SOSYALİZMKAZANACAK MY RC WORLD ip-numaram.com IP adresi

https://img.webme.com/pic/n/naazimca/yesil.jpg
   
  CAMFROG SOSYALİZMKAZANACAK KANALI
  Ana Sayfa
 

http://www.sosyalizmkazanacak.tr.gg

set by mahirlerinmirascisi---umutulaş
KANAL TOPLANTILARIMIZA İŞTİRAK ETMEYE BİRAZDAHA ÖZ VERİLİ OLALIM VE KANAL GÜNDEMİMİZİ TAKİP EDELİM......!!!!

Blog images codes

Blog images

Google
 



KANALIMIZ ONURSUZ FAŞİSTLER TARAFINDAN SERVER CODELERİ ÇALINARAK ESKİ KANALIMIZ ÇALINMIŞ VE KAPANMIŞTIR KANALIN BİZLERLE HİÇ BİR ALAKASI YOKTUR YENİ KANALIMIZ DAHA GÜVENİLİR VE DAHA KALİTELİ BİR SERVER ARACILIĞI İLE  X_SOSYALİZM_KAZANACAK_X OLARAK DEĞİŞTİRİLMİŞTİR ESKİ KANALIMIZA GİDEN DOSTLARDAN BU OLUMSUZLUK ADINA ÖZÜR DİLERİZ..

DUYURU PANOSU

x__SoSYaLizM_KaZaNaCaK__x

KANALIMIZ OWNERLERİNDEN MAHİRLERİNMİRASCİSİ KANALIMIZDAN RENGİ ALINARAK TASFİR EDİLMİŞTİR

x__SoSYaLizM_KaZaNaCaK__x

Sitene Ekle

UNUTMAYALIMKİ DEVRİMCİ GÜÇ ENGELLENEMEZ ÇALINAN SADECE SANAL BİR OLAYDIR AMA BİZİM BİRLİKTELİĞİMİZ DEVRİM VE SOSYALİZM ATEŞİYLE BAĞLIDIR VE BUNUDA BİZLERDEN HİÇBİR ŞEKİLDE ÇALMAYA HİÇBİR ONURSUZUN GÜCÜ YETMEYECEKTİR..............




 
sosyalizmkazanacak.tr.gg anasayfanız yapın
KANALIMIZDA DEVRİMCİ AHLAK GEÇERLİDİR
ONURSUZLARIN GİRMESİNE GEREK YOK
ÜNKÜ ONLARA GÖRE BİŞE YOK
 
Darbe değil, özgürlük
 
GÜNÜN HABERLERİ





 
 
 
 
 
 
 



İşçilerin yaşam hakkı görmezden gelindi
 
GÜNÜN HABERLERİ

 









Devrimci mirası yaşatmak, daha ileriye taşımakla mümkündür!

Bir yandan 1 Mayıs’ta oluşan politik atmosferin olumlu etkisi, öte yandan düzen medyasının bir bölümünün olayı içi boşaltılmış bir duygusallıkla gündeme getirmesi, bu yılkı 6 Mayıs anmalarına ek bir güç kazandırdı. Özellikle Ankara’da yapılan ortak anmaya geniş katılım bu açıdan dikkate değerdi. Fakat bizzat bu anmanın tablosunun da gösterdiği gibi, yakın dönemin devrimci tarihinde bir kilometre taşı olan ’71 Devrimci Hareketi artık bizzat reformist sol güçler tarafından gitgide daha fazla devrimci anlamından ve özünden boşaltılan bir duygusal seremoni malzemesine çevriliyor.

Komünistler bir çok vesileyle, devrimci çizgi ve pratiği yıllar öncesinden bir yana bırakmış reformist çevrelerin başını çektiği ve devrimcilikten kopma sürecindeki bir dizi grubu da bu doğrultuda yedekledikleri bu çabaların içyüzünü sergilemeye, duygusal sahiplenmenin gerisindeki politik inkara dikkat çekmeye çalıştılar. Aşağıdaki değerlendirme de bunun örneklerinden biridir ve son 6 Mayıs tablosu karşısında yeniden yayınlanması amaca fazlasıyla uygundur...

