SOSYALİZMKAZANACAK MY RC WORLD ip-numaram.com IP adresi

https://img.webme.com/pic/n/naazimca/yesil.jpg
   
  CAMFROG SOSYALİZMKAZANACAK KANALI
  KAVRAMLAR & SÖZLÜK
 
 KAVRAMLAR-SÖZLÜK => MATERYALİZM (Özdekçilik)


Evrendeki tek cevherin madde olduğunu ve bütün varlıkların maddeden türediğini öne süren görüş

Alm. Materialismus, Fr. materialisme, İng. mııterialism, es. t. Maddiye

Bütün evrenin, her varlığın ve olgunun, en temelde maddi özellik gösteren öğelerden oluştuğu, bunlarla ilgili açıklamaların da bu öğelere ve aralarındaki ilişkilere indirgenebileceği yolundaki görüş.


1- Her türlü gerçekliğin -yalnızca nesnel değil, ruhsal ve tinsel olan gerçekliğin de- özünü ve temelini özdekte gören, özdekten başka hiçbir tözün bulunmadığını öne süren dünya görüşü. //

Özdeği evrenin ilkesi yapan eski Yunan atomcularından Leukippos ve Demokritos'tan beri özdekçilik türlü biçimlerde ortaya çıkar. İngiltere'de 17. yüzyılda Hobbes, Fransa'da 18. yüzyılda Lamettrie ve Holbach, Almanya' da 19. yüzyılda Ludwig Büchner'le en yüksek düzeye ulaşmıştır.

2- (Ahlak felsefesinde) Yalnızca yararlı ve haz veren şeyleri erişilmeye değer sayan, içeriksel-özdeksel değerler dışında kendi başına var olan bağımsız bir değerler alanını kabul etmeyen dünya görüşü.

Maddecilik özellikle, dualist ve tinselci görüşler karşısında gelişmiştir. Bunların ilkinden daha çok tekçi özelliğiyle, ikincisinden ise idealizme karşı gerçekçi özelliğiyle ayrılır. Dualizmdeki apayrı ve birbirine indirgenemeyecek iki varlık görüşüne karşı maddecilik, varlığın en temelde tek bir biçimi olduğunu ileri sürer. Buna göre, düşünsel ya da zihinsel denen olgular ya maddi olguların karmaşık biçimleridir ya da varlıkların temellerindeki yapıya indirgenerek açıklanabilir. Tinselci ve idealist görüşler karşısında da maddecilik düşünsel ya da zihinsel olguların kendi başlarına var olmadıklarını, görünürdeki var oluşlarının ise onları olanaklı kılan maddi bir temel üzerinde açıklanabileceğini öne sürer. Ruh-beden ya da düşünce-madde ayrımının aldatıcı olduğunu bu iki varlık türünün gerçekte tek bir maddi temelin iki farklı görünüşü olduğunu savunur.

Maddecilik tarih ve toplum gibi insana ilişkin varlık alanlarının açıklanmasında bunlara bir “amaç”, “erek”, ya da “istek” atfetmek yerine, maddi bir temele dayanan anlamlı nedenlere başvurmayı öngörür. Bu yaklaşıma göre insanların toplum ve tarih içinde ürettikleri düşünsel içerikli olgular vardır, ama bunlar tek başlarına ne ortaya çıkabilirler, ne de bu alanlarda etkili olabilirler. Bunları hem ortaya çıkaran, hem de etkiliymiş gibi görünmelerini sağlayan maddi ve somut nedenler vardır. Bu nedenler, tarihsel ve toplumsal değişimlere yol açan asıl etkendir. Düşünsel içerikli olgular ancak bu asıl etkene başvurularak açıklanabilir.

Maddecilik psikoloji gibi bireylerin zihinsel süreçlerini inceleyen bilgi dallarında da örneğin duygu, düşünce, amaç koyma ve yönelmelerin nedenlerini, bunların temelinde yatan organik, fizyolojik maddi süreçlerde arar. Buna göre, insanın belirli bir düşünceye sahip olması , bedenindeki en yalın fizyolojik süreçlerden beynindeki elektromagnetik etkinliğe kadar bir dizi maddi etmenin sonucudur. Zihinsel süreçlerin temelinde yatan maddi süreçler yeterince anlaşılırsa, zihin de anlaşılmış olacaktır.

Batı felsefesinde maddecilik geleneğinin başlangıcı Sokrates öncesi filozoflardan Demokritos ve öğretmeni Leukippos’a dayandırılır. Atomculuğun da ilk biçimini ortaya atan bu filozoflara göre, bütün everen daha fazla bölünemeyecek, katı, tek başına var olan küçük parçalardan (atomlardan) oluşuyordu. Dünyadaki her olay, bu atomların birbirleriyle etkileşiminin yarattığı süreçlerden kaynaklanıyor, algı ve bilgi de bu parçacıkların insanların organları üzerindeki etkilerinden doğuyordu. Eski Yunan ve Latin sonrası dönemde, Hıristiyanlığın etkisiyle maddecilik hemen tümüyle bir yana atıldı.

Yeni çağda çeşitli bilimlerde ulaşılan somut sonuçlar, felsefede de maddeciliğin yeniden doğmasına yol açtı. 17. yüzyılda, İngiltere’de Thomas Hobbes ve Fransa’da Pierre Gassendi, eski atomculardan da esinlenerek, maddi temeller üzerine kurulu bir dünya görüşünü işlediler. Gassendi deneyimle elde edilen olguları açıklarken modern bilimlerin yöntemlerini kullandı. Hobbes ise duyumların beyinde oluşan maddi hareketler olduğunu ileri sürdü.

Materyalizm 19. yüzyılda doğa bilimlerindeki önemli gelişmeler sonucu yeniden güçlendi. Özellikle Darwin’in biyolojide yarattığı devrim, doğal düzene ilişkin görünürdeki kanıtların tümüyle nedensel nedenlere dayanarak açıklanabileceğini gösterdi.

20. yüzyılda modern fizikte görülen devrim niteliğindeki gelişmeler nedensel temellere dayalı yaklaşımları sarsarken, katı ve bölünmez maddi temel sayılan “atom” düşüncesinin de sorgulanmasına yol açtı. Bunun sonucunda maddecilik tartışması daha çok bilimsel yöntem ve uygulamalar açısından sürdü. Fizikteki gelişmeler nedeniyle madde kavramı gittikçe daha az açıklayıcı ve anlaşılır olmaya başladı.
AGNOSTİSİZM

Agnostisizm resmi olarak ilk defa 1800'lü yillarin sonunda ünlü biyolog T. H. Huxley tarafindan ortaya atilmistir. Bilinmezcilik olarak da tanimlanir. Agnostisizm, tanrinin varliginin "bilinemez" oldugunu savunur. Dinlerin taridan gelmedigini söyler ve dinlerin tanrisini da reddeder ancak baska bir tanrinin, bir yaraticinin varolup olmadiginin hiçbir zaman bilinemeyacagini söyler. Bu bakimdan agnostisizm kendini, "kesinliklikle tanri vardir" diyen teizmden de "kesinlikle tanri yoktur" diyen ateizmden de ayri tutar.
İnsanın, kendi deneyimleriyle elde ettiği olguların ötesinde hiçbir şeyin varlığını bilemeyeceği bir gerçektir. Bizlere göre bilgi duyuların sonucudur ve duyular dışında bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz.

Agnostiklere göre tanrının varlıgı meselesi insan aklının ötesinde bir konudur. O halde böyle bir varlık hakkında konuşmak ve hüküm vermek de imkansızdır Dolayısıyla agnostikler Tanrı inancı konusunda tarafsız kalmayı tercih etmişlerdir ancak onların bu tarafsızlığı bazen ateizm olarakta değerlendirilmiştir. Hernekadar bazı agnostikler tavırları ve yaşamları onların ateist olduğu izlenimini vermekteysede bir kısmı kendilerinin felsefi açıdan ateist olmadığını ifade etmiştir. Mesela ateist olarak bilinenünlü düşünürlerden Bertrand Russell (1872-1970) felsefi açıdan kendisini agnostik olarak tanımlamıştır .Çünkü ona göre herşeye rahmen tanrının yokluğunu kanıtlıycak bir delil mevcut değildir.
Huxley agnostik sözcügünü hem geleneksel Yahudi-Hiristiyan tanriciligini, hem de tanritanimazlik ögretisini reddederek Tanrinin varligi sorununu ortada birakan düsünürler için kullandi. Terim daha sonra geriye götürülerek bütün bilinemezci ögretileri kapsamistir. Agnostisizm, tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan düsüncesinin düstügü büyük yanilgilara bir tepki olarak ortaya çikmistir. Ilk tepkiyi Yunan antikçag bilgicilerinden duyumcu sofistler vermistir. Onlara göre bilgi duyularin sonucudur ve duyular disinda bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz.Insanin, kendi deneyimleriyle elde ettigi olgularin ötesinde hiçbir seyin varligini bilemeyecegini ileri sürer bu ögreti.
 

