutsak Eroğlu tecritle öldürüldü


Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevi'nde tutulan PKK davası hükümlüsü Hasan Eroğlu, dün akşam yaşamını yitirdi.

14 yıldır PKK davasında aldığı müebbet hapis cezası nedeniyle cezavinde bulunan Eroğlu'nun İstanbul'da ikamet eden ailesi cenazeyi almak için sabah saatlerinde Ankara'ya geldi. Eroğlu'nun cenazesi Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığı'nda otopsi yapıldıktan sonra ailesi tarafından alınarak defnedilmek üzere memleketi Mardin'in Dargeçit ilçesine götürüldü.

Cezaevi komisyonu tarafından hazırlanan "Ölü muayene ve otopsi tutanağı" raporunda Eroğlu'nun kalp krizi sonucu yaşamını yitirdiği belirtildi. Eroğlu'nun cezaevindeki arkadaşları ise kalp krizi geçirmediğini belirttiler.

Eroğlu'nun oğlu Abdurahman Eroğlu, babasının şeker ve prostat hastalıkları olduğunu söyledi. Babasının rahatsızlıklarından dolayı daha önce Başbakan'a iki defa dilekçe yazdığını belirten Eroğlu, "Ancak babam için cezaevinde tedavi olmasını uygun gördüler. Koğuş arkadaşıları bize öldüğünü haber verdi. Resmi makamlar bize bilgi vermedi. Cezaevi'nde bir uzman çavuş bize kalp kirizi geçirdiğini söyledi. Ama cezaevindeki arkadaşı kalp krizi geçirmediğini söyledi" dedi.

Babasının tedavi olabilmesi için serbest bırakılması gerekirken tecrit altında tutulmaya devam edildiğine dikkat çeken oğul Eroğlu, "Babamın iyi bir tedaviye ihtiyacı vardı. Ancak hiçbirine izin vermediler. Kendimiz tedavi etme şansı bulabilseydik, belki böyle olmayacaktı. Biz kendi babamızı göremedik" diye konuştu.


F tipi tecrit başlı başına imha sürecidir


Yine Sincan Cezaevi Kampüsü içinde bulunan Kadın Hapishanesi'nde tutulan Nevin Yaylacı'da Temmuz 2007'de şikayetlerine rağmen günlerce süren oylama, ilgisizlik, tedavisizlik, yanlış tedavi vb. ile beyin kanamasına sürüklenmiş ve ölüm sınırında taburcu edilmişti.

Yaylacı 27-30 Temmuz arasında defalarca kriz geçirdi, kuvvetli baş ağrılarından yakındı, idrarını tutamadı, baygın düştü, hafızasını kaybetti. Diğer tutsakların tepkileri sonucu önce cezaevi revirine götürülüp migren dendi, sonra ring aracıyla elleri kelepçeli hastaneye götürüldü, sinüzit dendi. Yeniden cezaevine yollandı; ağrı kesici verildi. Ölüm sınırındayken getirildiği hastanede, kızına infaz koruma memurlarından biri; "İyi bak, anneni son görüşün olabilir" dedi.

Nevin Yaylacı'ya uygulanan tedavi vahşetinin ardından yine Sincan Cezaevi Kampüsü içinde bulunan Sincan 1 No'lu F Tipi'ndeki devrimci tutsaklar tarafından hasta tutsaklara ve tedavisizliğe karşı ortak bir açıklama yapıldı.

TİKB, TKP/ML, MKP, MLKP ve Direniş Hareketi dava tutsakları tarafından yapılan açıklamada, basit hastalıkların bile tedavi sürecinde çıkarılan engellerle kronikleştirildiği, tedavi sürecinin ise başlı başına bir işkenceye dönüştürüldüğü belirtiliyordu:
Tecritin etkileriyle ya da başka nedenlerle ortaya çıkan rahatsızlıkların tedavi sürecinin ilk ayağı olan revire çıkıştan başlayarak (revire sadece haftada iki gün, Salı ve Perşembe günü çıkılabilmekte, diğer günler doktor bulunmamaktadır) bilinçli olarak engellendiği nesnel bir gerçektir artık. Tedavi olmak için doktoru hasta olduğunuza inandırmak başlı başına aşılması gereken bir eşiktir; çünkü çoğu defasında 'psikolojiktir' denilerek ağrı kesici ve vitaminlerle geçiştirilir muayeneler. Olur da hastaneye sevk edilirseniz bunun için birkaç ay beklemeniz adettendir. Bu süre sonunda asker eşliğinde onca aşağılanmayı göze alıp hastaneye gittiğinizde yine sizi ciddiye (aslında kendi mesleğini) alıp muayene edecek bir doktoru bulabilmeniz gerekir. Tutuklu ve hükümlüleri muayene ve tedavi etmek nedense angarya olarak görülür.

Bütün bu engelleri geçip uzun süreli tedavi için (ameliyat vb.) hastaneye yatmanız gerektiğinde, Ankara Numune Hastanesi'nin “mahkum koğuşu”nda kalırsınız. Burada bırakalım tedavi olmayı, yaşamak bile insan üstü bir sabır ve çaba gerektirmektedir. Çünkü mahkum koğuşuna yatırılan normal, yatalak ve bulaşıcı hastalık taşıdığı için tedavi gören tutuklu ve hükümlü hastaların hepsi aynı koğuşta ve yeni hastalıklara açık bir ortamla iç içe tutulmaktadır.

Koğuşlarda banyo, tuvalet, lavabo ve duş yeri olmadığından bu en insani ihtiyaçların giderilmesi bile başlı başına bir sorundur. Nöbetçi gardiyan tarafından koğuş kapısı açılmadan bu ihtiyaçların giderilebileceği yere gitmek mümkün olmadığı için, özellikle geceleri hasta tutsakların bu ihtiyaçlarını gidermeleri tam bir işkenceye dönüşmektedir. Öyle ki çoğu zaman insanlar tuvalet ihtiyacını bulabilirlerse pet şişelere, bulamazlarsa çöp kovasını kullanarak gidermek zoruna kalmakta, doğrusu bırakılmaktadır.

Hasta tutsaklar, kayıtlarının bulunduğu hapishaneden güvenlik ekibi gelmediği sürece mahkum koğuşunun güvenlikçileri tarafından servislerdeki tedaviye götürülmemektedir. Bu yüzden gecikmeler yaşanmakta, tedavi süreci uzamaktadır.
Biz dur demezsek sıradakiler


Erol ZAVAR: Mesane kanseri. Otuza yakın tıbbi müdahale ya da ameliyat geçirdi. Tecrit koşulları hastalığını ölümcül düzeye taşıdığı gibi bambaşka hastalık ve rahatsızlıklarla da tanışmasına neden oldu. Cezaevinde bulunduğu sırada başlayan migren ve safra kesesi ağrıları, daha önce geçirdiği tüberküloz, gözaltı sırasında gördüğü işkenceler ile dizlerinde oluşan menüsküs bunların en başta gelenleridir. Mart 2007'de safra kesesi alındı.

Yaşar İNCE: Hepatit B, kalp rahatsızlığı, bel fıtığı, böbreklerde taş, karaciğerde enfeksiyon yaşamaktadır.

Kemal ERTÜRK: Şeker ve hipertansiyon, mide ve bağırsak sorunları nedeniyle halsizlik-ateşlenme, baş ve kas ağrıları, uykusuzluk, gözlerde bulanıklık yaşamakta, ağırlaştırılmış müebbet mahkumu olduğu için tek kişilik hücrede ve sınırlı havalandırma saati uygulamasına maruz kalarak bu sorunlar daha da ağırlaşmaktadır.

Mesut DENİZ: İleri derece şizofren; yaşamının en temel gereklerini dahi yerine getiremeyecek durumda. Ağırlaştırılmış müebbete mahkum olan ve tek kişilik hücrede bulunan Deniz, yemek yemiyor, yataktan çıkmıyor, temizliğine dikkat etmiyor.

Bülent GÜNEŞ: Ayak yan çapraz bağlarında kopma bulunmakta, ameliyat olması gerekmektedir.

Hayati KAYTAN: Donmadan kaynaklı sol ayak parmakları kökten, sağ ayak parmakları ilk eklemden kesilmiş durumdadır. Sol topuk ve sağ serçe parmak (kemik alınmış) sürekli yara halde bulunmakta, iyileşmemektedir.

A. Hamit BABAT: Göz, ülser, migren ve kalp sorunu yaşamaktadır.

Naim EKMEKÇİ: Sağ kol omuzdan, sağ bacak dizinden itibaren yok, protez takmaktadır.

Tevfik KALKAN: Hepatit B, ülser, deride halen tam çözülemeyen kaşıntı, dökülme, morarma gibi belirtiler gösteren rahatsızlıkları bulunmaktadır.

Engin AYDINALP: Sulu zatürre, tüberkloz, karın ve midede şişkinlik, idrarda kanama sorunları yaşamaktadır.

Fethullah DEMİRTAŞ: Çene kemiğindeki erime nedeniyle sıvı gıdayla beslenmesi gerektiğine dair raporu bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, boyun fıtığı (üç noktada), sol kol ve omuzda soğukluk gibi sorunlar yaşamaktadır.

Vedat BAKIR: İki kolda iş gücü kaybı ve iki böbrekte de taş problemi yaşamaktadır.

Sinan TÜRKMEN: Hepatit B taşıyıcısıdır. Behçet hastalığından kaynaklı her iki gözde kalıcı hasarlar bulunmaktadır.

Nizamettin ÖZOĞLU: Sol el bilekten yüzde 80, sağ el omuzdan yüzde 40 sakat durumdadır. Sağ diz kapak altında sürekli ağrı yaşamaktadır.

Ali Baba ARI: Hepatit B hastasıdır. Son 2-3 yıldır başında kramp şeklinde bazı ağrılar yaşamaktadır. Işığa, sese karşı duyarlı olma, aşırı tepki, unutkanlık, okuduğunu anlamada güçlük çekme, boyun ve bel fıtığı gibi rahatsızlıklar yaşamaktadır.

Taylan BALATACI: Midede gastrit ve bir bölgede iltihaplanma, bağırsaklarda kronik iltihaplanma ve su kaybı, her iki bacakta kısmi hissizlik, bel fıtığı, kronik farenjit ve sinüzit, Ölüm Orucu sonrası vücudun çeşitli yerlerinde iltihaplı sivilce ve yaralar, unutkanlık (ilacını almayı bile unutabiliyor), el ve ayak tırnaklarında döküntü ve morartı gibi rahatsızlıklar yaşamaktadır.


ALINTERİ
__________________
"Şerefsiz Yaşamaktansa Şerefle Ölmek, Yalvarmak Yerine Zora Başvurmak, Başkasına Değil Kendine Ve Kendin Gibi Olanlara Güvenmek, Nerede Ve Nasıl Olursa Olsun Hainlere Boyun Eğmemek Parolamızdır..."  
    
F Tipi Hapishaneler :

F TİPİ HAPİSHANELER :
Hücre, Tecrit, İzolasyon, İşkence, Hak gaspları


19 Aralık 2000 günü ülkenin 20 hapishanesine düzenlenen ve adı ironik biçimde "Hayata Dönüş Operasyonu"nda 28 tutuklu ve hükümlü ile 2 asker hayatını kaybetmiş, yüzlerce tutuklu ve hükümlü yaralanmış ve operasyon sonucunda Edirne, Tekirdağ , Kandıra ve Sincan F Tipi Hapishanelerine henüz tamamlanmamış ve tefriş edilmemiş olmalarına ve F Tipleri hakkındaki tüm tartışmalara rağmen sevkler yapılmıştır.

2 yılın sonunda Edirne, Tekirdağ 1 nolu, Kocaeli/Kandıra 1 nolu, Sincan 1 nolu, Bolu ve İzmir/Kırıklar F Tiplerinde siyasi ve adli yüzlerce tutuklu ve hükümlü ağır tecrit koşullarında yaşam savaşı vermektedir.

20 Ekim 2000 tarihinde F Tipi hapishanelerinin açılmaması ve 19 Aralık sonrasında ise kapatılması talebiyle başlatılan ölüm oruçlarında bugüne kadar 101 tutuklu ve hükümlü hayatını kaybetmiş, 400'ün üzerinde tutuklu ise uzun süreli açlık ve irade dışı tıbbi müdahaleler nedeniyle Wernicke-Korsakoff Sendromu rahatsızlığına yakalanarak hafıza kaybı, denge sorunu gibi hastalıklara yakalanmışlardır.

Sincan F Tipinde adli bir tutuklu ile Kandıra F Tipinde siyasi bir tutuklu kendini asarak intihar etmek suretiyle(resmi açıklamalar bu yönde olup yargılamalar devam etmektedir) hayatlarını kaybetmişlerdir.
F tipleri acının, ölümün, zulmün adı olmuştur artık.
F tipleri tecritin, hukuksuzluğun, işkencenin, tarifi olmuştur artık.

A. '80 SONRASI HAPİSHANELERE KISA BİR BAKIŞ

A.1. HÜCRE VE TECRİT POLİTİKASI YENİ DEĞİLDİR

'80 askeri darbesinin ardından 2 milyon insan gözaltına alınmış, binlercesi tutuklanmış, binlercesi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanarak binlerce yıl cezalar, idamlar verilmiş ve 50 insan asılarak idam edilmiştir.