‘71 Devrimci Hareketi’nin simge isimleri Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve yoldaşları her yıl ölüm yıldönümlerinde anılmakta, devrimci kadro tipinin seçkin örnekleri olarak, devrimci harekete kattıkları olumlu değerlere vurgu yapılmaktadır. Ancak Türkiye devrim mücadelesinin yüzakı olan bu devrimcileri ananlar, dahası onların devrettiği mirası yaşattığını öne sürenler arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Öte yandan, özellikle idam edilerek katledilen Deniz Gezmiş ve yoldaşları, reformistinden devlet solcusuna, gericisinden ırkçı-şoven zihniyetin bazı temsilcilerine kadar bir takım soysuzlar tarafından istismar konusu da edilmektedir.

Türkiye’deki devrimci örgüt ve partiler uzun yıllar ‘71 Devrimci Hareketi’nin şu veya bu akımının mirasçısı olduğunu savunmuştur. Halen de bu çizgide ısrar eden, yaklaşık 40 yıl önce bu genç devrimciler tarafından ortaya konulan düşünsel düzeyin ötesine geçemeyen akımlar vardır. Henüz yirmili yaşlardaki devrimcilerin ortaya koyduğu ideolojik-politik tahlillere takılıp kalanların, ‘71 devrimci hareketinin mirasını yaşattıklarını sanmaları kolay anlaşılır bir durum değildir. Böyleleri, genç devrimcilerin 40 yıl önce ortaya koyduğu düşünsel ürünlere sıkı sıkıya sarılarak, teorik üretim için çaba harcama “yükü”nden de kurtulmuş oluyorlar.

Reformizmden devrimci kopuş, seçkin devrimci kişilik…

Komünistler, ‘71 Devrimci Hareketi’ni Türkiye’nin reformist geleneğinden devrimci bir kopuş olarak değerlendirmişlerdir. Bu kopuşa asıl anlamını veren, küçük devrimci grupların kent veya kırda silahlı eylemler yapması değildir elbette. Kopuşun asıl anlamı, bu akımların ideolojik-politik bilinç planında gerçekleştirdiği sıçramadır. Bilinç planındaki sıçrama, bu akımların devlet konusunda, şiddete dayalı devrim konusunda, kapitalizmin temel noktalardan reddi konusunda radikal, devrimci bir ideolojik-politik tutum geliştirebilmesinin yolunu açmıştır ki, kopuşa asıl anlamını veren de budur.

‘60’lı yıllar sosyal uyanışın yaygınlaştığı, toplumsal muhalefetin hızla gelişip kabardığı bir dönemdir. İşçi sınıfı, kentin ve kırın emekçileri, Türkiye tarihinde ilk defa bu dönemde, bu kadar kitlesel bir şekilde eylem alanlarında, grevlerde, direnişlerde, toprak işgallerinde sözünü söylemeye, sola, sosyalizme yakınlaşmaya başlamıştır.

Mücadele alanlarında işçi sınıfı ve emekçiler olduğu halde, dönemin sosyalist olma iddiasında olan akımların çizgileri, büyük ölçüde orta sınıf aydınları tarafından belirlenmiştir. TİP, YÖN, MDD, dönemin öne çıkan sol akımlarıdır. Ancak bu akımların hiçbiri, devrimci iktidar perspektifi bir yana, düzeni cepheden karşıya alabilecek bir çizgiyi temsil edebilecek durumda değildi. ‘71 devrimci hareketi, döneme egemen olan reformist cendereyi kırmış, bu devrimci kopuş sayesinde radikal devrimci akımlar oluşturabilmiştir. Burjuva sosyalizmi olarak tanımladığımız TİP, YÖN, MDD ise, 1974’ten sonra devrimci akımların güçlenmesiyle esas olarak dönemini kapatmıştır.