RÖNESANS

Sözcük olarak “yenidendoğuş” anlamına gelen Rönesans, 15. yüzyılda İtalya’da doğan ve 16. yüzyılda bütün Avrupa’ya yayılan kültür, sanat ve toplumsal ilişkilerdeki yenilenme hareketidir.
Ortaçağ’ın karanlığından ilk çıkış adımı olan Rönesans, genel olarak bir sanat ve kültür patlaması olmakla birlikte, içinde barındırdığı düşünce akımları ile daha sonraki burjuva Aydınlanma hareketinin öncelidir.
Rönesans dendiğinde ilk akla gelen imgeler, Mantegna’nın, Boticelli’nin, Leonardo’nun, Rafaello’nun resimleri, Michelangelo’nun heykelleri, mimarideki göz kamaştırıcı teorik, teknik ve pratik ilerlemeler, ilk opera deneyleri, halk dillerinde yazılan bir edebiyatın doğuşu ve matbaa ile birlikte daha geniş kesimlere yayılması. Galileo’nun, Toricelli’nin bilimsel buluşları, Thomas More’un, Campanella’nın eserlerinde yansıyan ütopyacı düşüncelerdir.
Ticaret ve sanayinin gelişmesiyle, emekçi ve zanaatçılardan hatırı sayılır bir nüfusun kentlere yığılması, kentleri geliştirmiştir. Hâlâ feodallerin denetiminde olsa da kentler ise ticaretin doğrudan bir sonucu olarak yeni bir toplumsal yaşamın işaretlerini veriyor, çelişkilerin şiddetlenmesinin zemini oluyordu. Ticaret, birikim demekti ve birikim de her zaman katı tabuları ve normları zorlayan bir olguydu. Toplumun bütün kaynaklarını hortumlayan Kilise gerçi yüzyıllar boyunca yine büyük ölçüde duruma hakimdi ama artık zorlanıyor, ve bizzat kendisi da değişim işaretleri veriyordu.
Daha sonraları, süreç içersinde ortaya çıkan ve esas olarak ticaretin ve Kilise ile iktidarı paylaşmaktan hoşlanmayan dünyevi iktidarların elini rahatlatan “reform” hareketleri de ilk ilhamlarını Rönesans’tan almıştır.
Çözülme, elbette çok yavaş gerçekleşti ve dışavurumlarını hem politik alanda (şehir komünleri, kiliseye yönelik vergi düzenlemeleri, dünyevi politik iktidar biçimleri, kent devletleri, vb.) hem de değişik kültürel alanlarda verdi. Kilise’nin katı biçimlerinden dünyevi iktidarların parça parça güç kazanmasına varan süreç, yüzyılları kapsadı. Zaman zaman krallar Kilise’yle doğrudan çatıştılar, zaman zaman uzlaşmalarla birkaç adım atılabildi ama sonuçta ticaretten kentlere, kentlerden de eninde sonunda kapitalizme kadar varacak olan bir sürecin ilk adımları bu çağda gerçekleşti.
Antikçağ’ın yeniden keşfi ve Yunan-Roma uygarlıklarıyla Hıristiyanlık arasında köprüler kurulması önemliydi; çünkü bu aslında doğrudan sert bir çatışmaya girmeden Kilise’yi aşmak ve eski Yunan düşünce dünyasında aklın izlerini sürmek anlamına geliyordu.
Bu arada, resim, heykel, vb. bütün sanat alanlarına “hareket”in katılması, günlük hayatın ve kutsal olmayan kişilerin konu olarak alınması, genel olarak insanın ve insan anatomisinin kışkırtıcı biçimde öne çıkarılması, bu sürecin ürünleri oldu. Soyut, tartışmaya kapalı sembolist bir anlayışın yerini gerçeğin izinin sürülmesi alırken, felsefede, bilim dallarında hatırı sayılır ilerlemeler sağlandı.
Rönesans döneminin en belirgin özelliklerinden biri ise, dünyaya Ütopyacıları kazandırmış olmasıdır. 1516’da “Ütopya”yı yazan Thomas More, sonunda bedelini canıyla ödedi ama bir kez yol açılmıştı artık. Niccolo Machiavelli’nin asıl önemi ise her milimetresi dogmayla belirlenmiş dini ortamda dünyevi bir politik iktidarın kuralları üzerine çalışmasıdır, ki bu çalışmalar aslında çok sonraları sahneye çıkacak olan burjuva iktidar teorilerinin öncelini oluşturur. İktidar elde etme ve koruma konusunda dinsel olmayan, politik ataklar, dalavereler, entrikalar tartışması, katı dini kurallar için tehlikeli ama genel tarihsel anlamda ileriye bir bakıştı. İktidar ve gücün tek kaynağı olarak evrenin sahibi olan Tanrı’yı gören eski dogma artık zayıflamaktadır.
Ticaret, böylece kendi doğasındaki dünyevi öze uygun üstyapıyı aramakta ve yaratmak için ilk düşünsel adımları atmaktadır. Süreç boyunca Rönesans sanatını en çok destekleyen ve zemin oluşturan yerlerin (Floransa, Venedik, vb. gibi) aynı zamanda ticaretin ve bankerliğin altın çağını yaşaması rastlantı değildir.
Kısaca söylenirse Rönesans, çok uzun bir zaman dilimine yayılmış bir yenilenme hareketi olarak, geleceğin modern toplumsal biçimlerine ve düşünce akımlarına ilham kaynağı olmuş, bu anlamda sadece sanat alanıyla sınırlı kalmamış bir sürecin adıdır. Skolastik düşüncenin adım adım güç kaybettiği, bilimin ve özgür düşüncenin ise aynı oranda öne çıktığı bir süreç olarak Rönesans, uygarlık tarihinin modern topluma dek ulaşacak olan serüveninin önemli bir parçasıdır. Daha sonra sökecek olan ise kapitalizmin ve aydınlanmanın şafağıdır.