1980-2000 yılları arasında yaklaşık 500 tutuklu ve hükümlü hapishanelerdeki kötü yaşam ve sağlık koşulları, ölüm oruçları, feda eylemleri, askeri operasyonlar gibi nedenlerle hayatlarını kaybetmişlerdir.

1991 yılında kanunlaştırılan 3713 sayılı yasanın 16.maddesi ile "hücre" sistemine geçişin yasal zemini oluşturulmuş ve vakit kaybetmeden fiili ve kanlı operasyonlarla tutuklular hücrelere konulmaya çalışılmıştır. Bu yasanın kabülünün hemen ardından "tabutluk" olarak tabir edilen Eskişehir Özel Tip Hapishanesi tekrar açılmış, 206 tutuklu ve hükümlü sevk edilmiş, yapılan açlık grevinin 22.gününde ve kamuoyu baskısı nedeniyle tekrar kapatılmıştır.
3713 sayılı yasanın 16.maddesi, hücrelere geçişin gerekçesi olarak her zaman saldırıların yasal dayanağı yapılmıştır. Sadece hükümlüleri değil, tutukluları dahi birbirlerinden ve hayattan tecriti amaçlayan bu maddeye rağmen devlet, halkı ve demokratik kitle örgütlerini hücreler konusunda 10 yıl boyunca ikna edememiştir. Hücrelere, tecrite karşı sürekli yükselen muhalefet nedeniyle her denemesinde geri adımlar atmıştır.

Yine de adli veya siyasi bölümlerde herhangi tünel, firar girişimi, kavga gibi olaylarda hücreler gündeme getirilmiş, koğuşun tek alternatifinin hücreler ve tecrit olduğu mantığı oturtulmaya çalışılmıştır. Bu konuda medya devletle birlikte hareket etmiş, olmayan olayları yazmış, haberler çarpıtılarak ve belirlenen amaç doğrultusunda yönlendirme gayretiyle yazılmıştır.

Hapishanelerdeki devletin pervasız saldırıları 1995'ten itibaren yükselen bir ivme göstermiştir : 21 Eylül 1995'te Buca Hapishanesinde 3, 4 Ocak 1996'da Ümraniye Hapishanesinde 4, aynı yıl Diyarbakır Hapishanesinde 11, 26 Eylül 1999'da Ankara Ulucanlar Hapishanesinde 10 ve 19 Aralık 2000 tarihinde tüm ülke hapishanelerinde 28 tutuklu ve hükümlü kurşunlanarak, dövülerek, yakılarak, gazla boğularak öldürülmüşlerdir.

1996 yazında Eskişehir Özel Tip Hapishanesine zorla sevklere başlanması nedeniyle siyasi tutuklular ölüm orucuna başlamışlar ve 69 gün süren eylemde 12 tutuklu ve hükümlü hayatını kaybetmiştir. 69.günde dönemin Adalet Bakanı Şevket KAZAN Eskişehir Özel Tip Hapishanesine sevklerin durdurulduğunu ve hücrelerin kapatıldığını açıklamıştır.

A.2 F TİPİ HÜCRE HAPİSHANELERİ

Adalet Bakanlığı ve devletin diğer organları 1999-2000 yıllarında F tipi adı verilen hücrelerden müteşekkil hapishanelerin projelerini açıklamış, ihaleler yapılmış ve inşaatlara başlanarak yeni bir tartışmanın, direnişin başlayacağını ilan etmişlerdir.

2000 yılı bahar ve yaz günlerinde tutuklu ve hükümlüler, onları hiçbir zaman yalnız bırakmayan aileleri, insan hakları savunucuları, duyarlı demokrat insanlar F Tiplerinin tecrit ve izolasyon içerdiği, işkence amaçlı olduğunu, bu şekliyle tutuklu ve hükümlülerin barındırılmasının mümkün olmayacağı; toplumun tüm kesimleri ve konunun ilgilileri olan tutuklu ve hükümlüler, aileleri, Tabip Odaları, Mimar-Mühendis Odaları, Barolar gibi kurumlarla, devlet görevlilerin F tiplerini tartışması gerektiğini belirterek hücrelere karşı çıktılar.
Tartışma talebi çok sert bir karşılık gördü. Aileler polis tarafından joplandı, gözaltına alındı, tutuklandılar. Bu konuda görüş belirtmek isteyen aydınlar, sanatçılar, doktorlar, avukatlar tehdit edildi, konuşmaları engellendi.

A.3 ÖLÜM ORUÇLARI

Bakanlık ve devlet yetkililerindeki konuya karşı kayıtsızlık karşısında siyasi tutuklu ve hükümlüler 20 Ekim 2000 tarihinde ölüm orucu eylemine başladılar.
Aralık ayına gelindiğinde Adalet Bakanlığı tarafından yetkilendirilen Fazilet Partisi milletvekili Prof.Dr.Mehmet BEKAROĞLU, TMMOB Başkanı Kaya GÜVENÇ, İstanbul Baro Başkanı Yücel SAYMAN,TTB Başkanı Metin BAKKALCI tutuklularla görüşmelere başladılar.

9 Aralık 2000 tarihinde Adalet Bakanı Hikmet Sami TÜRK, F Tiplerinin toplumun tüm kesimlerinin temsil edileceği toplantılarda tartışılmadan açılmayacağını hepimizin gözlerinin içine bakarak ilan etti. Bu açıklamadan sonra hiçbir neden ve gerekçe göstermeksizin yetkilendirdiği görüşmecileri geri çağırdı.

Ve 19 ARALIK ...

20 ayrı Hapishaneye binlerce güvenlik görevlisi savaşa gider gibi operasyon düzenledi.

28 tutuklu ve hükümlü ile 2 asker hayatını kaybetti. Bayrampaşa C-1 koğuşunda 6 bayan tutuklu DİRİ DİRİ YAKILARAK ÖLDÜRÜLDÜ , kömürleşmiş cesetlerin ancak DNA testleriyle kimlik tesbiti yapılabildi.

19 Aralık'ta henüz inşaat halinde olan Edirne, Sincan ve Kandıra F Tipi Hapishanelerine sevkler yapılarak tarihe bir kanlı ayıp daha eklendi.

B. F TİPİ HAPİSHANELER

B.1. MİMARİ YAPI

Şu an kullanımda olan 6 adet F tipi inşaatı tamamlanmak üzere olan 3 adet F Tipi hapishane aynı modelde yapılmıştır. Tüm F tipleri şehir merkezlerinden ve yerleşim yerlerinden uzak yerlerde inşaa edilmiştir. Ulaşımda güçlük, uzaklık; tecrit politikasının bir unsurudur.

Edirne F Tipi, Sarayakpınar Köyü yolu üzerinde şehir merkezine 10 km; Tekirdağ F Tipi, Tekirdağ-Muratlı yolunda 10 km, Kocaeli/Kandıra F Tipi, Kandıra yolu üzerinde 15 km, Sincan F Tipi, Ankara Kesimhanesinin ilerisinde ve sonrasında hiçbir yerleşim olmayan bölgede şehir merkezine yaklaşık 25 km, İzmir F Tipi, Kırıklar/Kaynaklar köy yolu üzerinde İzmir'den 20 km uzaklıkta inşaa edilmiştir. Toplu taşıma ya yok ya da sınırlıdır.

70 dönüm arazi üzerine inşa olunan Kandıra/Kocaeli 1 nolu F Tipi Hapishanesinin oturum alanı sadece 17 bin metrekaredir. Daha geniş bir alana yayılması olabilirken tecrit ve izolasyon amacıyla oturum alanı çok dar tutulmuştur.

Kocaeli F Tipi Hapishanesi 373 kişilik kapasitelidir. 103 adet 3 kişilik hücre ve 64 adet tek kişilik hücreden oluşmuştur.

3 kişilik hücreler iki katlıdır, 25 metrekarelik alt katta tuvalet-banyo, üst katta 3'er adet yere sabitlenmiş yatak ve çelik eşya dolabı mevcuttur. Üst katta havalandırmaya bakan 2 pencere ve alana göre yetersiz bir radyatör bulunmaktadır. Hücre giriş kapısı çelik olup baş hizasında küçük bir mazgal gözleme deliği ve kapının 1/3 alt bölümünde yemek servisinin yapılacağı bir boşluk vardır. Fiziksel olarak "eğilmeden" yemek almak mümkün değildir. Havalandırmaya alt katta bulunan bir kapıdan çıkılmaktadır ve 30 metrekare havalandırmanın etrafı 8 metre yüksekliğinde beton duvarlarla kapalıdır. 3 kişiliklerin bulunduğu koridorlarda bu hücrelerden 3 adet bulunmaktadır. Koridorlar ana koridora açılmaktadır.

Tek kattan ve sadece 8 metrekare kullanım alanına sahip olan tek kişilik hücrelerde de 1,5 metrekare alanlı tuvalet ve banyonun birlikte kullanıldığı bir alan mevcuttur. Alanın küçüklüğü ve tesisat döşemesi tuvalet taşının üzerinde banyo yapılmasını mecbur bırakmaktadır. Havalandırmaya bakan bir penceresi mevcut olup, havalandırmaya açılan kapı dışarıdan kilit sistemlidir. Havalandırma 25 metrekare alanlı ve çevresi yine 8 metre yüksekliğindedir. Tek kişilik hücrelerin üst katlarında iş atelyeleri bulunmakta, faal olduğu zamanlarda çıkardığı ses ve gürültü tek kişilik hücrelerde bir işkenceye dönüşmektedir.

Tek kişilik hücrelerin belirli bir kısmı tek kişilik havalandırmaya çıkmakta, az bir bölümü ise 3 kişilik tekli hücreler aynı havalandırmaya çıkmaktadır.
Ortak yaşam alanı olarak iş atölyelerinin dışında kitaplık odası ve spor salonu dışında bir birim mevcut değildir.

Yine tüm F tiplerinde penceresiz ve giriş harici kapısı olmayan, tüm duvar ve zeminleri yumuşak malzemeyle kaplanmış, içinde herhangi bir eşya bulunmayan özel hücrelerden 2 adet bulunmaktadır.

Hapishane A, B1, B2 ve C olmak üzere 4 bloka ayrılmış her blokta 2'şer avukat görüş odası olmak üzere 373 tutuklu için 8 avukat görüş odası bulunmaktadır. Avukat görüş odaları ortasından beton blokla ikiye ayrılmış 4 ila 10 metrekare arasında değişen alanlara sahiptir. Avukatın olduğu bölümün tam arkasındaki cam'dan görevli infaz koruma memuru tüm görüşme boyunca görüşmeyi izlemektedir. Avukat görüş odalarında ses yalıtımı olmadığından dışarıdaki veya içerideki tüm konuşmalar rahatlıkla karşılıklı olarak dinlenmektedir.

İki ayrı yerde 6'şarlı olmak üzere 12 aile kapalı görüş yeri mevcut olup arada demir parmaklık olmak üzere çift taraflı ses geçirmeyen kalın camlarla ayrılan sadece göğüsten yukarısının görülmesini sağlayan görüş yerlerinde iletişim telefon cihazları ile sağlanmaktadır. Görüşmelerin tamamı görevli memurlarca dinlenmekte, keyfi ve gerekçesiz olarak telefonlar kullanıma kapatılabilmektedir.

B.2. F TİPİ HÜCRELERDE TUTULAN TUTUKLULARIN HUKUKİ DURUMLARI

Yasal dayanağını 3713 s.y. 16 maddesinden alan hücre hapishanelerde DGM kapsamındaki (siyasi tutuklular, uyuşturucu ve çete davası) tutukluları veya hükümlüleri ile organize suç örgütü iddiasıyla tutuklu ve hükümlüler tutulmaktadır. F Tipleri sadece siyasi tutuklu ve hükümlülerin sorunu değildir.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin özel ve olağanüstü yargı yerleri olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Ceza Muhakemeleri Usül Yasasındaki demokratik olarak adlandırılabilecek pek çok değişiklik uygulanmamakta, yasak yöntemlerle elde edilen delillerle hüküm verilmekte ve adil olarak asla adlandırılamayacak cezalar verilmektedir.

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin müdavimleri sosyalist ve devrimciler iken, konjönktüre göre toplumun diğer kesimleri de muhatap olarak DGM'lere "davetle" yargılanmaktadır. DGM'ler, Siyasi/Organize/Asayiş Şube Müdürlükleriyle, Adli Tıp Kurumu ve Yargıtay Ceza Daireleriyle bir sistem olup, şiddetinden ne zaman kimin zarar göreceği hukuken değil siyaseten belirlenmektedir.

B.3. F TİPİ HAPİSHANELERİN YÖNETİMİNE DAİR HERHANGİ BİR YASA, YÖNETMELİK BULUNMAMAKTADIR

F Tipleri hakkında hukuksal alandaki bilgimiz 3713 s.y. 16.maddesiyle sınırlı kalmaktadır. Yönetim ve işleyişine dair yayımlanmış, kamuya sunulmuş herhangi bir yasa veya yönetmelik bulunmamaktadır.