Reformizmden devrimci kopuşun sağlanmasına önderlik eden kadroların, Mahirler, Denizler, Kaypakkayalar ve onların yoldaşlarının devrimci kişiliklerinde içselleştirdikleri üstün nitelikler de, Türkiye devrimci hareketine ‘71’den miras kalan önemli kazanımlardır. Her yönüyle düzeni cepheden karşıya alan devrimci bir duruş, düzenin cellâtları karşısında hiçbir koşulda eğilmeme, tereddütsüz bir şekilde davaya adanma, devrimci dayanışma ve siper yoldaşlığı konusunda pürüzsüz bir içtenlik, devrimci örgüt ve pratiğe olduğu kadar teoriye, düşünsel gelişim ve üretime önem veren bir devrimci kadro…

‘71 devrimci akımlarının ideolojik-politik çizgilerini, pratik eylem tarzlarını burada tartışmak gerekmiyor. Zira bu alanda düşülen yanlışlar veya acemilikler, devrimci harekete miras bırakılan seçkin devrimci kadro örneğinin değerini hiçbir koşulda eksiltmez. Önemli olan reformizmden gerçekleşen devrimci kopuşun bu erken döneminde bile bu üstünlüklerin devrimci kişiliklere içerilebilmiş olmasıdır. Örnek alınması, yaşatılması, yeniden ve daha ileriden yaratılması gereken yön de budur.

‘71’den miras kalan devrimci değerlerin tüketilmesi…

Devrimci mirası ve değerleri yaşatmanın yolu, günün koşullarına göre yeniden üretmekten geçer. Ancak bu kadarı yeterli değil. Bundan da önemli olanı, bu mirasın yetişen devrimci kadroların bilincinde içselleşmesini sağlamak ve devrimci kişiliğe içerilmiş değerler bütününe dahil edebilmektir. Ancak o zaman bu devrimci mirasın, devrimci kadronun düşünce ve eylemine yol gösterici olması sağlanabilir.

Bunu başarmak sanıldığı kadar kolay değildir. Zira bu niyetleri aşan bir sorundur; örgüt veya partilerin ideolojik-politik çizgileri, ilkesel tutumları, devrimci örgüt anlayışları ile yakından ilgilidir. Geleneksel devrimci-demokrat akımlar, ‘71 devrimci akımlarının ortaya koyduğu ideolojik-programatik düzeyin ilerisine çıkmadıkları ölçüde, geçmişe sımsıkı sarılıyorlar. Bu ise düşünsel alanda bir kısırlık, kendini yenileyememe ve kapitalist toplumun tek tutarlı devrimci sınıfı olan proletaryanın tarihsel devrimci rolünü gerçek içeriğiyle kavrayamama noktasında takılıp kalmalarına yolaçıyor. Böylece, devrimci değerlerin daha ileriden üretilmesi bir yana, var olan mirasın gerisine düşme, dahası o değerleri tüketme noktasına varılabiliyor.

Sınıf ve kitle hareketinin zayıflığı koşullarında yetişen kadro tipinin sorunlu yapısı, semt kökenli bu kadroların devletin sistemli yozlaştırma saldırısına maruz kalmaları ise soruna bambaşka bir boyut katıyor. Sorunlu haline rağmen bu “kadro” tipinin, üstelik devrimci bir kimlik geliştirmeden bünyeye alınması nedeniyle, ‘71’in devrimci kadro kişiliğinin niteliklerine fazlasıyla uzak, devrimci mirası ancak söylem düzeyinde savunabilen bir anlayış hakim hale gelebiliyor. Öyle ki, bu kişiliklerin pratiği, kimi zaman devrimcilerin emekçiler nezdindeki itibarlarının sarsılmasına yol açabilecek derecede sorunlu olabiliyor.

Bazı ara akım kadroları üzerinden yansıyan sorunlu kişiliklerde, devrimci değerlerin önemli ölçüde yitimine tanık olmaktayız. Devrimci samimiyetini büyük oranda tüketmiş olan bu kesim dar grupçu, fazlasıyla faydacı, ortamına göre kibirli ve saldırgan olabilmektedir. Bunlar, uzun zamandır reformistlerle aynı kulvarda bulunmanın da etkisiyle, burjuva siyaset tarzının olmazsa olmazları olan hile, ayak oyunları, iç hesaplar, perde arkası kulisler vb. “haslet”leri, pekçok yerde politik çizgilerine dahil etmekte bir sakıncı görmeyebilmektedirler.