SOĞUK SAVAŞ

"Soğuk Savaş" kavramını yeterince anlayabilmek için bütün dünya coğrafyasına yayılan son sıcak savaşın (2. Emperyalistlerarası Paylaşım Savaşı ardından ortaya çıkan tabloya bakmamız gerekiyor.
Adı üstünde bir paylaşım savaşı olan 2. Dünya Savaşı sonunda savaşın amaçlarından biri olan Sovyetler Birliği'nin ortadan kaldırılıp emperyalistler arasında pay edilmesi hayali gerçekleşmemiş, aksine Sovyet insanının muazzam direnişiyle başta Hitler faşizmi olmak üzere emperyalist yayılmacılık durdurulmuş ve Alman işgalinin kırıldığı her ülkede halk iktidarları kurulmaya başlanmıştır.
Kızılordu'nun bu koşullarda Berlin kapılarına dayanmasıyla Sovyetler Birliği'nin o dönem Hitler Faşizmine karşı zorunlu müttefikleri olan İngiliz, Amerikan ve Fransız emperyalistleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olmuştur. Kızılordu'nun Batı Avrupa'ya doğru ilerlemesinden paniğe kapılan emperyalistler bloğu Kızılordu'nun kendi sınırlarına çekilmesi için askeri tehditleri de içeren yoğun bir diplomasi başlattılar.
Sıcak savaşın ardından "soğuk savaş"ın başladığı mevzinin Batı (Amerika, İngiltere, Fransa denetiminde) ve Doğu (Sovyetler Birliği denetiminde) bölgelerine ayrılmış Berlin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Birbirlerine karadan abluka uygulayan bu iki bölge arasındaki mücadele sonraki yıllarda tüm dünyayı derinden etkileyecek sosyalist ve kapitalist-emperyalist kampların "soğuk" savaşının başladığı yer ve zaman dilimi olarak kabul edilir. (Savaş sırasında İngilizlerle ittifak içinde İran'a giren Sovyet birliklerinin savaş sonrasında bölgedeki hakimiyeti İngilizlere bırakıp İran'dan çekilmekte isteksizlik göstermelerinin de Doğu'da ayrı bir gerilim odağı olduğunu bir not olarak kaydedelim.)
Özgün biçimiyle "soğuk savaş" kavramı ise ABD li gazeteci Walter Lippman'ın 1947'de yazdığı aynı adlı kitaptan sonra yaygınlık göstermiş ve birbirine karşıt iki dünyanın her alanda sürdürdüğü mücadeleyi ifade edegelmiştir. Daha doğru bir ifadeyle bu kavram, doğrudan çatışma yerine emperyalist kampın sosyalizme yönelik olarak sürdürdüğü provokasyon-casusluk-yıpratma kampanyasının tümünü kapsamaktadır. Amerika'nın Sesi başta olmak üzere Rusça-Slavca-Uygurca, vb. vb. yayın yapan bir dizi radyo istasyonunun kurulması, tanınmış Sovyet sanatçı ve bilim adamlarının kandırılması ve kaçırılması, insansız casus uçakların kullanılması, özellikle Türkiye'ye bir dizi üssün inşa edilmesi, ABD içinde ise McCarthy kampanyalarıyla solculara karşı dehşet havasının estirilmesi, vs. vs. tümü bu dönemin tipik özellikleridir.
Kuşkusuz "Soğuk Savaş" kavramının emperyalizmin ideologlarınca icat edilip kullanılan bir kavramdır ve devrimci sosyalistler açısından bu kavram açıklayıcı ve yol gösterici değildir; hatta bir anlamda "zehirli kavramlar" arasında yer alır. Çünkü sonuçta emperyalist ideologlar bu kavramla bir yandan aslında "savaşı devam ettirdiklerini" itiraf ederlerken, diğer yandan ise sosyalist dünyaya bir saldırganlık yüklemekte ve o dünyayı karanlık bir güç olarak göstermektedirler. Bu nedenle devrimci sosyalistler "Soğuk Savaş" kavramı yerine, dünyadaki temel ilişki ve çelişkilerin karakteristik özelliklerindeki niteliksel değişimleri çözümleyen, politik olarak ön açıcı bir kavram olan 'Emperyalizmin 3.Bunalım Dönemi' kavramını kullanırlar. Böylece örneğin, 'Soğuk Savaş' kavramının iki blok arasındaki egemenlik savaşı olarak tanımladığını, '3.Bunalım Dönemi' kavramı, dünyadaki temel çelişkiler arasına sosyalist sistem ile emperyalist-kapitalist sistem arasındaki çelişkiyi katarak tanımlar ve buradan politik çıkarımlar yapar.
Emperyalizm sosyalist sisteme ve dünya halklarının ulusal-toplumsal kurtuluş mücadelelerine açtığı 'Soğuk Savaş' ta, nükleer silah tehdidinden beslemelerine yaptırdığı askeri darbelere; sosyalist ülkelerde demokrasi ve özgürlüklerin olmadığı kara propagandasından ekonomik ablukalara; kendi ülkelerinde komünizm öcüsü yaratıp cadı avına girişmelerinden sosyalist ülkelerde kapitalist 'hür dünya' propagandalarına girişmelerine; Yıldız Savaşları gibi devasa silahlanma projelerinden sosyalist ülkeleri CIA tarafından organize edilen islami bir Yeşil Kuşak'la kuşatmaya; sosyalist ülkeleri askeri olarak kuşatmak üzere kurulmuş NATO'dan Nazi artıklarının kilit görevler aldığı karşı devrimci örgütlenme Gladio'yu kurmaya kadar bir dizi projeyi uygulamaya sokmuştur.
Ve nihai olarak Berlin Duvarı ile adını koydukları 'Soğuk Savaş' dönemini, yine Berlin Duvarı'nın yıkılışı ile sona erdirdiler. Şimdi de 'küreselleşme' dönemini başlatmış bulunuyorlar. Emperyalist kapitalizmin bunalımının daha da derinleştiği bu yeni dönem tüm dünyada devrimci sosyalistlerin iradi müdahalesi ile yerini insanlığın kurtuluşunun şafağına bırakacaktır.


HER TARİHSEL DÖNEMEÇTE YENİDEN TANIMLANAN KAVRAM:

Ahlak

Bu sayımızda Haziran ayında yitirdiğimiz yoldaşımız Erdal Altunöz’ün bir yazısına daha bu kez kavram sayfamızda yer veriyoruz. Görüldüğü gibi Erdal Yoldaş, yalnızca anısıyla değil, somut olarak teorik çalışmalarıyla da yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