Disiplin, Mektup Okuma, Kütüphane Komisyonlarının ve İnfaz Hakimlikleri kararlarından öğrendiğimiz kadarıyla bir "masterplan" mevcuttur ve tüm uygulamalar bu "masterplan"a uygun yapılmaktadır. Bu "masterplan"ı hapishane idaresi, Savcılık, Hakimlik ve Bakanlık'tan talep etmemize rağmen sürekli reddedilmiştir. Bugüne kadar masterplan devlet yetkileri haricinde -ve hatta bazı Savcılar dahi kendilerinin de görmediğini şifahi olarak beyan etmişlerdir- kimse tarafından görülmemiştir.

F Tiplerinin yönetimi tamamen keyfilik üzerine kurulmuştur.

B.4. TUTUKLU - HÜKÜMLÜ AYRIMI ORTADAN KALDIRILMIŞTIR

Hukukun evrensel ilkelerinin başında hiç kimsenin hakkında kesinleşmiş mahkumiyet hükmü olmadan suçlu olarak kabul edilemeyeceğidir. Fakat F Tipleri ve 3713 s.y. 16.maddesiyle bu ayırım ortadan kaldırılmıştır. Hakkında iddianame dahi tanzim edilip sanık sıfatı kazanmayan tutuklular dahi hücrelere konulmaktadır. Verilen mahkumiyet hükmünün bir parçası olarak Ceza Yasamızda yer alan hücre cezası bu şekilde tutuklu iken infaz edilmeye başlanmaktadır.

Hücre cezalarının infazı (hüküm veya disiplin kararı gereği), F Tiplerinde ayrı bir usule tabi tutulmamıştır, zira tutuklular zaten hücrelerdedir.
---------------------------------
"Ben Bir İnsanım. İnsani Olan Hiç Bir Şeye Yabancı Kalamam"...
wengesodiri isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
 
 
 
 
Alt 09-09-2007, 09:53 AM   #2 (permalink)
Kullanıcı Profili
wengesodiri
Vip Üye
 
wengesodiri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Sep 2007
Mesajlar: 293
 
Ruh Hali
 
 
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürler: 1
Teşekkür 5 zamanda 4 mesajlara
 
Puan Grafiği
Rep Puanı:113428
Rep Gücü:28421
RD:wengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond repute
 
Ek Bilgiler
 
Standart

C. F TİPİ HÜCRE HAPİSHANELERDE TUTUKLULARA İŞKENCE, HAK ve ÖZGÜRLÜK İHLALLERİ

C.1. TECRİT

"insan, insana muhtaçtır"

Tecrit; insanı, insana yabancılaştırmak ve böylece kendine de yabancılaştırmak amacıyla uygulanmaktadır. Kişiyi savunmasız, tek başına bırakarak fiziksel ve psikolojik sorunlarla iradesini kırmak, düşüncelerinden vazgeçirmeye çalışmaktır.

Tecrit, düşünceyi öldürme amaçlıdır. Kişiyi düşlerinden, amaçlarından, fikirlerinden, yaşama sevincinden ayırmaktır. Fiziksel ve psikolojik sorunlar ortaya çıkartarak imha etmek amaçlıdır.

Tecrit, bir imha politikasıdır.

C.1.1. TECRİT HAPİSHANELERİN İNŞAA ALANLARINDA BAŞLAR

Yukarıdada ayrıntılı olarak belirttiğimiz gibi F Tipi Hapishaneler yerleşim yerlerinden çok uzak noktalara konumlandırılmıştır. Şehrin, doğanın tüm ses ve gürültüsüne kapalıdır F tipleri. Amaç, kişiyi hayattan koparmak olduğu için bu şekilde inşaa edilmişlerdir.

"Yüksek güvenlik" gibi gerekçeler amacı gizlemede kullanılan perdedir. Bu kadar güvenlik tedbirinin olduğu bir hapishane ulaşımın daha kolay olduğu kentlere yakın yerlerde mi yoksa dağ başı tabir edilebilecek yerlerde mi daha güvenlidir diye kendimize sorduğumuzda tecrit mantığını anlayabiliriz.
Amaç, tutuklular ve hükümlüleri, ses, koku, gürültü vs. hayata ilişkin bağlardan koparmak; ailelerinin sahiplenmesini, onların izolasyonunu bir nebze de olsun azaltma çabalarını engellemek, avukatların savunmalarını, hak aramalarını zora sokmak; tutukluları, aileleri ve avukatları ekonomik olarak zor durumda bırakmaktır.

C.1.2. TECRİT, TUTUKLULARIN KİŞİLİKLERİNİ İMHA AMAÇLIDIR

8 metrekarelik bir alanda bir insan tek başına.. Ailesini -gelebilirlerse- haftada 1 saat görüyor, avukatı gelirse ayda bir kez yarım saat bir görüşme.
İnsan, insana muhtaçtır. Tek başına aylarca, yıllarca hücrede tutulmak, kişiyi fiziken ve ruhen tahrip edecektir. Kişinin, idealleri, amaçları için, varlık sebebi için çaba göstermesi engellenecek, kişiliği yok edilerek bunun yerine düşünmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen, itiraz etmeyen, hakkını aramayan; "koşulsuz itaat eden" kişilikler yaratmak amaçlanmaktadır.
Amaç beyni öldürmektir.

2 yılı geride bıraktığımızda psikolojik rahatsızlıklar, tecritin yarattığı tahribat gayet net görülmekte. Sincan F Tipinde cürum işlemek için teşekkül oluşturmak iddiasıyla yargılanan Halil Koçyiğit adlı tutuklu, kaldığı tek kişilik hücresinde kendini asarak intihar etti.

Yine Kocaeli F tipi hapishanesinde Volkan AĞIRMAN adli siyasi tutuklu, girdiği açmazlarından çıkamayarak intiharı tercih etti ve hayatını kaybetti.
Tekirdağ F Tipi hapishanesinde Aziz DOĞAN adlı tutuklu kendini çarşafla astı ancak hücre arkadaşlarının yetişmesiyle ölmeden önce kurtarıldı. Diğer iki tutuklu da, kurtarılabilirdi. Ancak tecrit politikası onların ölümlerinin sebebidir. Yanlarında iki satır sohbet edecek, dertlerini, sevinçlerini paylaşacak, danışacak, akıl alacak kimse olmadığı için ipi/çarşafı boyunlarına dolayıp boşlukta sallandırdıklarında bedenlerindeki ipi çözecek bir çift el olmadığı için yanlarında hayatlarını kaybettiler.

Tutuklunun yaşadığı psikolojik sorunlara suçu yükleyerek kimse sorumluluktan kurtulamaz. Tek sorumlu "TECRİT"tir, tecrit politikasını uygulayanlardır.

C.1.3. TECRİT, AİLE GÖRÜŞLERİNDEKİ SINIRLAMALARLA UYGULANMAKTA

F Tipleri açılmazdan evvel aile görüşüne girebilen pek çok akraba artık görüş yapamamaktadır. Aile görüşü yapabilecekler ana, baba, eş, çocuk, amca, teyze, hala, dayı ile sınırlandırılmıştır. Diğer yakın akrabalara görüş izni verilmemekte, tutuklunun hayatla iletişim bağları koparılmaktadır.

Görüş hakkı olanlardan nüfus kayıt aile tablosu, muhtarlık beyanı gibi belgeler talep edilerek görüşler engellenmeye çalışılmaktadır. Her görüşte aynı belgeler -hapishane idaresinde örnekleri olmasına rağmen- tekrar tekrar istenilerek, görüşe gelen kişiler yıldırılmaya, vazgeçirilmeye çalışılmaktadır.
Aile görüşleri 1 saat olarak programlanmış olmasına rağmen fiilen yarım saati dahi bulmamaktadır. Arama, kayıt, izin vs. işlemler nedeniyle görüş fiilen kısaltılmaktadır.

Telefonla yapılan görüşme dinlendiği gibi sürekli müdahaleye maruz kalınmaktadır. Anlaşılamaz şekilde bazı sözcüklerin geçmesi dahi görüşmenin sona erdirilmesine neden olabilmektedir. Tutuklunun siyasi olduğu düşünüldüğünde, üreten, geliştiren bir beyne sahip olduğu düşünüldüğünde siyasi konulardan bahsetmesinden daha olağan bir durum olamayacaktır. Ancak bu içerikli konuşmalar görüşün kesilmesine gerekçe yapılmaktadır.

Tutuklu ve görüşmecilerinin anadillerini kullanmaları engellenmekte, türkçe haricinde herhangi bir dil konuşulduğunda görüşme kesilmektedir. Doğduğu günden bu yana başka bir dil konuşmamış insanlardan, bu şekilde görüşme yapmasını beklemek; suç ve cezanın şahsiliğiyle, insanlık onuruyla bağdaşmaz.

C.1.4. TECRİT POLİTİKASI VE SAVUNMA

Tutukluların ekonomik ve sosyal durumları, savunmanlarına da yansımaktadır. Haklar ve özgürlükler mücadelesinde bir adım olması amacıyla siyasi tutukluların davasını takip eden sınırlı sayıda avukatın bu çabaları da engellenmeye çalışılmaktadır.

Hapishanelerin, yargılama yeri olan İstanbul, İzmir veya Ankara'nın çok çok uzağına yapılması, görüş saatleri ve süreleri, arama, GBT kontrolü gibi uygulamalar savunma hakkının engellenmesi amaçlıdır.

Tutuklu tecrit altında olduğu için dosyasına yoğunlaşamamakta, haklarını gerektiği gibi savunamamaktadır.

C.2. İŞKENCE, DAYAK

Tecritin amacı imhadır demiştik, imhanın yapılabilmesi için gerekli altyapı tecrit ile kurulduktan sonra tutuklular işkencelerle, dayaklarla yok edilmeye çalışılmaktadır.

C.2.1. HÜCRELERDE TECAVÜZ

F Tiplerine ilk nakillerin yapıldığı günlerde tutuklulara jopla tecavüz edilmiştir. Bu insanlık ayıbına, tecrit, maddi olanak sağlamaktadır. Tutukluların birlikte kaldığı bir ortamda bu tip bir işkencenin yapılabilmesi sözkonusu dahi olamaz.

C.2.2. İŞKENCE VE DAYAK

Ali İhsan KILIÇ. Kocaeli F Tipi Hapishanesinde tutuklu olarak kalmakta iken, sayım sırasında ayağa kalkmadığı gerekçesiyle infaz koruma memurlarının saldırısına uğradı. Kabadayaktan sonra ayakları havaya kaldırılarak kafası beton zemine birkaç kez çarptırıldı. Sonuç , kafatasında çökme ve kalıcı hafıza kaybı.

İşkenceciler, hücrelerde işkencelerini gözlerden uzakta yaparlarken devlet ve yargı buna sessiz kalmakta. Adli tıpa, hastaneye sevkler izler kaybolduktan sonra ancak yapılmakta ve bu şekilde işkenceciler korunarak cezasız bırakılmaktadır.

C.3. HABERLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜ

Tecrit ana amaç olup, haklar ve özgürlüklerin kullanımında tecrit amacına uygun engeller çıkarılmaktadır.

C.3.1. TUTUKLULARIN BİRBİRİYLE HABERLEŞMESİ

Tutukluların birbirleriyle haberleşmesi kat'i suretle engellenmekte, şiddetli cezalara çarptırılmaktadır. Aile görüşüne aynı hücrede bulunan 3 kişi birlikte çıkarılmakta, bu şekilde yıllarca aynı 2 kişiyle yaşamak mecburiyetinde bırakılmaktadır. Başka bir yüz, başka bir insan görmesini engelleyecek derecede nefretin, düşmanlığın hiçbir izahı olamaz.

Tutuklular aile veya avukat görüşüne gidişleri sırasında koridordan geçerken diğer hücrelerin kapı mazgallarına bakarak bir başka tutukluyu görmeleri kafaları infaz koruma memurlarınca yere doğru bastırılarak engellenmektedir. Herhangi bir bakma, seslenme girişimi halinde aile veya avukat görüşüne çıkarılmadığı gibi kaba dayağa maruz kalmaktadır.

Tutukluların havalandırmalardan birbirlerine seslenmeleri halinde ise görevliler müdahale ederek tutukluları hücrelerine kilitlemekte ve havalandırma hakkını gasp etmektedir.

Birbirleriyle haberleşebilmeleri sadece mektup kanalıyla olmaktadır. Mektuplar da Okuma Komisyonu tarafından uygun görülürse PTT kanalıyla yan hücreye getirilmekte, bu da mektubun 10-15 gün sonra muhatabına ulaştırılması, dolayısıyla iletişimi engelleme amaçlıdır.

C.4.1. MEKTUPLA HABERLEŞME

Tutukluların dışarıdaki akraba ve arkadaşlarıyla iletişiminin tek yolu olan mektuplar üzerinde çok sıkı bir yasaklama mekanizması kurulmuştur. Yasak sözcükler, yasak olmayanların sayısına ulaşmış; idare kendince yaptığı yorumlarla keyfi şekilde mektupları karalamakta, imha etmektedir.

Tutukluların gündeme ilişkin, hayata ilişkin, siyasi ve sosyal gelişmeler konusundaki tüm yazdıkları imha sebebi yapılmaktadır.

Ve hatta eşlerin veya arkadaşların birbirine gönderdiği fotoğraflar propaganda aracı olduğundan bahisle verilmemektedir.

CMUk md.144'deki "müdafiin sanıkla yapacağı yazışmalar denetime tabi tutulamaz" kuralı ne kadar açık ise, bu kuralın idare tarafından keyfi olarak ihlal edildiği de o kadar açıktır.