Dejenerasyonun böylesi uç noktalara varmasını, devrimci değerlere sırt çevirip reformistlerle kucaklaşmanın sonuçlarından biri saymak mümkündür.

‘71 Devrimci Hareketi’ni değil fakat Denizler’i öne çıkaran, onları “ikon”laştırıp siyasi rant aracı olarak kullanmak isteyen ırkçı-şoven zihniyetin temsilcileri de var. Bu gerici çevrelerin ayırdedici özelliği, Kürt halkına düşmanlık ve devletin militarist güçlerine payandalık etmektir. Oysa Deniz Gezmiş’in idam sehpası önünde haykırdığı “Yaşasın Marksizm-Leninizm! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği!” şiarı bile, bunların Denizler’le karşıt dünyalara ait olduklarını kanıtlamaya yeter. İdam sehpasında ölüm yiğitlikle göğüslenirken haykırılmış bu şiarlar, devrim ile düzen arasında aşılmaz bir uçurum olarak durmaktadır.

Türkiye’nin sosyal reformist partileri de, ‘71 Devrimci Hareketi’nin önderlerini öne çıkartma tutumunu, onların miras bıraktığı değerlerin arkasında durma iddiasını halen terk etmiş değiller. Komünist yazında pek çok kere dile getirildiği gibi bunlar, burjuva karşı-devriminin zoru karşısında sinmiş, ihtilalci çizgiden yüzgeri etmiş, devrimci örgüt anlayışını ve pratiğini terk etmiş, devrimci miras ve değerleri düzen bekçilerinin ayakları altına sererek burjuvazinin icazetine sığınmışlardır. Düzen bataklığına boylu boyunca uzanan bu “tövbekar”lar, artık sermayenin parlamentosuna kapağı atma hayalleriyle avunuyorlar. İşi soysuzluğa vardıran bazıları ise, “Deniz Gezmişler’in yolu bugün parlamentoya çıkmıştır” diyebiliyorlar.

Oysa ‘71 devrimcileri, Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar, İbrahim Kaypakkayalar, TİP’in parlamenter çizgisini reddederek devrimi seçmişlerdi. Onlar kurtuluşun reformlarda değil, devrimde olduğunu fark etmiş, gerçekleştirdikleri sıçrama ile devrimci akımların kurucuları olmuşlardır. Başka bir ifadeyle, ‘71’in devrimci akımlarını devrimci yapan, reformist partilerin bugün içinde bulundukları düzen içi zemini mahkum ederek aşabilmiş olmalarıdır.

Geleceği kucaklamak için geçmişi aşmak!

Devrimci mirasın değerler planında erozyona uğraması bir rastlantı olmadığı gibi, niyetlerle de açıklanamaz. Sorunun esası, uzun süredir devam eden tasfiyeciliğin yarattığı bozulmanın yanı sıra, devrimci mirası aşındıran örgüt/partilerin programatik, ideolojik-politik çizgilerinden kaynaklanıyor. Bu alanda yaşanan tıkanma ve belirsizliklere rağmen, geleneksel çizgileriyle devrimci tarzda hesaplaşma cesareti gösteremeyenler, kendilerini devrimci değerleri öğüten bir çark işlevi görmekten alıkoyamadılar. Sorunun bu boyuta varması, geleneksel solun içine düştüğü “ciddiyet ve samimiyet bunalımı” ile yakından bağlantılıdır. Devrimci kadronun kişiliğinde boy veren sorunlar, bütünün parçadaki yansımasıdır aynı zamanda.

Belirtmek gerekir ki, komünistlerin de güçlerini kadrolaştırmada, kadrolarını yetkinleştirmede karşılaştığı sorunlar, zorlandığı alanlar vardır. Ancak burada tartıştığımız sorunun mahiyeti, komünistlerin zorlanma alanlarının çok ötesindedir.