Ahlak (moral) Latince "mos" sözcüğünden türemiştir. Toplum içerisinde yaşayan bireylerin uyması gereken kurallardan (ölçütlerden) meydana gelir. Birey ölçütlere (kurallara) uyduğu takdirde "iyi" uymadığı takdirde "kötü" olarak kabul edilir. Ve bu ölçütler mutlak değildir değişkendir. Engels bunu şöyle açıklıyor: "İyi ve kötü kavramları ulustan ulusa ve çağdan çağa o kadar çeşitleme göstermiştir ki, çoğu zaman bir birinin doğrudan doğruya karşıtı olmuştur."(1) Demek ki mutlak "iyi" ya da mutlak "kötü" diye bir şey olamaz. Örneklerle de açıklarsak insan eti yemek günümüzde "kötü" ve yasaktır. İlkçağlarda ise "iyi" ve serbesttir. Yine günümüzde kardeşler arası evlilik "kötü" ve yasaktır. İlkçağlarda ise "iyi" ve serbesttir. Bu durumu Marks şöyle dile getiriyor: "İlkel çağlarda, kız kardeş karı idi ve bu durum ahlaka uygun idi" (2) bunlardan şu sonuç çıkıyor: ahlak kuralları (ölçütleri) mutlak değil değişkendir.
Ahlak kuralları değişkendir dedik, peki bu kuralları değiştiren olgular nelerdir? Ahlak kurallarını değiştiren olgu toplumun değişmesidir. Başka bir deyişle üretim ilişkilerinin değişmesidir. Zaten üretim ilişkilerinin değişmesiyle toplum değişmektedir. (Geçerken değinelim: Komünist toplum oluşturmak için üretim ilişkilerini değiştirmek yetmez. Yabancılaşmaya alternatif "yeni insan" ve "yeni ahlak" oluşturmak da zorunludur.) Bu bağlamda da ahlak toplumun ulaştığı iktisadi aşamanın bir ürünü olmaktadır. Engels; "iktisadi gelişmenin benzer ya da hemen hemen benzer aşamalarında, ahlak kuramları zorunlu olarak az ya da çok birbiriyle uyum içindedir. Taşınabilir nesneler üzerindeki özel mülkiyetin geliştiği andan başlayarak, bu özel mülkiyetin var olduğu bütün toplumlarda şu ahlak yasasının ortak olması gerekir: çalmamalısın. Böylelikle bu yasa ölümsüz bir ahlak yasası mı olur? Kesinlikle hayır. Çalma güdüsünün yok edildiği dolayısıyla olsa olsa yalnızca delilerin hırsızlık edebileceği bir toplumda, "çalmamalısın" diyen ölümsüz doğruyu ciddi ciddi ilan etmeye kalkan ahlak öğretmeniyle ne kadar alay edilirdi" demektedir. (3)
Günümüz toplumunun ulaştığı iktisadi aşama kapitalizmdir. Bunun içindir ki günümüzde ahlak kapitalizmin ürünüdür. Bu bağlamda ahlak kurallarını kapitalizm belirler. Bize dayatılan ahlak egemen sınıfın ahlakıdır. Bunun daha iyi kavranması için ahlak kurallarının kökenine inmek gerekmektedir. Nietzche ahlak kurallarının kökenini şöyle açıklamaktadır: "her yerde 'soylu', 'asilzade' toplumsal anlamıyla temel kavramlardı; 'iyi' onlardan yola çıkarak 'ruhça soylu', 'asilzade', 'ruhça yüksek', 'ruhça ayrıcalıklı' anlamlarında zorunlu olarak gelişime uğradı; Bu gelişim, hep diğerleriyle paralel yürüdü; bayağı 'köylülük', 'alçak', sonunda 'kötü' kavramına dönüştü. Bu sonuncusunun en iyi örneği Almanca'daki 'Schlichte'ye (basit gösterişsiz sıradan) özdeştir. 'Schlechterdings'le (düpedüz) karşılaştırın- kökeninde kötüye yorumlanacak bir anlam taşımadan, sadece soyluluğun karşıtı olarak, basit, sıradan insanı gösteriyor." (4) görüldüğü gibi ahlak kurallarının kökeni - Soylu "iyi"le özdeş. Köle "kötü" ile özdeş- sınıfsaldır. Bunun içindir ki toplumun ahlakı egemen sınıfın ahlakı olmuştur.
Bugünkü Kapitalist Toplumda Ahlakın İki İşlevi Vardır.
1) Egemen sınıfın ahlakı aşılanarak kapitalist sistemin sürmesine yardımcı olmak. Bu, işçinin burjuva ahlaka sahip olmasıdır. Bir başka deyişle işçinin bir olaya burjuva gözüyle bakmasıdır. Örnekle açıklarsak işe alınan bir işçi patrona şükretmektedir: "patron beni işe almasaydı ben ne yapardım." Ve daha sonra, "onun ekmeğini yiyorum", "o olmasaydı açlıktan ölürdük" gelir. Böylece işçi patrona karşı bir "insanlık borcu", bir "sorumluluk" duymaya başlamaktadır. Ve son olarak da "onun ekmeğini yiyorum, ona karşı çıkamam" diye düşünen işçi patrona karşı çıkamamaktadır. İşçi patrona karşı çıktığında ise patron tarafından dile getirilen ahlaki bir önermeye çarpmaktadır. Bu ise "koynumuzda yılan besliyoruz" önermesidir. Sonuç olarak da karşı çıkan ahlaki olarak "kötü" sayılmaktadır. Artık patron gibi düşünen işçi doğal olarak patrona zarar verecek davranış ve tutumlardan sakınmaktadır. Yani, "iyi"liğin ölçütü patrona kar sağlayabilecek -işçinin aleyhine- her şeydir. Engels çok doğru olarak "egemen sınıf için iyi olan şey, egemen sınıfın kendisiyle özdeşleştiği bütün toplum için de iyi olmalıdır."(5) demektedir.
Sorunu saptayabilmek için egemen ahlakı üreten, yayan, meşrulaştıranlara değinelim. Günümüzde egemen ahlakı üreten, yayan ve meşrulaştıran din ve milliyetçiliktir. Din, kendi ahlakını meşrulaştırmaktadır. Ve bu ahlaki kuralları mutlak sayıp doğruluğunu tartışmaz hale getirmektedir. Milliyetçilik ise Türk toplumunun geçmişten günümüze gelen milli bir ahlakın olduğunu ileri sürerek bu ahlakı üretip, yayıp meşrulaştırmaktadır. Bu egemen ahlakı "başkaldırmama", "karşı çıkmama", "boyun eğme" ahlakı diye özetleyebiliriz.
2) Tüketim ahlakı oluşturmak egemen sınıfın kârlarını artırmak. Bu ahlak ise medya tarafından pazarlanıyor. YDD doğrultusunda yabancılaşmayı da dayatıyor. Bu ahlakın parolası tüketimdir. Felsefesi ise "tüketiyorum o halde varım"dır. Bu ahlaka "McDonalds" ahlakı ya da "Coca Cola" ahlakı da diyebiliriz. Bu bağlamda McDonalds'a gitmek ahlaki olarak "iyi" ya da Coca Cola içmek ahlaki olarak "iyi" kabul ediliyor. Bu ahlak Amerikan yaşam tarzını da dayatıyor. Tüketim ahlakı gençleri ciddi bir boyutta etkilemektedir. Gençler artık marka giyiyor. Modaya ayak uydurmak için kendilerine yabancılaşıyorlar. İhtiyaçtan fazla aşırı tüketim çılgınlığı yüzünden de doğa tahrip ediliyor. Bundan da kapitalist tekeller kâr ediyor.
Tüketim fetişizmi yaratan bu ahlakın kuralları (ölçütleri) ise tükettiğin kadar "iyi"sin ilkesine dayanıyor ve sonuç olarak da aşırı tüketim, yabancılaşmaya, doğanın tahrip edilmesine neden oluyor.
Günümüz insanı "başkaldırmama", "boyun eğmeme" ahlakı ile "tüketim", "yabancılaşma" ahlakının karışımından meydana gelmektedir. Bu bağlamda egemen sınıf bu ahlakı mutlak, değişmez olduğunu ileri sürüyor. Böylelikle sömürü düzeninin sürmesine yardımcı oluyor. Oysa yukarıda açıkladığımız gibi mutlak, değişmez diye bir ahlak olamaz.
Engels; "Demek ki herhangi bir ahlaki doğmayı, ahlak dünyasının da tarihi ve uluslar arasındaki farkları aşan kendi sürekli ilkeleri olduğu bahanesiyle, ölümsüz kesin ve değişmez bir ahlak yasası olarak bize zorla kabul ettirmeye yönelik her girişimi reddediyoruz."(6) diyordu. Bize dayatılan egemen sınıfın ahlakını reddetmeliyiz. Bu ahlakı reddediş ise yeni bir ahlak oluşturmakla mümkündür. Bu ise ileri toplumu temsil eden proleter ahlaktır. Kuşkusuz bu ahlak komünist toplumda egemen olacaktır. - çünkü üretim ilişkilerinin değişmesiyle ahlak da değişmektedir- ancak kapitalist toplumda da proleter bir ahlak yaratılması zorunludur.
Proleter ahlak komünist toplumda egemen olacak "yeni insan"ın ahlakıdır. Aynı zamanda Marksizm'in de ahlakıdır. Proleter ahlak ileri bir sınıfı temsil eden proletaryaya ait olduğu için de ileri bir ahlakı temsil eder. Aynı zamanda da egemen ahlaka alternatiftir. Yalnız önemli bir noktayı göz önünde bulundurmak gerekiyor: Proleter ahlak da diğer ahlak anlayışları gibi mutlak ve değişmez değil, değişkendir. Marksistler proleter ahlakı bu bağlamda ele almak zorundadırlar.
Proleter ahlak insanı yabancılaşmadan kurtarmayı hedeflemektedir. Her türlü kapitalist-emperyalist pislikten arınmayı, insanı hayatın merkezine koymayı -parayı değil- hedeflemektedir.
Proleter ahlak doğayı tahrip etmeyen, tüketim fetişimizden kurtulmuş insanın ahlakıdır. Proleter ahlak sorgulayan, eleştiren, düşünen insanın ahlakıdır. Aynı zamanda Marksizm'in ve yeni toplumun ahlakı olduğu içinde devrimci bir ahlaktır. Ayrıca proleter ahlakın kuralları gerçekçidir.
Proleter ahlak ile kapitalist ahlak arasındaki en önemli farklardan biri de şudur: Kapitalist ahlak, toplumsal baskı ve kanunlarla zorla dayatılır. Proleter ahlakta ise, birey ahlak kurallarına özgür iradesiyle uyar ya da uymaz. Yani proleter ahlakta toplumsal baskı ve kanunlarla ahlakın zorla dayatılması yoktur. Örnek verecek olursak kapitalist ahlakta evlenmeden önce erkekle bir kadının ilişkiye girmesi ahlaki olarak "kötü" kabul edilir ve bunu önlemek için erkek ve kadına -özellikle kadına- toplumsal baskı uygulanır. (Daha doğrusu, bu feodal ahlaktan gelen bir tutumdur ama kapitalizm her ilişkiyi ticari sözleşmeye bağlayan bir uygulamayı bunun üstüne giydirmiştir. Üstelik aynı toplamda para karşılığında cinsel ilişki kurumlaşmış olarak vardır!) Proleter ahlakta ise durum değişiktir. Erkekle kadın neyin ahlaki olarak "iyi" veya "kötü" olduğuna kendileri karar verecektir. Ve hiç kimse onları yargılama hakkına sahip değildir. Bu bağlamda proleter ahlak baskı yerine özgürlüğü temsil etmektedir.
Proleter ahlak oluşturmak için ilk önce egemen sınıfın ahlakından -aynı zamanda egemen sınıfın bakış açısından- kurtulmamız gerekmektedir. Bununla birlikte kapitalizmin-emperyalizmin pisliğinden ve yabancılaşmadan kurtulmamız gerekmektedir. Bu bağlamda devrimci sosyalistlerin görevi önce kendilerinde proleter ahlak yaratıp bu ahlakı işçilere aşılamaktır. Proleter ahlak oluşturmadan bir devrimin -öncesinde ve sonrasında- başarıya ulaşması imkansızdır.

SONUÇ
Ahlak toplumun ulaştığı iktisadi aşamanın ürünüdür ve üretim ilişkilerinin değişmesiyle değişmektedir. Bunu için kapitalist toplumdan komünist topluma geçerken ahlak da değişmek zorundadır -zaten ahlak değişmezse o topluma komünist toplum denilemez. Ancak ahlakı değiştirmek için komünist toplumu beklemek yanlıştır. Bunu için devrimci Marksistlerin en önemli görevlerinden biri de proleter ahlakı bugünden oluşturmaktır. Ve son olarak da şunlar söylenebilir: "... ahlak sorunu karşısında Marksizm'e yalnızca olumsuz ve eleştirel bir tutum yakıştırmak kesin olarak yanlıştır. (...) Marksizm, ahlaksal yabancılaşmadan ve ideolojik kuruntulardan sıyrılmış yeni bir ahlak kurmak gerektiğini ileri sürmektedir. Bunu yaparken de gerçeklerin dışında ortaya bir takım değerler koymayı reddetmekte, dolayısıyla ahlaksal değerlerin temelini gerçekler içinde aramaktadır." (7)