Gönderilen mektuplar adreslerine ulaşmamakta, gelen mektuplar ise taahhütlü veya APS alındı belgelerine rağmen verilmemekte, kayıp olmaktadır. Öyle ki; F tipi hapishaneden, okuma komisyonunun denetiminden geçerek yeterince karalanmış olanlar dahi, başka bir F Tipi hapishaneye gelen mektup sakıncalı ve tehlikeli görülerek verilmemekte, imha edilebilmektedir.

Mektupların adreslerine ulaşmasını garantilemek ve denetlemek amacıyla taahhütlü veya APS olarak gönderilmesi tutuklulara ve dışarıdaki yakınlarına ek bir ekonomik külfet getirmektedir.

C.5. BASIN ve HABERALMA ÖZGÜRLÜĞÜ İHLALLERİ

C.5.1. BASINA SANSÜR EN ÜST BOYUTTA

Tutukluların yazdıkları mektuplar, basında, dergilerde yer alacak gerekçesiyle engellenmekte ve İnfaz Hakimlikleri de bu hukuksuzluğu meşrulaştırmaktadır.
Tutukluların bir gazete veya dergiye yayımlanmak üzere makale göndermesini bırakın ; yazdıkları öykü ve şiirler dahi mektup okuma komisyonunun altın makası nedeniyle ya anlaşılamaz biçimde dışarıya ulaşmakta ya da hiç ulaşamamaktadır.

C.5.2. GAZETELER KESİLEREK, KARALANARAK SANSÜRLENİYOR

F tipi hapishanelere herhangi bir toplatma, yayın durdurma kararı olmamasına rağmen bazı dergi ve gazeteler hiç alınmamakta, peşinen sakıncalı görülerek engellenmektedir.

Hapishane idaresi görevi ve yetkisi olmadığı halde, savcılıkların yetkisini gasp ederek, dergi ve gazetelerde suç unsuru olduğundan bahisle tutuklulara vermemektedir.

Talep edilen pek çok gazete ve derginin verilmeme nedeni olarak ise "bayide yok!" gibi hiç de inandırıcı olmayan gerekçelerle engellenmektedir.

Sincan F tipi hapishanesine 7 ay boyunca Evrensel, Bakış ve Yeni Şafak gazeteleri girememiş, ama aynı sürede tüm ülkede satılmıştır.

Bazı gazete haberleri ise karalanmak veya kesilmek suretiyle sansürlenmektedir. Tutuklulardan televole kültürünü okumaları, yoz ilişkileri benimsemeleri istenmekte, bu tip yayınlara mahkum edilmeye çalışılmaktadırlar.

C.5.3. KİTAP YASAK!

İdari ve yargısal organların denetiminden geçmek suretiyle yayımlanan pek çok kitap sakıncalı görülerek tutuklulara verilmemektedir. Denetleyenlerin anla(ya)madıkları kitaplar özellikle bu kapsamdadır. Felsefi, siyasal, teori kitapları bugüne kadar F tipi hapishanelere girememişken, TBMM Kütüphanesinde, Okul kitaplıklarında yer bulmaktadır. Amaç, düşünceyi öldürmektir, düşünen insanı öldürmektir.

Bugüne kadar hapishaneler tarihinde olmayan bir uygulama ile F Tipi hapishanelerde karşılaşmış bulunuyoruz. 3 kitap sınırlaması. Tutuklu, aynı anda 3'den fazla kitap veya dergi bulunduramaz. Bu sayıya ders ve hukuk kitapları da dahil. Bir konuda inceleme, araştırma yapmak istemek; dünyayı algılayıp öğrenmek istemek yasak F Tipi hapishanelerde.

C.6. YARDIMLAŞMAK, DAYANIŞMAK YASAK F TİPİ HAPİSHANELERDE

Tecritin bir boyutu ve amacı olan dayanışma, yardımlaşma kültürünü yok etmek için idare kullanılabilir tüm yolları denemektedir.

Tutukluların birbirlerine kitap, para, giyecek vs. türünden yardım yapmaları asla ve asla yasaktır. Yardım veya dayanışmayı bırakın ekonomik veya başka nedenlerle kitaplarınızı takas etmeniz, değiştirmeniz dahi yasaktır.

Aynı hapishanede kalan tanıdığınız, belki de akrabanız bir tutuklu parasız kaldı. Ona bir miktar para göndermeniz, borç vermeniz dahi yasak. Halk kültürünün en önemli değeri olan toplumsal yardımlaşma tümden yasaktır hücrelerde. Yan hücrenizde kalan tutuklu, parasızlıktan ilaç alamayabilir, su alamayabilir ama siz ona bir bardak su dahi gönderemezsiniz.

Havalandırmadan attınız diyelim, en azından 1 ay ziyaretten men yasağını göze almanız gerekir.

C.7. ARAMA BAHANE, AMAÇ İŞKENCE

Hiçbir periyodu, amacı olmayan arama seanslarının tek amacı işkencedir. Gecenin ilerleyen saatlerinde operasyonlara maruz kaldıklarını bilen idare, arama için çat kapı geldiğinde amacı korkutmak, korkuyu büyütmektir. Arama adı altında tüm eşyalar talan edilmekte, dağıtılmakta, mektuplara, kitap notlarına el konulmaktadır. En küçük karşı koyuş dayak ve disiplin cezasıyla cezalandırılmaktadır.

C.8. KANTİN ve ALIŞVERİŞ SORUNU

F Tipi hapishanelerde tutuklulara nakit para verilmeyip hesaptan harcama yaptırılmaktadır. Bu durumda sürekli hesap tutmak zorunda bırakılmakta olan tutukluların parası idare tarafından istenildiği an kesintilere uğratılmaktadır : Elektrik parası, ilaç parası vs. Kantin, ihtiyaçların karşılanmasından ziyade, kâr amacı ile işletilmektedir. Kantindeki ürünler piyasanın çok çok üzerinde bedellerle satılmakta, bir nevi tefecilik yapılmaktadır.

Alışveriş ancak haftada bir kez yapılmakta, hücrede buzdolabı bulundurulması yasak olduğundan alınan yiyeceklerde bozulmaktadır.

Kantindeki ürünler ve çeşitler çok sınırlıdır. Özellikle kırtasiye malzemelerinden yapıştırıcı, karbon kâğıdı, pelür kâğıt satılmamaktadır.

Hapishane kantininde olmayan herhangi bir yiyecek, içecek veya malzemenin alınması ise imkansızdır. Sağlık nedenleriyle diyet yiyecekleri alması gereken tutuklular, diyetlerine uygun yiyecek ve içecek alamadıklarından ciddi sağlık problemleri yaşamaktadırlar. Edirne F Tipi hapishanesinde tutulmakta olan Tip II Diyabet hastası Ufuk KESKİN, diyet besinler alamadığından hastaneye kaldırılmış ve ailesinin girişimleri sonucunda Bayrampaşa Özel Tip Hapishanesine 1,5 yıl sonunda sevki yapılabilmiştir.

İdare tarafından satılan televizyon ve radyolar kalitesiz ve kullanışsız olup, tahliye sonrasında tekrar satımı veya bırakılması engellenmekte, bu şekilde tüm tutuklulara ekonomik olarak zarar verme amaçlanmaktadır.

C.9. HÜCRENİN ELEKTRİK FATURASI

Her hücreye elektrik sayacı takılı olduğu ve aydınlatma lambası haricindeki priz ve lambaların ücretlendirilmesi uygulaması da hayatımıza F tipleri ile girmiştir. Kişinin tercihi olmayan bir nedenden ötürü hapishanede tutulduğu yok sayılarak elektrik faturasını ödemesinin istenmesi ekonomik ve psikolojik olarak tutukluyu harap etme amaçlıdır.

C.10. ÜST ve AYAKKABI ARAMASI

Tutuklular, hücrelerinden hangi nedenle olursa olsun her çıkışlarında birden çok noktada üst ve ayakkabı aramasına tabi tutulmaktadır.

Bu aramalar güvenlik veya denetimden ziyade taciz amaçlıdır. Revire veya avukat görüşüne giderken dahi yapılan bu aramalarla fiziki ve psikolojik olarak tutukluların çözülmesi, teslim olması, düşüncelerinden vazgeçilmesi amaçlanmaktadır.

Ayakkabı, çorap, ağız ve hatta makat aramasının insani hiçbir neden ve gerekçesi yoktur.

C.11. HÜCRE DIŞINDA KOLA GİREREK GÖTÜRME UYGULAMASI

Yüksek güvenlikli, tüm tutukluların tecrit ve kilit altında tutulduğu hapishanelerde revir, görüş veya duruşmaya giden tutuklular, 2 gardiyanın kollarına girilmesi suretiyle götürülmelerinin güvenlik gibi bir gerekçesi bulunmamaktadır. Tutukluları suçlu psikolojisine sokarak onurlarını kırmak için yapılan bu uygulama nedeniyle pek çok tutuklu haklarını kullanamamaktadır.

C.12. KIYAFETLERDE ve RENKLERİNDE SINIR

Kazak, pantolon, tişört, ayakkabı, eşofman'la sınırlı giysiler 2 ve 3 adetle sınırlandırılmış durumda. Atkı, bere, eldiven gibi giyeceklerin kullanılması, tutuklulara verilmesi yasak. Bu giysileri de ancak aile götürüp teslim edebilir. Posta yolu ile gönderildiğinde veya avukat, başka kişiler tarafından götürüldüğünde kabul edilmiyor.

Yine her götürdüğünüz giysi de alınmıyor. Siyah, lacivert, kırmızı giyecekler asla tutuklulara verilmiyor. Yani giyim zevkiniz dahi sınırlanıyor, düşüncelerinizden, kişiliğinizden arındırılmanız tek amaç.

Çorap, iç çamaşırı, havlu ise dışarından verilemiyor. Mutlaka kantinden alınması gerekiyor. Kantinde satılanlarla kalitesiz ve pahalı. En çok bu giyeceklerin yıprandığı ve değişmesi gerektiği nazara alındığında idarenin amacının ekonomik yıkım ve moral tahribat olduğu gayet net görülmektedir.

C.13. DİLEKÇE DAYATMASI

Bir paket sigara almak, bir mektup göndermek veya revirde doktora muayene olmak için dilekçe yazma mecburiyeti getirilmiştir.

Dilekçeyi yazmak da yeterli değil, altında arz ettiğinizi mutlaka belirtmeniz gerekir. Arz edilmesini istemek nezaketten değil, itaat ettirmenin, boyun eğdirmenin bir aracı.

Yazılan dilekçelere cevap almak da başka bir sorun. İdare tutukluları böyle bir bürokrasi uygulamaya mecbur bırakırken dilekçeyi aldığına dair hiçbir kayıt yapmıyor, böylece tutuklunun talebini, dilekçesinin içeriğini kanıtlaması imkansızlaşıyor.

İdareye, Savcılığa, Bakanlığa yazılan dilekçeler, suç duyuruları dahi denetleniyor, sakıncalı görülerek imha ediliyor. Hak arama özgürlüğünü tutukluların kullanması bu şekilde engelleniyor, yapılan keyfi uygulamaların devamı, direnişle, engellemeyle karşılaşması önlenmeye çalışılıyor.

C.14.SU ve HİJYEN SORUNU

Şehir dışına inşaa olunan F tipi hapishaneler şehir su şebekesine bağlı olmadığından kuyu suyu kullanılmaktadır. Kuyu suları yeterli olmadığı gibi sağlık açısından da çok sakıncalı olup Tekirdağ ve Sincan F Tiplerinde pek çok tutukluda ağız yaraları, vücutta tahriş meydana gelmiştir. Kuyu suyu temiz olmadığından içilememektedir ve tutuklular kantinden sürekli su satın almak mecburiyetinde kalmaktadır.

Temizlik için gerekli su da temin edilememektedir. Tekirdağ F Tipi Hapishanesinde haftada bir gün yarım saat su verilmekte, tutuklular bu sürede banyo ihtiyacını karşılayabilirse temizlenebilmektedir. Başka türlü kantinden yüksek fiyatlı içme suları ile bu ihtiyaçlarını gidermek zorunda kalmaktadırlar.
---------------------------------
"Ben Bir İnsanım. İnsani Olan Hiç Bir Şeye Yabancı Kalamam"...
wengesodiri isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
 
 
 
 
 
Alt 09-09-2007, 09:57 AM   #3 (permalink)
Kullanıcı Profili
wengesodiri
Vip Üye
 
wengesodiri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Sep 2007
Mesajlar: 293
 
Ruh Hali
 
 
Teşekkür Grafikleri
Teşekkürler: 1
Teşekkür 5 zamanda 4 mesajlara
 
Puan Grafiği
Rep Puanı:113428
Rep Gücü:28421
RD:wengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond reputewengesodiri has a reputation beyond repute
 
Ek Bilgiler
 
Standart

D.AİLELERE YÖNELİK HAK İHLALLERİ

D.1.AİLE GÖRÜŞLERİNDEKİ SINIRLANDIRMALAR


F Tipi hapishanelerde her tutuklunun haftada bir saat aile görüş hakkı bulunmaktadır. Bu da belirlenen zaman dilimi haricinde kullanılamamaktadır. Küçük bir gecikme dahi harcanan paranın, emeğin boşa gitmesi anlamına gelebilecektir. Aileler, tüm hayatlarını bu 1 saatlik dilime göre ayarlamak zorunda bırakılmakta, ertelenemez işleri olduğunda aile görüşü yapılamamaktadır.

Diğer hapishanelerde olduğu gibi belirli günlerin tüm saatlerinde görüş hakkı tanınması uygulaması tekrar yerleştirilmelidir.
1 saatlik görüşte tam olarak kullanılamamaktadır. Kayıt, imza, dijital kartın okutulması, arama, tutuklunun getirilmesi süreleri bu bir saatlik görüşe dahildir. Bu süreler düşüldüğünde fiilen 20-30 dakika ancak görüş yapılabilmektedir.

D.2.ARAMA İŞKENCESİ

Aileler evlatları, eşleri, ana, babaları ile 1 saatlik görüş yapabilmek için kilometrelerce yol kat edip hapishaneye ulaşabildiklerinde jandarma ve gardiyanların arama işkencesiyle mücadele etmek zorunda bırakılmaktadırlar.
Duyarlı kapı, x-ray cihazı ile yapılan kontrollerin yanında taciz amaçlı elle arama işkenceden farksızdır. Temasın olmadığı bir görüş için dahi elle didik didik insanların her tarafının aranması başka şekilde adlandırılamaz. Bu arama öyle onur kırıcı bir halde uygulanmaktadır ki bayanların pedlerinin kontrolleri dahi yapılmaktadır.

Metale duyarlı kapıların,aslık ayarı en üst noktada olup iç çamaşırı kopça telleri dahi sinyal vermektedir. Bu halde erkek gardiyan ve askerlerin önünde onur kırıcı bir şekilde ailelerin bu metalli eşyalarını çıkarmaları istenmektedir.

D.3.AİLELERİN GETİRDİĞİ EŞYALARA YASAKLAMALAR

Tutuklulara, ailelerin getirdiği eşya, kitap ve dergilerin teslim edilip edilemediği ancak bir sonraki görüşte öğrenilebilmekte; diğer hapishanelerdeki uygulamanın aksine eşyalar ailelerce verilmemektedir. Bu şekilde tutukluların manevi bağları, duyguları incitilerek kişiliğinin ezilmesi amaçlanmıştır.

E. SAVUNMA HAKKI ENGELLENMEKTEDİR

E.1. SAVUNMA DA TECRİTTEN NASİBİNİ ALMIŞTIR

Hapishanelerin yargılama yerlerine uzaklığı (örneğin İstanbul DGM'de yargılanan tutuklular Tekirdağ, Kandıra veya Edirne F Tipinde tutulmaktadır) savunma hakkını kullanmayı engelleme amaçlıdır. Avukatlar, gerek emek gerek zaman, gerekse ekonomik külfet nedeniyle F tiplerinde kalan tutukluların savunmalarını üstlenmekte imtina eder noktaya gelmişlerdir.

E.2. GÖRÜŞ SÜRESİ YETERSİZDİR

370 tutuklunun kaldığı hapishanelerde sadece 8 avukat görüş mahalli bulunmaktadır. Bu nedenle uzun yol kat edip hapishaneye gelindiğinde görüşememe gibi bir risk her zaman için mevcuttur.

Avukat görüşleri Pazartesi'den Perşembe'ye 15.30-17.00 saatleri arasında (İzmir/Kırıklar F ve Sincan F tipinde 16.00-17.00 arası 1 saatle sınırlıdır) , Cuma günleri ise tam gün yapılmaktadır. Bu 1,5 saatlik zaman diliminin kayıt, arama, dijital kart okutma vs. işlemlerle geçen süresi düşüldüğünde aktif olarak 1 saat (İzmir ve Sincan'da bu süre yarım saattir) ancak görüş yapılabilmektedir.

DGM davalarının kapsamı, istenen ceza sürelerinin ciddiliği nazara alındığında yeterli olmamaktadır bu görüş süreleri.

Yine hapishanede arama yapılacağından haftanın bir günü hiç avukat görüşü yapılamamaktadır. Aramalar istisnasız ve kararlı olarak avukat görüş saatlerinde yapılmaktadır. 250 km yol kat edip hapishaneye ulaşıldığında arama olduğundan bahisle yüz geri dönmek olasılığı yüksektir. Tekirdağ ve Edirne F Tipi Hapishane idareleri aramayı iki haftada bir tüm gün avukat görüşü olan Cuma günü yapmaktadır. Bu periyodik aramanın amacı avukat görüşünü engelleyerek tutukluların savunma hakkını gasp etmektir. Bu konuda yapılan suç duyuruları ise Bakanlık ve Savcılıklarca geçiştirilmektedir.

E.3. AVUKATLIK YASASINA AYKIRI OLARAK ARAMA YAPILMASI

Avukatlık Yasası 58/1 hükmü gereği ağır cezayı gerektiren suçüstü hali haricinde avukatın üzerinin aranamayacağı hükmüne rağmen F tipi hapishanelerde gerek dış nizamiyede Jandarma gerekse girişte infaz koruma memurlarınca üst araması yapılmaktadır. Duyarlı kapı ve x-ray cihazından geçiş sonrası elle üst araması yapılması, taciz ve savunmayı engelleme amaçlıdır. Avukatlar, müvekkilleriyle özdeşleştirilerek suçlu, şüpheli şahıs muamelesine maruz kalmaktadır.

Aramalar ailelerde olduğu gibi iç çamaşırı, ped vs. kadar yapılmakta, onur kırıcı bu muamelerle savunma görevinin yapılması engellenmek istenmektedir.
Yine F tipi hapishanelerde avukatlara GBT kontrolü yapılmaktadır. Bu kontrolde savunmanın bağımsızlığını parçalamak amacıyla, savunma kurumunu devlet kontrolü altına alma amacıyla yapılmaktadır.

Bu hukuksuz uygulamalar ile avukatların, F tiplerindeki tutukluları savunmaları engellenmek istenmekte, peşinen suçlu sayılarak cezalandırılmaya çalışılmaktadır.

E.4. DOSYA ve EVRAKLARIN DENETLENMESİ

Avukatın büro ve konutu mahkeme kararıyla, savcı ve baro temsilcisi nezaretinde aranabilirken ve yine ağır cezayı gerektiren suçüstü hali olmadıkça üzeri aranamazken dosya ve savunma belgeleri hapishane girişinde gardiyanlarca denetlenmektedir.

Bu denetleme de hukuki bilgi ve kültürden yoksun infaz koruma memurlarına yaptırılmakta anlamsız karşı çıkışlarla avukatlar boğuşmaktadır. Öyle ki dosyaya Savcılık tarafından delil olarak konulan bir kimlik fotokopisinin hapishaneye giremeyeceği şeklindeki yasaklamayı kaldırabilmek için Tekirdağ C. Savcısıyla görüşmek gerekmiştir.

Avukatın, müvekkiline herhangi bir belge vermesi yasak olup böyle bir durumda fiili müdahale yanında soruşturmalar açılmaktadır. Sanık-müdafii arasında evrak alış verişinden daha doğal bir ilişki olamaması kuralı F tiplerinde geçerli olamamaktadır.

Üst araması, dosya ve evrakların denetlenmesi; avukatları suçlu kabul eden zihniyetin ürünüdür. Savunmanın bağımsızlığı yok edilmeye, devletin denetimi altına alınmaya çalışılmaktadır.

E.5. BİRDEN FAZLA TUTUKLU İLE BİRLİKTE GÖRÜŞEMEME

Aynı dava sanıkları farklı hapishanelere konulabilmektedir. Bu durumda ortak savunma ve değerlendirme yapma imkanları ortadan kaldırılmaktadır.

Yine aynı hapishanede tutuklu olan sanıklarla birlikte görüşme yapma olanağı yoktur. Aynı davadan yargılanan birden fazla tutuklu ile aynı anda görüşülememesi, savunmanın layıkıyla hazırlanamaması sonucunu doğurmakta, adil yargılanma hakkını açık olarak ihlal etmektedir.

Tutuklular avukat görüşüne hiçbir belge, kalem getirememektedir. Avukatıyla yaptığı görüşmede not almasına imkan verilmeyerek, savunma yapması imkansıza getirilmektedir. Hiçbir hukuk düzeninde olmayan bu uygulama F tiplerinin genel mantalitesini yansıtmaktadır.

Avukatların görüşe girerken sigara paketi ve çakmakla girmesi yasaklanmıştır. Rahatsız ve huzursuz bir ortamda görüş yaptırılma gayreti içinde bu tip pek çok engelleme değişik zaman ve hapishanede görülmektedir.

Hapishanede bir yetkili ile görüşmek mümkün olamamaktadır. Tüm yasak ve engellemelere talimat böyle cevabı verilmekte, yetkililerle görüşme talebi ise her daim reddedilmektedir. İdare tarafından tüm diyalog çabalarının baştan önü kesilerek gerginlik ve çatışma çıkarılma gayretine girilmektedir.

F. F TİPİ HAPİSHANELERDE 2 YILLIK SÜRECİN YARATTIĞI TAHRİBATLAR

F.1. İKİ TUTUKLU İNTİHAR EDEREK HAYATINI YİTİRDİ

11 Nisan 2002 tarihinde Sincan F Tipi Hapishanesinde Çıkar Amaçlı Suç Örgütü üyesi olmak iddiasıyla tutuklanan Halil KOÇYİĞİT yatak çarşafıyla kendini asarak intihar etti ve yaşamını yitirdi. Koçyiğit'in yargılaması Ankara 1 nolu DGM'de tutuklu olarak devam etmekteydi. Birkaç gün evveline kadar iki kişi aynı hücreyi paylaşmakta iken hücre arkadaşının başka bir yere alınması sonrasında tecrit nedeniyle Halil KOÇYİĞİT intihar etmiştir.

İkinci intihar Kandıra/Kocaeli F Tipi Hapishanesinde 12 Temmuz 2002'de meydana geldi. Örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklanan Volkan AĞIRMAN, 3 kişilik hücrede tek başına kalışının birinci haftasında intihar ederek hayatını yitirdi. F tipi hücre hapishanelerindeki tecrit uygulamaları, yalnızlaştırma politikasının insanların psikolojilerini bozarak intihara varan uygulamalara yol açtığı reddedilemez bir gerçektir.

F.2. TUTUKLULARDA TECRİTTEN KAYNAKLI SAĞLIK SORUNLARI YOĞUN OLARAK GÖRÜLMEKTEDİR

Tekirdağ F Tipi Hapishanesinde tutuklu olarak bulunan Aziz DOĞAN'ın hücre arkadaşının anlatımını aynen aktarmak istiyoruz : "iki defa kendini çarşafla hücrenin merdivenin yanındaki yataraktan merdiven boşluğuna doğru asmaya çalıştı, zor kurtardık. Bir defa bana saldırdı. Metin Abiyle zor engel olduk. Bir defada revirden verdikleri hapların hepsini az kalsın yutuyordu.

Böyle durumlarda götürüp revire bir yatıştırıcı iğne yapıp geri getiriyorlar ... Günün büyük bir kısmını yatarak geçiriyor. Sadece yemeklerde iniyor aşağıya. Biraz birşeyler yiyor, sonra bir aşağı, bir yukarı, bir içeri, bir dışarı dolanıp duruyor, çok sıkılıyor, bir şey diyemiyoruz. Yoksa bize sinirleniyor..."
Aziz DOĞAN'ın şansı hücrede tek olmamasıydı, Volkan ve Halil tek kişilik hücrede tecritte olduklarından intihar etmişlerdir.

ENVER YANIK; Sincan F Tipi Hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Hydrosefali (Beyinde su toplanması) ve Epilepsi ( Sara) teşhisi konuldu. Sağlık durumu ciddi olmasına rağmen ve F tipi hapishanede sık sık nöbetler geçirmesine rağmen, tedavisi yapılmamakta ve hastalığı ilerlemektedir. Tahliyesi için yapmış olduğu başvurular da ret edilmiştirb

HACI DEMİR; Sincan F Tipi Hapishanesinde tutuklu olup Hepatit B hastasıdır. Kafatasında aldığı darbelerden kaynaklı göçükler oluşmuştur. Bel ve boyun fıtığı ilerlemiştir. Tecritin bir sonucu olarak duyma hissinde azalma vardır.

ERCAN KARTAL; Edirne F Tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Hücre koşullarının sağlıksızlığından dolayı, Akciğer enfeksiyonu geçirmektedir. Kulaklar da sürekli çınlama, böbrekler de enfeksiyon mevcuttur. Hastalıklarının nedeni tek kişilik hücrede ve sürekli tuvalet şifonu gürültüsünün duyulduğu bir yerde tutulmasıdır.

ALİ OSMAN KÖSE; Edirne F Tipi Hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Tek kişilik hücrede başka bir kimseyi duymayacak ve görmeyecek şekilde tutulmaktadır. Hücresinin üst katında bulunan iş atölyesindeki makinelerin gürültüsü nedeniyle kulaklarından rahatsızdır. Bu rahatsızlık kulaklarda çınlama, sürekli bir uğultu, kafayı duvarlara vurma isteği oluşmasıdır. Israrlı taleplerine ve hapishanede uygun yer bulunmasına rağmen yeri değiştirilmemektedir.