Ajitasyon

Ajite kavramı, tıbbi literatürde kullanılan biçimiyle, tek bir algıya kilitlenme haline denk düşen psikolojik durumu anlatan bir kavramdır.
Kavramın siyasal literatürdeki anlamı ise tamamen farklıdır. Siyasal literatürdeki ajitasyon, belirlenen hedef kitleyi belli bir politik reflekse ya da davranışa yöneltmek için yapılan her türden etkili çalışmadır. Günlük çalışma sırasında zaman zaman propaganda kavramıyla karıştırılsa da aslında ajitasyon farklı bir yerde durur. Plehanov’un yaptığı ilk tanıma göre “propagandacı, birçok fikirleri bir ya da birkaç kişiye sunar; ajitatör ise bir ya da bir-iki fikri ileri sürer ve savunur, ama bunu bir insan yığını önünde yapar.”
Daha sonradan bu tanımı geliştiren Lenin’de kavram daha açıkça ortaya konulur: “Propagandacı ‘birçok fikirleri’ birden savunmalıdır, o kadar ki, bu fikirler birbiriyle bağlantılı bir bütün olarak ancak (nisbeten) az sayıda kimseler tarafından anlaşılır olsun. Aynı konu üzerine konuşan bir ajitatör ise, bir örnek göstererek konuyu ele alacaktır, dinleyicilerin kolayca anlayabileceği ve iyi bildiği bir gerçek üzerinde duracak, örneğin işsiz bir işçinin ailesinin açlıktan ölmesi, artan yoksullaşma, vb. üzerinde duracak ve herkesin bildiği bu gerçekten yararlanarak yığınlara tek bir fikri, örneğin servet artışı ile yoksulluğun artışı arasındaki çelişkinin saçmalığı fikrini iletme yolunda çaba sarfedecektir; ve bu çelişkinin daha tam bir açıklamasını propagandacıya bırakarak bu göze batan haksızlığa karşı yığınlar arasında hoşnutsuzluk ve öfke yaratmaya çalışacaktır. İşte bu yüzdendir ki, propagandacı, genellikle yazı yazarak görevini yerine getirir, ajitatör ise konuşarak...”
Bu anlamda ajitasyon, somut olaylar ekseninde gelişir. Belli somut olayları ele alır ve onları sıradan emekçilerin anlayabileceği bir dile çevirir. Bu, asla sorunu basitleştirmek anlamına gelmez; ajitatör sorunu “basitleştiren” değil, “yalınlaştıran” kişidir. Lenin’in ifadesiyle “ajitasyonun ortaya çıkardığı meseleler tutarlı bir sosyalist ruhla açıklanacaktır, tavizlerde bulunmadan, bilerek ya da bilmeyerek marksizmden taviz vermeden...”
Yani halkın anladığı dilden konuşmak, tümüyle halk gibi konuşmak ya da onların yarım-yetersiz algılarına teslim olmak değildir. Tersine ajitatör, kitlelerin bilinç seviyesini yükselten bir görev üstlenir. Örneğin yoksulluğun nedenleri üzerine bir yazı, ajitatöre bilgi dağarcığı sağlar; ajitatör bu bilginin üzerine hayatın gerçeklerini koyar ve somutlaştırır. Dolayısıyla bu, ajitatörün mutlaka herkesten çok okuması ve birçok konuda bilgili olması gerektiği anlamına gelir. Yoksa kimse “hayat mektebinde okuma” gibi köylü işi söylemlerin arkasına sığınarak, “halk dilini kullanma” adına sıradanlaşarak kitlelerle ilişki kuramaz. Kitleler, bilgi satanları sevmezler; ama aynı zamanda bilgisizleri de sevmezler.
Ama yalnızca konuyu iyi bilmek de yetmez. Ajitasyonu yapacak olanın kitlenin nabzını, kültürünü, kavramlarını, algısının nelere açık olduğunu çok iyi bilmesi gerekir. Konuşmasında hangi somut olgulardan hareketle, nereden nereye varacağı konusunda kafası çok net olmalıdır. Evet, kitle çalışması sırasında karşılaşılan olayların çoğu kendiliğinden ve hızlı gelişir ama ajitatör hızla planlamas yapabilen bir yapıya sahip olmalı ve bu tür gelişmelere hazırlıklı olmalıdır.
Sonuçta ajitasyon da propaganda gibi önceden planlanan bir sürecin önemli unsurlarındandır. Ancak tekil olaylar özgülünde bazen planlanmaksızın da ajitasyona başvurulabilir. Devrimciler çalışma yürüttükleri alanlardaki ani gelişmeler karşısında önce plan yapalım sonra müdahale edelim mantığıyla, bir atalet içersinde edilgen bir tavır sergileyemezler. Gelişmelere anında ve hızlı bir biçimde müdahale ederek anı yakalamalı ve olası bir sıçramalı gelişim fırsatını kaçırmamalıdır. Bunun başarılabilmesi için ise kitlelerin nabzının çok iyi bilinmesi ve her an böylesi bir ajitasyon için hazırlıklı olunabilmesi gerekir. Böylesi bir durum için belleğinde hazırlığı olmayan bir ajitatör, üç beş cümleden sonra tıkanır kalır. Bu arada, ajitatörlük bir profesyonellik gerektirse de somut durumu uygun olan herkesin bunu başarabileceğini unutmayalım.
Ajitatörün hitabı kitleyi belli bir şeyi yapmaya ya da yapmamaya yöneltecek güçte olmalıdır. Bu noktada kitlenin değer yargıları çok iyi bilinmeli ve bunlara seslenilmelidir. Ajitasyon daha çok yüreğe hitap eder. Kitleyi heyecanlandırır, coşturur, tek bir hedef etrafında birleştirir. Kitleler karşılarında konuşan kişinin heyecanından-coşkusundan, neşesinden olumlu etkilenmelidir. Onları endişelendirecek bir tarzın başarı şansı yoktur.
Ajitatör, konuşurken otoritesini sağlayabilmeli, kendini dinletebilmelidir. Akıl karıştırıcı değil, netleştirici olmalıdır. Ajitatörün değişik tipteki kitlelerin, hangi olaylara nasıl tepki verdiğini çok iyi bilmesi, gözlemlemesi gerekmektedir. Ajitatörün enstrümanı dilidir; dolayısıyla dile çok iyi hakim olmalıdır. Halk deyimlerinin, değişik kültürel duyarlıkların bilgisine sahip olmalıdır. Ve elbette ki egemen popüler kültürün etkisinden kopuşabilmek ve proleter kültürün yaratıcılarından biri olduğunun bilincinde olmak anlamıyla ajitatör, marksizme çok iyi hakim olmalıdır.
Kısacası ajitasyon, devrimci hareketin ön cephesi, kitlelerle ilk temas noktası olarak aslında siyasi çalışmanın en temel unsurudur

 