HATUN POLAT; Kütahya E Tipi Hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Şizofren tanısı konulmuştur. Rahatsızlığı hapishane koşullarında daha da ilerlemiştir. Bunun yanında ciddi bir çok rahatsızlığı mevcuttur. Rahim bölgesinde kanser şüphesi taşınan ur vardır. Ameliyat olmuştur. Bu ameliyat sonrasında hekimler kanserden şüphelenmişler, tekrar ameliyat olması gerekirken hapishane idaresinin ve askerin çıkarmış olduğu zorluklardan kaynaklı sevki engellenmiştir. Astım hastasıdır. Safra kesesinde taş bulunmaktadır. Böbrek kanallarında tıkanıklık mevcuttur. Tüm bu rahatsızlıklarından dolayı tam teşekküllü bir hastanede tedavisinin yapılması, ameliyatlarının yapılması ve kontrol altında tutulması gerekir. Hastalıkları yaşamını hapishanede sürdürmesine engel olmasına rağmen CMUK 399 gereği tahliye talebi ret edilmiştir.

BEKİR ŞİMŞEK; Edirne F tipi Hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Zorla ve yanlış tıbbi müdahale sonucu hafıza kaybı ve ağır yanık yaşamaktadır. 1996 yılından sonrasını hatırlamamaktadır. Vücudundaki yanıklar, hafıza kaybı ve denge bozukluğu nedeniyle yaşamını hapishanede sürdürmesi mümkün değildir.
SEVİNÇ ŞAHİNGÖZ; Ankara Ulucanlar hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. İleri derecede kemik erimesi, kemik iltihaplanması rahatsızlığı var. Bu iltihaplar kana karıştığından daha da tehlikeli olmaktadır ve tedavisi yapılmaz ise ölümle biter. Sevinç Şahingöz'ün tedavisi bu hastalığın uzmanı kişilerce yapılmalıdır. Hapishane idaresinin ve askerin engellemeleri sonucu hastaneye gidemediğinden tedavisi yapılamamaktadır.

HÜSEYİN SOLAK; Sincan F Tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Nefes darlığı, sol akciğerde tıkanma, kronik hepatit B, sol kulak zarında yırtılma mevcut.

SERDAL GELİR; Sincan F Tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Kombine dejenarasyon (sinir sistemi tahribatı) hastası. 1996'da yaptığı ölüm orucu sonrasında ciddi anlamda hafıza kaybı ve denge sorunları yaşamaktadır. Aynı zamanda kronik anemi hastası.

SELMANİ ÖZCAN; Sincan F Tipi hapishanesinde tutuklu olarak kalmaktadır. 1996 ölüm orucundan sonra denge, hafıza kaybı ve görme sorunları yaşamaktadır. Sağ bacak 4 cm kısadır.

ABBAS BEKTAŞ; Sincan F tipi hapishanesinde tutuklu olarak kalmaktadır. Raşitizm rahatsızlığı vardır. Güneşli ortamda bulunması ve sürekli D vitamini kullanması gerekmektedir. Bemabil (Vücutta B 1 depolarının bitmesinden dolayı oluşan bir hastalık) hastasıdır. Ancak sağlıksız hücre koşulları bu rahatsızlarını derinleştirici niteliktedir.

CUMHUR BİRCAN; Sincan F Tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Kalp ritminde bozukluk, hipertansiyon ve ayak damarlarında tıkanıklık,venüz yetmezliği var.

TUNCER KARAKAYA; Sincan F Tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Vertigo (baş dönmesi) hastasıdır. Bu hastalıktan dolayı tek başına kalması sakıncalıdır. Bacak kemiğinde çürüme ve iltihaplanma söz konusudur.

GÜLDEDE ÇEVEN; Tekirdağ F tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Epilepsi hastasıdır. Hücre koşullarından dolayı psikolojisi bozulmuştur. Depresyon geçirmektedir. Rahatsızlığının tablosu belgeler bölümünde yer alan Günay Eren'in mektubunda detaylı anlatılmaktadır.

ZEKİ DOĞAN; Tekirdağ F tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Hücre koşullarından kaynaklı ağır depresyon geçirmektedir. Günay Eren'in mektubunda tablosu detaylı anlatılmıştır.

GENÇALİ KARABULUT;
Tekirdağ F tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Ağır depresyon geçirmektedir. Hastalığının tablosu Günay Eren'in mektubunda ayrıntılı olarak bulunmaktadır.

TURAN BULUT;
Tekirdağ F tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Hapishane koşullarının ortaya çıkardığı epilepsi rahatsızlığı vardır. Hücre ve tecrit koşulları nedeniyle rahatsızlığı artmıştır. Günay Eren'in mektubunda ayrıntılı tablosu vardır.

YASEMİN KARADAĞ; Manisa E tipi hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. İleri derecede böbrek yetmezliği hastasıdır. Tek böbreği yoktur. Diğer böbreği ise çürüme ve işlevini kaybetme aşamasına gelmiştir. Bu durumunda hapishanede kalması mümkün değildir. Hastalığı hapishane koşullarında yaşamını tehdit edecek noktaya doğru ilerlemektedir.

TÜLİN SOYHAN; Kartal Özel Tip hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Kişilik parçalanmasından kaynaklı psikolojik rahatsızlıkları hücre koşullarında daha da ilerlemiştir. Sürekli sinir krizleri geçirmekte, zaman zaman saldırganlaşıp kendisine ve çevresine zarar vermektedir. İntihar potansiyeli taşımaktadır. Hücre koşulları sağlığı açısından zararlıdır. Tahliye edilmelidir.

NECLA CAN; Kartal Özel Tip hapishanesinde tutuklu olarak bulunmaktadır. Boyun ve beyin damarlarında tıkanıklık söz konusudur. Ciddi ve sürekli tedavi altında tutulmalıdır.

ŞENGÜL MERT; Bayrampaşa Devlet Hastanesinde kalmaktadır. İleri derecede akciğer yetersizliği ve bronşektazi mevcuttur. Akciğerlerinin 3/4'ü çalışmamaktadır. Tam teşekküllü bir hastanede düzenli tedavisinin yapılması, bol oksijenli temiz ve açık havada yaşaması gerekir.

7-Aralık-2002
TAYAD'LI Aileler
---------------------------------
"Ben Bir İnsanım. İnsani Olan Hiç Bir Şeye Yabancı Kalamam"...
wengesodiri isimli Üye şimdilik offline konumundadır  

F tipi cezaevlerinin kullanıma açılmasından 16 ay sonra, UAÖ 15 Nisan 2002’de Türkiye Adalet Bakanı’na gönderdiği bir mektupla tecritle ilgili kaygılarını tekrarladı. Bir ya da üç kişilik hücrelerin bulunduğu adet F tipi cezaevinde bulunan 2000 civarında tutuklu ve hükümlüye tek veya küçük grup tecriti altında tutuluyor. Mayıs 2001’de Terörle Mücadele yasasında yapılan değişiklikle birlikte eş ve küçük çocukların açık görüş yapmasına olanak sağlanmıştı. Ortak alan kullanımına da, ancak „rehabilitasyon ve eğitim programları“ çerçevesi dahilinde ilkesel olarak izin verilmişti

Yasa degişikligine ragmen Avrupa Işkencenin ve Insanlik Dişi ya da Onur Kirici Muamele ya da Cezanin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) yanı sıra, Türkiye’deki hükümet dışı örgütler de F tipi cezaevlerindeki tecrit koşullarının ısrarla sürdürülmesine dair kaygılarını belirtmeye devam etmektedir. Bu bağlamda, UAÖ Türkiye’de F tipi cezaevlerindeki uygulamalarla ilgili tartışmalarda bazı gelişmeler olduğunu öğrenmekten memnun olmuştur.

Örneğin Kasım 2001’den beri Türkiye’deki temel insan hakları örgütleri ve Barolar F tiplerindeki de facto tecrit uygulaması ve açlık grevlerinin sona ermesi için yeni bir girişim önerdiler. Öneri üç kişilik üç hücre kapısının açılarak 9 kişinin gün boyunca biraraya gelmesini sağlamak. Alternatif öneriler arasında üç kişilik hücrelerin önündeki, yanyana bulunan üç avlu duvarının yıkılması ya da aralara kapı koyulması yoluyla 9 tutuklunun birbirlerini görmesinin sağlanması da bulunuyor. Çok az mimari değişiklikle yapılabilecek bu önerilerin Ekim 2000’den beri süren ve 50 kişinin öldügü ve yüzlercesinin ciddi ve uzun süreli saglik sorunlarina maruz kaldigi açlik grevlerini sona erdirebilecegini umuyorlardi.

UAÖ koridorlara veya avlular arasina kapilarin açilmasinin tecrit uygulamasini hafifletecek geçici bir önlem olabilecegini düşünüyor. Bu nedenle, Ocak 2001 yilinda Insan Haklari Izleme Örgütü ile Türkiye’ye yaptıkları ortak misyonun ardından UAÖ Türk yetkililere gün içinde tutuklu ve mahkumların birimlerinin kapılarının açık bırakılması için çağrıda bulunmuştu. Ancak UAÖ bu önerinin tatmin edici bir orta-vade çözüm olmadığına inanıyor. Çünkü koridorların, odaların ya da avluların, CPT’nin istediği anlamlı aktiviteler için makul sayıda tutuklu ve mahkumun biraraya gelebileceği uygun ortak alanlar olduğunu düşünmüyor.

18 Ocak 2002’de Adalet Bakanı, haftada beş saatten fazla olmamak üzere 10 kişiye kadar grupların belirlenmiş alanlarda biraraya gelmelerine izin veren bir kararname yayınladı. Bu kişiler bir seçim komisyonu tarafından belirlenecek. Ancak bu olanaktan yalnızca en az bir rehabilitasyon, egzersiz, eğitim ya da mesleki eğitim programına katılması koşuluyla yararlanabilecekler. Aralarındaki iletişim cezaevi idaresi tarafından izlenecek.

UAÖ bu girişimi takdir etse de yeni tedbirin de facto tecrit uygulamasını sona erdirmek için yeterli olmamasından kaygı duymaktadır. UAÖ hem biraraya gelebilecek kişi sayısının hem de görüşme süresinin bu amaç için yeterli olmadığını düşünüyor. UAÖ ayrıca kararnameye göre tartışma gruplarına katılmanın tutuklu/ mahkumun diğer programlara katılım koşuluna bağlı olmasından da kaygı duymaktadır.

F tipi cezaevlerindeki siyasi tutuklularının birçoğu (gönüllü ya da gönülsüz) bu koşullar altında ortak alanların kullanımı için başvurmaktan kaçınmaktadır. UAÖ’ne, tutukluların, rehabilitasyonun siyasi “yeniden eğitim"e dönüşmesinden korktuklari söylendi. CPT, Terörle Mücadele Yasasi (16. Madde) degişikligiyle ilgili 24 Nisan 2001’de yaptığı yorumda “eğitim, gelişme ve pratik eğitim ideolojik nedenlerle sömürülmemelidir" dedi. Ancak Cezaevi Yönetmeliğinin 110. Maddesi rehabilitasyonun amacını şöyle tanımlamaktadır: “Atatürk ilke ve reformları ışığında, Türk ulusunun ulusal, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini koruması ve geliştirmesi, ailesini, vatanını ve ulusunu sevmesi ve buna uygun davranacak kişiler yetiştirmek". UAÖ, ortak alanların kullanımının belirli siyasi görüşe sahip olma koşuluna bağlı olmaması gerektiğine inanıyor. Üstelik UAÖ gruplar halinde diğer tutuklularla görüşme hakkının rehabilitasyon aktivitelerine bağlı olmaması gerektiğini düşünüyor.

UAÖ ayrıca (CPT’nin Eylül 2001 ziyaretiyle ilgili raporuna göre) ziyaret edilen iki F tipi cezaevindeki ortak etkinlikler için kullanılan tek tesisin jimnastik salonu ve ara sıra da açık spor alanı olmasından, kütüphanelerin tutukluların kullanımına açık olmamasından, yalnızca bir cezaevindeki atölyede malzeme bulunmasından kaygı duymaktadır. CPT ayrıca katılan tutuklu ve mahkumların çok küçük gruplar halinde (genellikle aynı hücreyi paylaşan kişiler ki (CPT’ye göre) “ortak aktivite anlamını güçlükle taşır") ve çok sınırlı bir zaman için olmasını (bazen haftada yalnızca birkaç saat) eleştirmiştir. CPT ortak etkinliklerle ilgili aktif ve yatırımcı bir yaklaşımın, grupların genişletilmesi ve ortak etkinliklerde harcanacak zamanın arttırılması gerekliliğinin de altını çizmiştir.

UAÖ Türk yetkililerine, CPT’nin ortak alanlara dair kaygılarıyla ilgili derhal harekete geçmesi için çağrıda bulunmaktadır. UAÖ yetkilileri ayrıca 16 aydır sürmekte olan ve kötü muameleyi kolaylaştırmasının yanı sıra kendisinin de kötü muameleye varabilen de facto tecrit uygulamasının derhal sona erdirilmesi için gerekli tüm önlemleri almaya davet etmektedir. Bu önlemler hem acil tedbirler olmalı hem de orta vadeli bir programı kapsamalıdır. Uzun vadeli programdaki tedbirler CPT tavsiyelerine uygun olarak tutuklu ve mahkumların günde en az 8 saat birbirleriyle görüşebilmelerine olanak vermelidir.

UAÖ F tipi cezaevlerinde bulunanların ortak aktivitelere katılmaktan kaçınmalarının bir sebebinin de ortak alanlara giderken kötü muamele ve onur kırıcı üst aramalarından korkmaları olduğunu anlamaktadır. UAÖ’ne, F tipi cezaevlerinde, özellikle buraya vardıklarında, sayımda ve hücre aramalarında ve avukat ya da aile görüşlerine götürülürken kötü muamele ve dayağa maruz kaldıklarına dair çok sayıda bilgi gelmektedir. Bu cezaevlerine erişimin çok kısıtlı olması nedeniyle, bu bilgilerin doğrulanması zordur.

Bu tip kaygılara karşı alınacak tedbirlerin biri de Cezaevi İzleme Organları Yasası’nın yürürlüğe girmesi olabilir. Yasa Haziran 2001’de yürürlüğe girmiş olmasına rağmen hayata geçirilmesi oldukça ağır ilerlemektedir. Aralık 2001’de adli bölgelerin yarısından azında bu organlar kurulmuştu. Hakkari Bölge Polis Komiseri’nin izleme ekibinin başina getirildigi bildirildi. UAÖ, cezaevlerinin, insan haklari savunuculari, doktor ve avukatlari da içeren bagimsiz gözlemcilerin incelemesine açilmasinin çok önemli oldugunu düşünmektedir.

UAÖ defalarca küçük grup izolasyonu ve tecrit koşullarinin ciddi zihinsel ve fiziksel zarar riski taşidigini ve işkence veya kötü muameleye varabileceginin altini çizmiştir. UAÖ Türk yetkililerini F tipi ve benzer cezaevlerinde tutulanlarin bagimsiz tip uzmanlari tarafindan saglik ve koşullarini degerlendirilmesine izin verecek bir sistem kurmaya davet etmektedir.

UAÖ avukatlarin cezaevlerindeki müvekkilleriyle görüşmelerinde kisitlamalar yaşamaya devam ettiklerine dair gelen bilgilerden kaygi duymaktadir. Bildirildigine göre avukatlar F tipi cezaevlerinde bulunan müvekkillerini haftanin belli bir ya da iki gününde ziyaret edebilmekte, yazili malzeme aliş verişinde bulunmalarina izin verilmemekte ve dosyalari aranmaktadir. Avukatlarinin üstlerinin aranmasina devam edildigi anlaşilmaktadir. UAÖ, bu uygulamalarin adil yargilama usulleri, özellikle de avukatla gizli iletişim hakki üzerinde olumsuz etki yaptigindan kaygilidir. UAÖ yetkililere, F tipi cezaevlerinde tutulanlara savunma hazirlayabilmeleri için yeterli zaman ve olanak hakki saglamalari ve avukatlariyla özel görüşebilmeleri için çagrida bulunmaktadir.

Son olarak UAÖ, Adli Tip veya hastanelerden saglik nedeniyle serbest birakilmalarini tavsiye eden raporlara ragmen tahliyeleri geciken düzinelerce tutuklu/mahkumun durumlariyla ilgili kaygilarini dile getirmektedir. Basinda yer alan haberlere göre yetkililer bu kişilerden bazilarini, daha önce tahliye edilmiş olanlarin adreslerinde bulunmadiklari ya da yurt dişina gittikleri gerekçesiyle serbest birakmayi reddetmektedir. Yetkililerin saglik nedeniyle serbest birakilmiş tutuklu/hükümlülerle ilgili koşullari belirleme hakkini kabul etmesine ragmen UAÖ cezaevi dişinda gerekli tibbi bakima izin verilmemesinin bazi durumlarda zalimane, insanlik dişi ya da onur kirici muamele ya da cezaya varabilmesinden endişelenmekte, ve yetkililere, gerekli tibbi bakim alamadan cezaevinde kalmalari durumunda hayatlari ciddi risk altinda olan tutuklu/mahkumlarin durumlarini tekrar degerlendirmesi için çagrida bulunmaktadir.

Bilgi

Türkiye’de geçtiğimiz yıllarda cezaevi koşulları yoğun tartışmalara konu olmuştu. Tutuklu ve ailelerinin yanı sıra birçok insan hakları savunucusu ve diğer sivil toplum örgütleri de yeni “F-tipi" cezaevi sisteminin işkence ve kötü muamele riskini arttiracak izolasyon uygulamasina yol açacagindan kaygiliydi. Ekim 2000’den bu yana binin üzerinde siyasi tutuklu ve mahkum F tipi cezaevlerine karşi açlik grevi yapmakta. Resmi rakamlara göre halen 64 kişi ölüm orucunu sürdürüyor. Bugüne dek açlik grevi nedeniyle 50 kişi hayatini kaybetti.

19 Aralik 2000 günü güvenlik güçlerinin 20 cezaevinde yürüttügü operasyon sonucu 30 tutuklu/mahkum ve 2 asker öldü. Bunun ardindan yüzlerce tutuklu üç yeni F tipi cezaevine transfer edildi. 2001 yilinda üç tane daha F tipi cezaevi açildi.

UAÖ’nün tecrit uygulaması ve Türkiye cezaevlerindeki işkence ve kötü muamele iddialarıyla ilgili kaygılarıyla ilgili ayrıntılı bilgileri “Turkey: F-type prisons - Isolation and allegations of torture and ill treatment" (AI Index: EUR 44/025/2001). UAÖ’nün Terörle Mücadele Yasası değişikliğiyle ilgili görüşleri için 76 (EUR 44/028/2001) ve 80 (EUR 44/031/2001) nolu basın açıklamalarına bakın

Herkese Zorla Müdahale Edin!

En Katı Tecritleri Uygulayın!

Bir Değil Yüzlerce Yeni F Tipleri Yapın!

Baskınız ve Zulmünüz Hiç Eksik Olmasın!

DİRENİŞ SÜRECEK VE KANAZANACAK

Katliamlar, işkenceler, tecritler yollarından döndüremiyor tutsakları. Hücre hücre, beden beden, direniyorlar. Sesleri duyulmasın diye iktidar her şeyi yapıyor. Sansürleri, hücre duvarlarını yıkıp aşan kararlı haykırışları; yürekleri, kulakları, vicdanları sağır olmayanlara ulaşıyor.

Dört duvar arasında arkadaşlarıyla görüşemeden, 8 metrekare bir alanda direniyorlar.

F tipleri sadece tecrit yeri değil, aynı zamanda her türlü baskı, yasak ve işkencenin de uygulandığı yerler olmaya devam ediyor.

TECRİT SÜRÜYOR

Tutsaklar yan yana gelmemeliydi. Yoksa insana ait olan değerler canlı kalır ve “ıslah” edilemezlerdi. Tecritin en özet mantığı budur. Bu mantığı Nazi mirasçısı Almanya’dan tanıyoruz. Uygulaması orada yaşandı. RAF tutsaklarının yaşadıklarını artık herkes biliyor. Ama biz o kadar gerilere gitmeyeceğiz. ‘99 yılında Türkiyeli devrimcilere karşı uygulanan ve mahkeme kararı ile de resmileşen bir olaydan söz edeceğiz.

Türkiyeli bir devrimci tutsağa, başka hücrede kalan bir tutsak “el örmesi çorap” göndermek istiyor. Cezaevi idaresi, bunun için mahkeme kararı gerektiğini söylüyor ve mahkeme karar alıyor; “teröristler arasındaki dayanışma duygularını canlı tutacağı için çorabın verilmesi uygun değildir.” Her şey açık, bunun üzerine bir şey söylemeye hiç gerek yoktur. Türkiye iktidarı da Nazi özentisi olduğunu bir çok kez kanıtladı. F tiplerinde henüz “çorap” için mahkemeler kurulmuyor, ama aynı kafa oraları da yönetiyor. Kimse, kimsenin yüzünü görmediği gibi, yardımlaşma içinde ihtiyaçlarını karşılamaları da engelleniyor. Parası olmayana ise söylenen daha kısa oluyor; “öl o zaman!”

 

Tecrit o kadar akıldışı ve acımasızca uygulanıyor ki, ölüm orucunun ilerleyen günlerinde bulunan ve ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacak olan tutsaklar üç kişilik yerine tek kişilik hücrelerde tutuluyor. Kamuoyuna yansıyan bunun son örneği Sincan’da kalan Mahir Öz. Annesi yaptığı açıklamada bir haftadır su dahi alamadığını, idrarından kan geldiğini, başvurularına rağmen hala tek kişilik hücrede tutulduğunu söyledi.

Adalet Bakanlığı göstermelik teftişlere de çıkmayı ihmal etmiyor. Bakanlık tetkik hakimleri F tiplerindeki tutsaklara “işkence görüyor musunuz” diye sorarak, sanki yaşananlardan haberi yokmuş gibi davranıyor. Tutsaklar “zaten işkence altındayız” diyerek bu oyunu oynamalarına izin vermiyorlar. İşkenceyi yönetenlerin, emir verenlerin “işkence görüyor musunuz” sorusu ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.

“ZORLA MÜDAHALE” DİYENLER,

İŞTE SİZE

Kütahya hapishanesinde kalan ölüm orucu direnişçisi Semra Askeri’ye geçtiğimiz haftalarda zorla müdahale edilmiş ve Semra Askeri bu müdahale sonrasında hafızasını kaybetmişti. Şimdi zorla müdahaleye Kütahya’da yeni bir örnek daha eklendi.

Bilinci kapanan Hatice YAZGAN zorla müdahele için 22 Şubat günü Ankara Numune Hastahanesi’ne kaçırıldı. Aylardır İŞKENCE olduğunu anlattığımız bu yöntem sonucunda Hatice YAZGAN da Semra ASKERİ’den sonra HAFIZASINI KAYBETTİ. 1996 yılından sonrasını hatırlamıyor artık. Neden hastahanede olduğunu ve nasıl bir süreç yaşadığını bilmiyor. Hatice artık yaşamının son 5 yılını hatırlamıyor.

Sakat kalmalardan, zorla müdahale adına yapılan işkencelerden siyasi iktidar kadar “görev” diyerek müdahaleyi yapan Mengele artıkları da sorumludur. Tıp ahlakından yoksun olan ve kişinin isteği dışında zorla müdahale edenlerin doktorluğundan değil, ancak işkence ortaklığından söz edilebilir.

Hangi gerekçeyle olursa olsun zorla müdahaleyi savunanlar da bu suça ortak olmuş olurlar. Hatice Yazgan’a zorla müdahale edilmesi ve hafızasını kaybetmesi ile ilgili bir açıklama yapan TAYAD’lı Aileler, tutsakların sakat bırakılmak istendiğini söylediler ve “kendine insanım diyen hiç kimse hücrelerde nazi uygulamalarına karşı en meşru hak olan direnme hakkını kullanmak isteyen tutukluların zorla müdaheleyle sakat bırakılmasına sessiz kalamaz.” diyerek destek çağrısında bulundular.

F tiplerinde kendini yakmalar da yaşanmaya devam ediyor. F Tiplerindeki tecriti, zorla müdahaleyi protesto için Hüseyin İçke KENDİNİ YAKTI. “Yaşama hakkı” diyenler neredesiniz? Daha kaç kişinin baskıları bedenlerini tutuşturarak protesto etmesini bekleyeceksiniz? İşte zorla müdahale ile açtırdığınız F tiplerindeki eseriniz! Eserinizle övünebilirsiniz!

TEKİRDAĞ F TİPİ AÇILDI SIRADA NERESİ VAR?

Katliam sonrası aceleyle açılan F tiplerinden sonra Tekirdağ F tipi de açıldı.

Adalet Bakanlığı direnişi kırabilmek için, ‘direnenleri ne kadar dağıtırsam kardır’ mantığıyla zaten F tiplerinde olan tutsakların bir kısmını Tekirdağ’a gönderdi. Tek tek hücreler bile direnişi bitirememişti, şimdi sırada herhalde her direnişçiyi bir F tipine kapatmak var.

Öğrenebildiğimiz kadarıyla 20 Şubat’dan bu yana Sincan’dan 20 tutsak, Kandıra’dan sayısını bilmediğimiz bir çok tutsak ve Edirne’den de bazı tutsaklar Tekirdağ F tipine gönderildi. Bu arada F tiplerinde yer kalmadığı için Kartal’da kalan tutsaklardan bazıları da Tekerdağ’a götürüldü. Edirne’deki tutsak temsilcilerinden Şadi Özbolat, Kandıra F tipine, Aydın Hanbayat (net olmamakla birlikte) Tekirdağ F tipine götürülürken, Kandıra’daki tutsaklardan Ümit İlter ve Fevzi Tekin 1 Mart günü mahkemeye götürülmek üzere ringlere bindirildiler, akşam geç saatlere kadar nerede olduğuna ilişkin haber hala alınamamıştı.

Bir F tipinden ötekine göndererek direnişi kıracağı hesabını yapanlar aylardır süren direnişten hiçbir ders çıkarmamış ve hala ham hayaller peşinde koşuyor demektir. İki değil yüzlerce genelge de çıkarılsa, binlerce F tipi de yapılsa hapishaneler tarihinin bu en büyük direnişini kırmaya kimsenin gücü yetmez.