PROPAGANDA

Propaganda, bir düşünceyi ya da düşünce akımını/sistematiğini, politikayı, bir tavrı ya da tavır alış biçimini, hedef alınan kitleye benimsetebilmek ya da duyurabilmek amacıyla her yol ve yöntemle yapılan planlanmış sistematik çalışmalar bütünüdür. Propaganda, belirli bir hedef konularak, buna göre planlanır. Planlama sırasında hedefe ulaşma süresi, bunun yöntemleri, kullanılacak malzemeler, harekete geçirilecek örgütlülüğün büyüklüğü ve niteliği vb. tüm olgular ele alınarak değerlendirilir. Marksist literatürdeki propaganda kavramı ise sınıfı sosyalizm kavgasına katmanın ve bu kavgada bilinçlendirmenin her türlü çabasını anlatır. Ancak yine marksist literatürde sürekli olarak ajitasyon kavramı ile birlikte kullanılması, propagandanın ne olduğu konusunda bir kafa karışıklığı yaratmıştır. Her propaganda çalışması, her ajitasyon çalışması gibi ayrım yapılmaksızın “ajitasyon-propaganda” olarak nitelendirilmiştir.
Propaganda önceden planlanarak, kampanya biçiminde yürütülen bir çalışma iken ajitasyon, yerine göre önceden planlanmaksızın da yapılabilecek, tekil olaylar çerçevesinde gerekli görülen ve daha çok hedef kitleyi bir şeyi yapmaya ya da yapmamaya davet eden, açıkça bir tavır alış çağrısıdır ve hedef kitlenin bilincinden çok yüreklerine hitab eder. Propaganda, ajitasyon çalışmalarını da içine alan, stratejik hedefe doğrudan bağlı olarak planlanan temel siyasal çalışma alanlarından biridir. Lenin’in siyasi çalışma için yaptığı “halka siyasi gerçekleri açıklama kampanyası” nitelemesi akla getirildiğinde propagandanın önemi daha iyi anlaşılacaktır. Bundan kasıt elbette ki işçilere “sömürülüyorsunuz” ya da halka “bu ülke ABD’nin sömürgesidir” demek değildir, onlara sömürüden ve sömürgecilerden nasıl kurtulabileceğimizi anlatmaktır. Nedeni ve nasılından yoksun bir propaganda kampanyası, daha başından başarısızlığa mahkumdur.
Propaganda, hedef kitlenin durumu, psikolojisi, beklentileri, düşünsel/kültürel/toplumsal yapısı göz önüne alınarak planlanır, temaları ve yöntemleri bunlara göre belirlenir. Kitlenin genel özelliklerinin yanı sıra dönemsel özellikleri de dikkatle takip edilmeli, çok iyi bir zamanlama yapılmalıdır.
Bir kampanyayı yürütenlerin psikolojisi, hedef kitleyi olumlu etkilemelidir. Agresif, tepeden bakan, kendini kitlenin dışında, onun üzerinde tanımlayan unsurların yürüteceği propaganda, daha başından başarısızlığa mahkumdur. Yine propagandanın hedef kitlenin içinden, bu kitle içinde saygın bir yere sahip insanlarca yürütülmesi başarı şansını oldukça yükseltecektir.
Her propaganda çalışmasının bir planlaması olduğu gibi bu planı yürütecek bir örgütlülüğü de olmalıdır; hatta örgütlülük, örgütlülüğün niteliği ve niceliği, propagandanın başarısında en önemli olgulardan biridir diyebiliriz.
Propaganda, kendi içinde aşamalara ayrılabilir. Özellikle siyasi bilinçlenme sözkonusu olduğunda aşamalı bilinçlenmenin basamakları kesinlikle göz önüne alınmalıdır; ama her zaman en ileri işçilerin/halk kesimlerinin bilinci veri alınmalıdır. Bunun gerisine düşecek bir propaganda çalışması öncülük iddiasını sürdüremez. Yine propaganda çalışmasının kendi içindeki aşamaları takip edilirken hedef kitlenin ulaştığı bilinç noktası çok iyi takip edilmeli, nicel dönüşümlerin nitel sıçramalara dönüştüğü momentler kaçırılmamalıdır.
Propaganda hedef alınan kitlenin kolaylıkla görebileceği, ayrıca ispatlanması gerekmeyecek, ikna gücü yüksek somut gerçekliklerden yola çıkmalıdır. Akılda kolay kalabilecek, hergün yaşamın içinde kendini yeniden üreten olgulardan hareket etmelidir. Kalıcı bir bilinç dönüşümü için bu mutlaka gereklidir. Mesela sadece bir işletmenin devletçe kapatılması daha çok ajitasyonun konusu olurken propaganda tek tek bu tür örneklerden hareketle genel olarak özelleştirmeden, işsizlik ve yoksulluktan söz eder ve bunların belirli mücadele ataklarıyla geri adım attırılabilecek, geçici olgular değil, sisteme yerleşik oluşuna vurgu yaparak kurtuluşun yolunu gösterir. Yine propaganda popülistliğe düşmeden tüm hedef kitlenin anlayabileceği bir dille yapılmalıdır; bu basit dille en karmaşık sorunları bile açıklayabilecek bir ideolojik-politik güce sahip olmalıdır. Bu da kampanyayı örgütleyenlerin siyasi bilinçlerinin gelişkinliğine bağlıdır. “Bilen, anlatır”.
Bir propaganda çalışması için seçilen tema, sadece haklılığını, doğruluğunu, gerçekliğini tartışılmaz bir biçimde ortaya koymakla yetinmemeli, karşıtlarının tüm savlarını da çürütmelidir. Polemik tarzı, gerek hedef kitlenin ilgisini uyandırmak-çekmek için, gerekse de onun geçmiş bilinciyle hesaplaşması, bilincindeki yalanların çürütülmesi için mutlaka gereklidir. Propaganda, karşıtlarını çürütürken, onların hedef kitle içinden soyutlanmasını, inandırıcılıklarının, etkilerinin yitirilmesini de sağlamalıdır.

 

Ortadoğu'ya Özgü Bir Gericilik Biçimi

BAAS

Kısaca Baas olarak bilinen Arap Sosyalist Yeniden Doğuş Partisi, ya da Arap Sosyalist Diriliş Partisi (Hizb El-Baas El-Arabi El İştiraki) 1940’ta Şam’da kuruldu. Ancak Ortadoğu’nun siyasal atmosferinin en önemli aktörlerinden biri olan bu parti “Ortadoğu” kelimesinin tutarsızlık, karışıklık, entrikacılık, komploculuk vb. olumsuz sıfatların bir karışımı anlamında kullanılmasının da önemli gerekçelerinden birisidir. Buna geçmeden önce Arap milliyetçiliğinin evrimine kısaca bir göz atmamız gerekiyor.
Osmanlı dönemindeki ümmet, yani dini temeldeki birliktelik anlayışından dolayı Arap milliyetçiliğinin ilk filizleri bugünkü Suriye ve Lübnan’da yoğunlaşmış olan Hıristiyan araplar arasında boy verdi. Osmanlı egemenliğinin çözülmesiyle bölgenin İngiliz ve Fransız sömürgesi haline gelmesi, Arap milliyetçiliğinin Müslüman Araplar arasında da kabul görmesinin zeminini oluşturdu. Dönemin en önemli ve etkili ideologu ise Suriyeli Sati Husrî idi. Jön-Türklerden etkilenen, Osmanlı’dan günümüze yüksek devlet bürokrasisine kadro yetiştiren Mülkiyeli (günümüzdeki Siyasal Bilgiler Fakültesi) bir Osmanlı bürokratı olan Husrî, İslami kimliği Arap milliyetçiliğinin unsurlarından biri olarak tanımladı ve giderek, 19. yüzyıl Alman milliyetçileri (başta Fichte) ve (önceleri polemiğe girdiği) Ziya Gökalp’in izinden, bireyin ancak ulus içinde kendini gerçekleştirebileceği inancını vurgulayarak “organik milliyetçiliği” benimsedi. Fanatik bir İngiliz ve Fransız aleyhtarlığıyla bütünleştirdiği şöven ve faşizan milliyetçiliği ve korporatist-dayanışmacı ideolojisi, Baas’ı ve bölgedeki bütün arap anti-emperyalist akımları etikeleyecekti. Baas’ın kurucusu ve ideologu, Suriyeli Hıristiyan Mişel Eflak, Husri’nin arap şövenizmi, söyleminin unsurlarını anti-materyalist, mistik bir “sosyalizm” demagojisiyle birleştirdi. Fransa Sorbonne Üniversitesinde okuyarak profesör olan Eflak, sosyalizmi eşitlikçi bir ulusal dayanışma ideolojisi/ahlakı gibi algılıyor; “ulusun gelişmesinde temel bir güç olan” özel mülkiyeti savunuyor ve milliyetçiliğin önüne bölücü sınıf mücadelesini çıkarmayı “vatan hainliği” olarak tanımlıyordu. Ona göre “Arap sosyalizmi”, arap milliyetçiliğinin modern ve mükemmel bir açılımıydı. Eflak, Selahaddin El-Bitar ve gene Fransa’da eğitim görmüş bir grup küçük burjuva aydınıyla, 1940’da Şam’da Hizb El-Baas El-Arabi El-İştiraki’yi (Arap sosyalist Yeniden Doğuş Partisi-Baas) kurdu. 1947’de Fransa’nın Suriye’den kopararak Türkiye’ye bağladığı İskenderun-Hatay bölgesinden Alevi-Arap milliyetçilerinin Zeki El-Arsuzi önderliğinde oluşturdukları El-İhya El-Arabi (Arap Diriliş hareketiyle ve 1952’de Arap Sosyalist Partisi ile birleşince dar bir çerçeveden çıkarak kitlesel niteliğe kavuşmuş oldu. Özellikle ASP’nin önderi ve ideologu olan Ekrem Havrani, Hama bölgesindeki topraksız sünni köylülüğün ve yine aynı kökenli genç subayların desteğini Baas’a taşıdı.
Birinci Paylaşım Savaşı’nın ardından emperyalistlerin 1916 Sykes-Picot anlaşmasıyla yapay sınırlar çizilerek oluşturulan Arap ülkelerinden Lübnan, Irak, Ürdün, Güney Yemen’de ve Libya’da örgütlenen Baas, Arap milliyetçiliği ekseninde enternasyonalist bir nitelik taşıyordu. Süreç içerisinde bu niteliğini yitirdi.
Nasır önderliğindeki Mısır’ın izlediği anti-emperyalist politikalardan da moral güç alarak içerisinde revizyonist KP’lerinde bulunduğu çeşitli ittifaklarla, darbelerle Suriye ve Irak’ta iktidara geldi. 1957’de Suriye ve Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşti. Ancak Nasır’ın kendi politikalarını dayatıp tüm partilerin (ve bu arada Baas’ın) kapatılmasını istemesiyle, birliğin toplumsal beklentilere cevap vermemesiyle birlik dağıldı.
SSCB’nin Stalin sonrasında benimsediği “kapitalist olmayan yol” revizyonist politikası sayesinde bu ülkeden büyük askeri destek alan Baas iktidarları, taktiksel olarak bölgedeki sol güçlerin yanındaymış gibi görünseler de gerici-şöven eğilimlerini kimi zaman artırıp kimi zaman perdeleyerek hep sürdürdüler. Başta Kürtler olmak üzere Suriye’de sünnilere, Irak’ta şiilere yoğun baskılar, yer yer katliamlar uyguladılar. Ekonomik politikaları, dış politikaları dönemsel olarak sürekli dalgalandı. Öyle ki tarihi boyunca İsrail ile savaşan ve hep gerilim politikası güden “sol” görünümlü Suriye, Lübnan’daki iç savaş sırasında ağır basan sol güçlere karşı İsrail ile faşizan sağ güçler lehine savaşa müdahale etti.
Gündelik/dönemsel politikalar üretip uygularken başlangıçtaki Arap birliği hedefinden ve popülist sol/anti-emperyalist söyleminden iyice kopan Baas iktidarları, baskı ve teröre dayalı birer azınlık iktidarı olarak küçük-burjuva milliyetçiliğinin Ortadoğu’daki temsilcisi oldular. Dönemin yükselen Arap milliyetçiliği/anti-emperyalizm dalgasını örgütleyemeyen, sınıfsal dinamiklerle buluşturup sağlıklı bir iktidar yürüyüşü organize edemeyen sosyalist güçlerin bıraktığı boşluğu en azından iki ülkede dolduran Baas partisinin dönemsel başarısında SSCB eksenli revizyonist partilerin birer “elçilik” gibi çalışarak devrim hedefinden uzaklaşmalarının da etkisi büyüktür.
Başlangıçta bu boşluğun da etkisiyle Arap halkının anti-emperyalist duygularına tercüman olarak büyük bir umut haline gelen Baas partisi, sınıfsal tutarsızlığı ve dar milliyetçiliği ile Ortadoğu’nun baskıcı rejimlerinin bir kopyası haline gelirken SSCB’den aldığı destekle geniş Arap yığınlarının ve diğer Ortadoğu halklarının sosyalizme daha mesafeli yaklaşmasının da bir nedeni haline geldi.