TÜM HAPİSHANELERDE F TİPİ UYGULAMALARI

Edirne F tipine götürülenler sadece katliam saldırısına uğruyan, direnenler değil, aynı zamanda 19 Aralık’da direnmeyen, “akıllı politika izleyenler” de F tiplerine gönderiliyor.

F tiplerine henüz gönderilmeyenlerin de tüm hakları gaspediliyor. Her yer F tipi uygulamasına tabi oldu. Katliamın hemen ardından Ümraniye’den yükselen “az peynir ve zeytin veriyorlar” seslerinin yerini şimdi, “televizyonumuzu, radyomuzu, kitaplarımızı aldılar, siyasi kimliğimiz yok edilmek isteniyor” feryatları aldı.

19 Aralık’da direnmeyenler, katliam yapmak için gelenlere “farkımızı gösterdik, iyi oldu” diyebilmek için, kendi koğuşlarını boşaltarak yol verenler umarız devletin nasıl bölerek, parçalayarak politikalarını yaşama geçirdiğini görürler ve direnme yolunu seçerler. Tabii, “evliya” olmaya karar verilmezse!

İHTİYAÇLAR KARŞILANMIYOR,

GÖRÜŞLERDE KEYFİLİK SÜRÜYOR

Adalet Bakanı’nın “sorun yok” açıklamalarına rağmen F tiplerinde ve bayan tutsakların kaldığı hapishanelerde tutsakların ihtiyaçları karşılanmıyor.

Ölüm orucuna destek vermek için açlık grevi yapanların programları gereği ara verdiklerinde hapishane idareleri tarafından süt, bisküvi gibi ihtiyaçları karşılanmıyor, açlık grevinden yeni çıkmış insanlara karavana yemeklerini yemeleri dayatılıyor.

Başta Malatya olmak üzere bir çok hapishanede giyecek ihtiyaçları dahi karşılanmıyor, ailelerin getirdikleri verilmiyor. F tiplerindeki tutsakların zaten zoraki içeri aldıkları giyeceklerinin bir kısmı da size ikişer tane yeter denilerek zorla hücrelerden alındı.

Görüşlerde keyfilik ve engellemeler de devam ediyor. Onursuz arama dayatılan ailelerin bu duruma itiraz etmelerine jandarma, hapishane idareleri “görüştürmeyiz” cevabını veriyor. Aileler, evlatlarına sahip çıkmasın, onların sesini dünyaya duyurmasın diye her türlü yol Adalet Bakanlığı tarafından deneniyor.

Kendi görüşçüsü dışında yanındaki kabindeki tutsağa “nasılsın” demek isteyen aileler bile engelleniyor. İnsanlıkla, halkın değerleriyle hiçbir ilgisi olmayanlar araya girip “Hal hatır sormak yasak!” diyorlar.

ADALET BAKANLIĞI TETKİK HAKİMLERİ

TUTSAK TEMSİLCİLERİ İLE GÖRÜŞTÜ

“Pazarlık yapmayacağız” diyen Adalet Bakanlığı direnenlerin nabzını yokluyor. “Hapishanede yaşanan sorunları dinlemeye geldik” diyerek Edirne F tipinde tutsak temsilcileri ile görüşen bakanlık tetkik hakimleri direnişi bitirebilmenin yollarını aradı.

Ercan Kartal, Şadi Özbolat ve Aydın Hanbayat ile görüşen Bakanlık tetkik hakimlerinin basit sorunları tartışarak direnişi bitirme hesabını yaparken tutsak temsilcilerinin cevabı netti; “Ölüm orucu devam ediyor, başladığımız gün açıkladığımız taleplerimiz geçerlidir. Bunları tartışmadan günlük sorunları tartışmayacağız”.

Bu oyunun faydası olmayacağını gören Bakanlık hakimleri bir yandan “yetkili heyet olarak gelmedik, sadece sohbet ediyoruz. Bakanlık resmi görüşme ve anlaşma istemiyor” derken diğer yandan da “6 kişilik hücreleri kabul eder misiniz?” diye öneriler yapmayı da ihmal etmediler.

Tutsak temsilcilerinin buna cevabı da direnişin kararlılığını gösteriyordu; “Yetkili değilseniz görüşecek bir şey yok! Bakanlık yetkilileri, mutabakat heyeti ve temsilcilerin olduğu bir ortamda talepleri tartışırız...

DİRENİŞ SÜRÜYOR, DİRENİŞÇİLER ÖLÜME

Ölümü yendik” sloganı çatışmaların, ‘84’de, ‘96’da açlığa yatırılan bedenlerin ölümüne dile getirdiği bir slogandı. Ama en çok böylesi görkemli bir direnişe yakışıyor bu slogan.

19-22 Aralık’daki kahramanlıklarla yenilen ölüm, şimdi hücrelerde direnen tutsakların önünde rezil rüsva olmuş durumda. 135 gün, 4,5 aydır sabırsızlıkla ölüme koşuyor direnişçiler. Tıp biliminin, insan aklının anlamakta zorlandığı bir irade ve direnme gücüyle bedenlerini eritiyorlar. İktidar, zorla müdahale ile ölümlerin sorumluluğundan kurtulmaya çalışarak tutsakları sakat bırakıyor ama yine de direnişi kırmayı beceremiyor. Nereye kadar, kaç kişiyi sakat bırakacak, kaç kişinin hafızasını yitirmesine sebep olacak, birlikte yaşayıp göreceğiz.

Direnişe yönelik içeride, dışarıda süren manevralar da yolundan döndürmüyor direnenleri.

Onlar hedeflerine çoktan kilitlendiler.

Hedefleri zafer, hedefleri insanca yaşam koşulları, hedefleri hak ve özgürlükler mücadelesine görkemli bir sayfa eklemek, hedefleri....

Hedeflerine varacaklar!


BİR ZORLA MÜDAHALE ÖRNEĞİ DAHA MEYDAN OKUYOR

Bir Tutsak Anası ve Sincan’da Bir Görüş Günü;

Oğlu felç olduğu için bir babanın

nasıl çaresizleştiğini gördüm

Sincan F Tipinde bulunun Utku Deniz Sirkeci’nin annesi Hatice Sirkeci ile yaptığımız röportajı yayınlıyoruz:

Vatan:

Hatice Sirkeci:

Oğlum, “Bir haftadır sıcak su akmıyor, bu yüzden banyo ve üst baş temizliği yapamıyoruz.” dedi. Suyun akmama gerekçesini “patlak olduğu için tamir edemiyoruz“ diyerek açıklıyorlarmış. “Hücrenin alt bölümünün kaloriferleri de yanmıyor ya da çok az ısı veriliyor. Bu yüzden hep üst bölümde kalıyoruz. Soğuk olduğu için yatak içinde oturuyoruz” dedi oğlum.

Biz 3 defa aramadan geçirilerek içeri alınıyoruz. Kurşun kaleme ve bir parça kağıda izin verdiler. Hatta izin vermek istemediler, ben zorladım. “Her hafta alınıyor. Bu hafta niye alınmıyor?” deyince bir şey söylemediler. Oğlumla konuşurken kaygılı olduğunu gözledim. Oğlumu gördükçe kaygılarım artıyor. “Hastaneye gitmek adeta ölüm. Bu yüzden hastahaneye gitmek istemiyorum. Ellerimizi arkadan kelepçeliyorlar. Her gidiş gelişte aynı işkence.” diye anlatıyor oğlum. Bazı kitapların verilmediğini, arama konusunda Sincan Savcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını söyledi.

Sinan Eren’in şimdilik ayakta olduğunu, okumada, dolaşmakta zorlandığını annesinden öğrendim. İlhan Demirel’in görüş kabininde bayılıp hastaneye kaldırıldığını, aşırı kilo kaybının olduğunu öğrendim. Barış Kaya’da aşırı kilo kaybı olduğunu, ses ve ışıktan rahatsız olduğunu öğrendim. Oğlu felç olduğu için bir babanın nasıl çaresizleştiğini gördüm.

Ölüm Orucunda olan bir başka tutsağın böbreklerinin ve safra kesesinin iflas ettiğini, acilen safra kesesinin alınması gerektiğini yine ailesi anlatıyordu.

Görüş süremiz 12.15 ile 13.00 arası. Görüş kabini 3 bölüm. Birbirlerini görmesinler diye birini getirip ötekini götürüyorlar. Gardiyanlar sürekli nöbet tutuyor. Sincan hapishanesine günlük gazeteler ve mizah dergileri incelendikten sonra alınıyor.

19 Şubat’ta gittim görüşe. Oğlumun anlattıklarını anlatmaya çalışayım. 16 Şubat’ta arama bahanesi ile hücrelere girmişler ve zaten sınırlı olarak verilmiş olan giysiler, genelge gerekçe gösterilerek, “ikişer adet giysi size yeter“ denilerek zorla alınmış. Günlük gazeteler çöp olarak toplanıyormuş. Üst araması adı altında ayakkabılar çıkartılıyor, çıkarmak istemeyen tutsaklar yakalarından tutularak ve ayaklarına çelme takılarak yere yatırılıp ayakkabıları çıkartılıyormuş. Programları gereği açlık grevine ara verenler zorla yiyecek alabilmişler.
Oğlunuzun görüşüne gittiniz, Sincan F Tipindeki izlenimleriniz nedir ?

Başlıklara Dön


fear_of_the_dark & umutulaş





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: xezal_hogir, 27.04.2008, 11:56 (UTC):
Siz hiç duygularımızın içinde boğulduğunu hissettiniz mi?. Seviniyor muyum, üzülüyor muyum. Ne yapıyor, ne ediyor, ne hissediyorum? Bıkmadığınız oldu mu? Ağladığınızı sandığınız da sevinmediğiniz duygular karmaşıklığı nedir bilir misiniz?
Duygularınızı paylaşacak sıcak bir dost eli sıcak bir yüz ararken karanlığın boğucu,
öldürücü ev kahredici sessizliği sizi alıp götürdü mü ıssız bir çöle?.
Çelik para kasası gibi kapının üzerine göm diye kapandığında düşlerinizle, acılarınızla, sevinçlerinizle baş başa kaldınız mı? Ve bunları gecenin karanlığına anlatmaktan başka bir çarenizin olmadığını... Demir kapılar dostunuz, kör duvarlar size dost diye sunulmuş. Ve birde bir avuç gökyüzü... Size en yakın dost bunlardır.,
Bunların resmini yapacak, bunları anlatacak aydınlarımız yok mu bu ülkede?
Tek kalmak Allah’a mahsustur derler.Tek kalmak mezarda olurmuş.
Neden böyle demişler acaba.Hücrenin tavanı tabutu andırıyor ve insan kendini tabutta hissediyor. “Siz artık bir ölüsünüz” mü demek istiyorlar acaba?
Biz öldük mü?Sesimizi duyuyor musunuz?
Ama biz mahkumduk. Bize öyle söylemişlerdi. Bizi 19 Aralık’ta hayata döndürmüşlerdi(!) ama bizimde haklarımız vardı mahkum da olsak. Hukuk böyle diyordu. Yoksa yalan mı tüm bunlar? İnsanın sosyal bir varlık olduğu, ancak mezarda tek kalabileceği... Tecridin işkence olduğu, bilime insanlığa aykırı olduğu... Hepsi mi yalandı bunların...
Kurşuna dizsinler bizi de, darağacında sallandırsınlar. Töre gereği taşlanarak ta ölmeye razıyız. Niye yapmıyorlar; Hukuk mu izin vermiyor yoksa, yasalar mı? Artık küreselleşen dünyada ölümler böyle oluyordur herhalde. Dünya bir köy oldu ve yeni köyde töreler böyle bir ölüm diyor.Sessiz ve beyaz bir ölüm. Ağır ağır gözlerden ırak bir ölüm.
Acının rengi neydi acaba?Ölümün rengini de unuttuk.
Ama unutmadık sosyal bir varlık olduğumuzu, insan olduğumuzu.
Unutanlara unutturmamak için...110 insan öldü.
Adı tecrit: öldürür.Rakamların dili soğuktur.110 bir istatistik gibi duruyor... Ama insan bunlar.
Neden ölmüştü,nasıl ölmüştü sorularını gecenin karanlığında aramak gerekir.
Gecenin karanlığı hükmünü sürdürüyor.. Tecritte öyle... Ölümler devam ediyor.
Ölmeyin diyenler neler yapıyor?“Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü”,,
Ayıp olan hangisi?.4 yıllık tecrit mi? 110 ölümü kanıksamak mı? Sessizlik mi? Bu sessizliğin dalgaları herkesi boğacak... Tecrit herkesi vuracak.
Biz öldük... Bizi diri diri mezara koydular.Ya dışarıdakiler. İnsanlığı öldürmeyin.
Biz tecritte de direniyoruz. Biz ölüme direniyoruz. İnsanlık ölmesin diyoruz.
Ya dışarıdakiler?Yanı başınızda ölüm çalıyor kapılarınızı.Çığlık olmak ama her sessizliğe
Çığlık olmak insana yaraşırÖlüme direnirim tırnağımla dişimleAma alışamam ölüme” demiş şairimiz.Başka söze gerek kalmadı.
Yeniden görüşmek umuduyla



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Mesajın:
 
  06 NİSAN 2008 DEN BUGÜNE 15196 ziyaretçi (28927 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=