Bir Soykırım İdeolojisi Olarak:


Antisemitizm

Kelime karşılığı “Yahudi düşmanlığı” olan antisemitizm kelimesi, ilk olarak 1789’da Alman yergi yazarı Wilhelm Marr tarafından kullanılmıştır. Tarihsel olarak antisemitizm, ilk olarak Yahudilerin Roma İmparatoruna tapmayı reddetmeleri üzerine ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlıkta ise, İncil’in Matta ve Johannes (Yuhanna) yorumlarında açık Yahudi düşmanı ifadeler yer almaktadır. Özellikle Matta’da yer alan, Hz. İsa’nın Yahudiler tarafından çarmıha gerildiği iddiası, tüm Hıristiyan toplumlarında Yahudilere karşı beslenen düşmanca duygular için en geçerli neden olmuştur.
Yahudilerin çocukları kaçırıp kurban ettikleri yolundaki halk arasındaki söylentiler, Yahudi düşmanlığını besleyen etkenlerden sadece biridir. Tüm Hıristiyan toplumlarında sevilmeyen ve sürekli aşağılanan, hor görülen Yahudiler, her tür olumsuzluğun kaynağı olarak görülmüşlerdir. 1348’de Avrupa’yı kırıp geçiren veba salgını bile Yahudilerin ve cüzzamlıların su kuyularını ve pınarları zehirlemesiyle ortaya çıkmış gibi gösterilip, katliam gerekçesi yapılmıştır.
19. yüzyılın ikinci yarısında güçlenen milliyetçilik akımları, din düşmanlığından ırk düşmanlığına kayan Yahudi düşmanlığını da yeniden canlandırmıştır. Almanya’da Bismarck’ın politikaları, Fransa’da Dreyfus davası bunun örnekleridir. Doğu Avrupa’da ise “Sionlu Bilgelerin Sözleşme Tutanakları” adlı asılsız bir belge aracılığıyla körüklenen Yahudi düşmanlığı, sonrasında katliamlara kadar varacaktır.
Rusça “saldırı, yakıp yıkma” anlamına gelen “pogrom” sözcüğü ise, Çarlık Rusyasındaki Yahudi katliamlarının genel adı oldu. Yahudi düşmanlığını bir devlet politikası olarak benimseyen Çarlık, 1881’de Çar II. Aleksandr’ın narodnik “Halkın İradesi” grubu tarafından öldürülmesinin ardından ilk büyük pogrom dalgasını başlattı ve bu 1884’e kadar sürdü. 1905 Devrimi’ni de içine alan 1903-1906 yılları arasındaki ikinci pogrom dalgasında Yahudiler, yaşanan devrimci bunalımın sorumlusu olarak gösterildi. 1917-1921 arasında gerçekleşen üçüncü pogrom dalgası ise karşı-devrimci beyaz ordular tarafından iç savaş sırasında gerçekleştirildi.
1917 Ekim Devriminin ardından bu defa da Yahudiler Bolşeviklikle suçlanacaktır. Almanya’da yenilginin ve Versailles (1919) anlaşmasının sorumlusu olarak gösterildiler. Bu propagandayı en uç noktasına kadar vardıran Hitler Faşizmi, 1933’te iktidara gelip savaşı başlatmasının ardından tarihin en büyük Yahudi katliamını gerçekleştirdi. Katliamda 6 milyon Yahudi yaşamını yitirdi.
Buraya kadar yazdıklarımızdan da anlaşılacağı gibi Yahudi düşmanlığı, her dönemde gericiliğin, ırkçılığın en karakteristik özelliklerinden biri olmuştur. Sonuçları sadece yoksul Yahudilerin katledilmesi olmuştur. Yahudilerin, kontrolü altındaki büyük sermayeler ve Siyonist İsrail’e desteklerinden dolayı kimi zaman “sol” içinden de Yahudi düşmanlığı izleri taşıyan düşünceler çıkmıştır. Bunlar çoğu zaman “sermaye düşmanlığı” ile maskelenmeye çalışılmıştır. Bunların son örneğini, Türkiye’ye özgü bir Yahudi dönmesi topluluğu olan Sebatayistler üzerine Yalçın Küçük’ün kopartığı fırtına oluşturmaktadır. Bugün, kendi aralarındaki dayanışma ilişkileri, iktidar bloğu içindeki ağırlıkları ve bağlantıları ne olursa olsun, bir ırkı, bir etnik veya dini grubu toptan suçlayıcı bir yaklaşım, ne adına yapılırsa yapılsın sağcı ve ırkçı bir yaklaşımdır.

 

İsrail Devletinin Yayılma İdeolojisi:

Siyonizm

Saldırgan İsrail devletinin varlığını belirleyen ideoloji olarak Siyonizmin kökenleri, çok eskilere, ilk Yahudi toplumu zamanlarına dek gider. Yahudi halkının vatanının Filistin olduğu ve dolayısıyla orayı, hatta “Nil’den Fırat’a” dek uzanan toprakların tümünü ele geçirme düşüncesi tarih boyunca her zaman varlığını korudu. Şüphesiz İsrailoğullarının Ortadoğu’nun en eski halklarından biri olduğu gerçeği doğrudur. Yüzyıllar boyunca bütün dünyaya yayılan Yahudi toplumunun çıkış noktasının Filistin”in de aralarında bulunduğu Ortadoğu toprakları olduğu da aynı biçimde doğrudur.
Ancak siyonizm, salt bu gerçekle ve salt bir geriye dönüş isteğiyle sınırlı olmayan yayılmacı bir ideoloji olarak “yurt özlemi”ni çok çok aşan politik bir olgudur. Söz konusu olan şey, Ortadoğu’daki diğer halklarla bir arada yaşama fikrinden uzak, hatta diğer halkların varlığını reddeden bir tür fanatizmdir. Eski Süleyman Tapınağı’nın bunuduğu varsayılan Sion dağına geri dönme düşü, bu inanışa adını vermiştir.
Ancak bütün bunlardan hareketle Siyonizmin salt bir dinsel inanış olduğunu düşünmek doğru değildir; tersine o, özellikle 19. yüzyıldan sonra, yani kapitalizm döneminde canlanan ve bugünkü biçimini alan bir olgu olarak modern çağa aittir. Yüzyıllar önce Filistin’den çıkarak dünyanın bütün köşelerine yayılan Yahudi topluluğu, genel olarak gittiği her ülkenin ekonomik hayatında belli bir etkiye sahip olmuş, ama buna karşın hemen her yerde bu ekonomik etki politik biçimler yaratamamış, bir Yahudi devleti mümkün olmamıştır. Örneğin ünlü banker Rotschild, 20 ülkeye kredi açabilecek servete sahiptir ama yine de politik olarak geride bir yerdedir. Marks’ın bu konuda söyledikleri, biraz aydınlatıcı olmalıdır: “Yahudinin pratikteki siyasal iktidarıyla siyasal hakları arasında var olan çelişki, politikayla parasal iktidar arasındaki genel çelişkidir. Kuramsal olarak siyasal iktidar parasal iktidardan daha üstün görünüyorsa da, gerçekte siyasi iktidar ötekinin elindeki bir serf durumundadır.” Ama belli bir noktada, ekonomik hayattaki etkinliğin politik bir karşılığının da olması gerektiği fikri kaçınılmaz olarak uyanmış ve özellikle katı ve yoğun sadakata dayanan bir dine bağlı olan Yahudi toplumunun üst sınıflarında bağımsız bir ülke düşü yüzyıllar sonra yeniden canlanmıştır. Şüphesiz bunda içlerinde yaşadıkları her ülkede, her türden ekonomik-politik-toplumsal kriz durumunda Yahudilerin hedef tahtasına çakılması da etkili olmuştur. Toplumsal zenginliklere daha fazla hakim olmak isteyen yerel güç sahiplerinin bu tür kriz hallerini bahane olarak kullanmaları ve özellikle hıristiyan inanışındaki İsa’nın ele verilişi ve katline dayanan efsanelerin yeniden canlandırılarak bir saldırı ve katliam vesilesi yapılması ve bu arada tabii ki yoksulların da provoke edilerek bu kampanyalara katılması, Yahudi toplumunu sürekli bir tedirginlik içine sokmuş, varlıklarını sürekli tehdit altında gören bu topluluk yurt arayışına girmiştir. Çarlık Rusyası’nda “pogrom” adıyla anılan katliamlardan Hitler’in büyük kıyımına uzanan yol, böylece dağınık topluluğun bir araya gelmesini kolaylaştırdı.
Elbette aynı süreçte proletarya hareketi de çok sayıda Yahudi işçi ve devrimciyi bünyesinde barındırdı. Zaman zaman kendilerini ayrı partiler ya da parti hizipleri olarak ifade etmek isteseler de, Yahudi işçilerinin hatırı sayılır bir bölümü enternasyonalist devrimci hareketin parçası olarak kaldı ve esasında Siyonist düş, daha çok orta ve üst sınıfların, aydınların ideolojisi olarak gelişti.
19. yüzyıldaki “ulusların uyanışı” Yahudi ulusçuluğunun canlanması için elverişli koşullardan biriydi; 1881’den sonra, Rusya’daki yahudi kırımının artması bunu hızlandırdı; 1882’de Harkov’daki Yahudi öğrenciler, Filistin’deki öncü köylerin hareket noktası olan Bilu grubunu kurdular; 1894’te Yahudi tarım toplulukları yaklaşık 4000 kişiyi bir araya getiriyordu.
Siyasal bir strateji olarak dünya siyonist hareketi ise Viyanalı gazeteci Theodor Herzl’le (1860-1904) ortaya çıktı. Herzl’in Der Judenstat (Yahudi devleti) (1896) kitabıyla Die Welt (1897) adlı gazetesi, Basel’de toplanan I. Dünya Siyonist Kongresi’nde (29-31 Ağustos 1897) savunulan düşüncelerin kaynağı oldu. Kapitalist gelişme ile birlikte Yahudi toplumu içindeki sınıfsal ayrışmaların da hızlanmasının eski “dayanışma” duygusunu yok ettiğini söyleyen Herzl’in büyük katkılarıyla bu kongrede bir dünya Siyonist örgütü kuruldu. Yahudilerin “seçilmiş” bir halk ve “evrensel bir ulus” olduğu tezlerinin işlendiği bu kongrede Sion dağına geri dönerek “Büyük İsrail”in yeniden inşası karara bağlanmıştır.
Ama bu esasında safdil bir dinsel inanış, dünya nimetlerindense vatan duygusunu yeğlemek değildir. Yahudi üst sınıfları, o zaman da şimdi de bulundukları ülkelerdeki ekonomik faaliyetlerini azaltmamışlar, tersine orta sınıflardan Siyonistler Filistin’e göçü daha fazla ciddiye alırken onlar özellikle ABD’de bütün büyük çokuluslu tekellerin ve bürokrasinin içinde gözle görülür bir güç ve etki sağlamaya devam etmişlerdir. Zaman zaman anti-semitist (Yahudi düşmanı ırkçı çevrelerde genel bir şovenist saldırı için bahane olarak kullanılsa da, bugün ABD tekellerinde ve Pentagon gibi kurumlarda hatırı sayılır bir Yahudi varlığının olduğu tartışılmaz bir olgudur.
Filistin’de toprak satın almak için Ulusal Yahudi Fonu’nun kurulması ise 1901’deki 5. Siyonist Kongre’de kararlaştırıldı. Bu fon aracılığıyla toprak satın alınmasını örgütleyen Herzl, özellikle I. Paylaşım Savaşı’nın bitiminden sonra Ortadoğu’da açılan boşluğu iyi kullandı. 2 Kasım 1917’de Filistin’de ulusal bir Yahudi merkezinin kurulmasını olumlu karşılayan Balfour Bildirisi yayınlandı; bununla birlikte 1921’de Arapları yatıştırmak isteyen Filistin’deki İngiliz Yüksek Komiserliği Yahudi göçünü geçici olarak durdurdu.
Bunun üzerine Siyonizm yeniden örgütlendi. (Yahudi ajansını kurulması 1929) ve Filistin’e ikinci Yahudi göçü konusunda çok aktif davrandı. Göç hareketi İngilizler tarafından yeniden sınırlandı; bu arada Araplarla Yahudiler arasında birçok çatışma çıktı. (1929-193 Sonunda 17 Mayıs 1939’da Londra kendi çözümünü dayattı: Buna göre, bir yandan 1939-1944 yılları arasında Filistin’e kabul edilecek Yahudi sayısı 75 binle sınırlandırılacak, öte yandan da Filistin 10 yıl içinde halkın yalnızca yüzde 30’u Yahudilerden oluşacak özerk bir devlet olacaktı. Ama Siyonizmin istediği yalnızca yurt ya da özerklik değil, bağımsız bir devletti. Yine de II. Paylaşım Savaşı’na kadar İngiliz çözümü uygulanabildi. Ama Nazi soykırımın ardından başlayan ve ABD’nin de teşvik ettiği göç dalgası durdurulamıyordu. İngilizlerin gizli göçü durdurma çabası ise artık fanatik Yahudi gruplarının (İrgun, Stern grubu) suikastleriyle yanıtlanıyor ve sıkıyönetim de sorun çözmüyordu.
Sonunda mayıs 1948’e gelindiğinde artık 1922’de 84 bin olan Filistin’deki Yahudi nüfus 650 bine dek çıkmıştı ve bir yandan emperyalistler arasındaki çekişme ve pazarlıklar, diğer yandan da Yahudi çetelerinin onbinlerce Arabı yerinden yurdundan eden Deir Yassin gibi katliamları ve toprak işgalleri devam ediyordu. Sonunda, 14 Mayıs 1948’de İsrail devleti, ABD’nin açık desteğiyle kuruldu. Filistinli Arapların Al-Nakba (Büyük Felaket) diye adlandırdıkları bu gelişme, günümüze dek gelen kanlı çizginin başlangıcıydı.
Bu noktadan sonra artık Siyonizm, “bir yurt edinme” temasını tümüyle geride bırakarak ABD’nin bölgedeki bekçi köpekliğini yapan İsrail devletinin yayılmasının adı oldu. Zaten daha devlet kurulurken “sınırlar”ın belirtilmesi unutulmuştu! İsrail’in en kanlı katillerinden olan Genelkurmay Başkanı Moşe Dayan’a göre asıl hedef “İsrail imparatorluğunun kurulması”ydı.
Sonuç, gitgide büyüyen Siyonist devlet, 4 milyondan fazla Filistinlinin mülteciliğe mahkum edilmesi, onbinlercesinin katledilmesi ve bölgenin bütünüyle kan gölüne çevrilmesiydi. 2000’lere doğru gelirken Amerikan emperyalizminin jandarması olarak Siyonizm, artık bölgenin en büyük askeri gücüdür ve yayılma 1948’de kimsenin hayal edemediği noktalara dek uzanmıştır. Bir devlet ideolojisi ve politik stratejisi olarak Siyonizm, bugün bütün Ortadoğu halklarının en azgın düşmanıdır ve Nazi düşünce ve yöntemlerinin bir başka biçimde uygulanışıdır.
 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Mesajın:
 
  06 NİSAN 2008 DEN BUGÜNE 15196 ziyaretçi (28956 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=