Devrimci mirasın aşınmasında pek çok faktörün rolünden söz etmek mümkündür. Fakat buna rağmen sorunun özü, geçmişi anlamak ve devrimci tarzda aşmakla ilgilidir. Bunun anlamı ise, geçmişin devrimciliğinden daha ileri bir devrimcilik düzeyine, küçük-burjuva devrimciliğinden işçi sınıfı devrimciliğine erişebilmektir. Komünistler, devrim ve sosyalizm davasına samimiyetle bağlı olan devrimcilere, bu temel önemdeki hatırlatmayı sık sık yaptılar. Ancak halihazırda bunu başarabilen tek akım partimiz TKİP’dir. Bu durum, devrimci mirası geliştirip yeniden üretme noktasında da komünistlere, komünist kadro ve militanlara önemli sorumluluklar yüklemektedir.

Burjuvazinin her cepheden yönelttiği azgın saldırılara karşı durmanın özel bir önem taşıdığı verili koşullarda, ‘71 mirasının devrimci özüne uygun tarzda ve daha ileriden yaşatılmasının önemi yeterince açıktır. Komünistlerin devrim ve sosyalizm davasına samimiyetle bağlı olan kesimlere yönlettiği, “geçmişi devrimci tarzda aşma” çağrısı da güncelliğini korumaktadır.

Sermaye devletinin illegal devrimci çalışmayı baltalamak için azgınca saldırdığı, sol akımların ise önemli ölçüde illegal devrimci siyasal faaliyet yürütme refleksini yitirdiği şu dönemde, Denizler’in 25’inci ölüm yıldönümü, bu durumu sorgulamanın vesilesi yapılabilmelidir. En azından devrim ve sosyalizm davasına samimiyetle bağlı olanlar bu özgüven ve cesareti göstermelidir. Zira devrimci faaliyeti düzenin dayatmasıyla belli alanlara hapsedenlerin, bugünü kurtarıp kurtarmayacakları belli değil ama geleceği kaybetme olasılıkları fazlasıyla yüksektir.

Marksist bir partinin temeli olan devrimci teori, devrimci örgüt, devrimci sınıf diyalektik bütünlüğünü bünyesinde toplayabilen TKİP, bu net çizgiye ve tok iddiaya yaslanarak devrimci mirasın ve değerlerin savunulmasının, daha ileriden yaşatılmasının güvencesidir. Bu noktada öncülük misyonunu hakkıyla yerine getirdiğinde, devrim ve sosyalizm davasına samimiyetle bağlı olan diğer devrimcilerin de önünü açacaktır.

Kandil’in bombalanmasıyla ABD planı yeniden yürürlükte!

1 Mayıs’ta sermaye devletinin hedefinde sadece işçiler, emekçiler ve devrimci güçler yoktu. Aynı günün akşamında Kandil’e yönelik bir hava harekâtı düzenlendi. 2 Mayıs’ta da devam eden bu askeri saldırı sonucunda, Genelkurmay’ın iddiasına göre, belirlenen hedefler vuruldu ve 150 gerilla öldürüldü.

Daha önce yapılan bu türden harekatları hararetli biçimde destekleyen ve dizginsizce şovenizmi körükleyen düzen cephesi, bu kez daha temkinli bir dil kullanmaya özen gösterdi. Bu kez yabancı haber ajanslarının Kandil’deki bombardımanın sonuçlarına ilişkin görüntüleri olmasına karşın bu temkinli dil özenle korundu. Elbette bu, daha çok fiyaskoyla biten kara harekatı sırasındaki o zafer havası, o sınırsız şovenist rüzgar düşünüldüğü ölçüde bir temkinliliktir. Yoksa, Genelkurmay’ın açıklamalarını birer kahramanlık destanı gibi lanse eden medya hiç de atıp tutmaktan, şoven rüzgarlar estirmekten geri kalmadı.

Sınır ötesi kara harekatı fiyaskosundan sonra düzen cephesinin kullandığı nispeten temkinli dil, bu fiyaskonun ortaya çıkardığı utanç tablosuyla doğrudan bağlantılıdır. Çünkü artık bu kirli savaş için uydurdukları kahramanlık destanlarına pek inanan yok. Bu nedenle sınırsızca atıp tutmaktan kaçınmak zorunda kalıyorlar.

Diğer taraftan, kullanılan bu temkinli dilin diğer bir sebebi de Kürt halkına yönelik inkar ve imha politikasının yanısıra Kürt burjuvazisini kazanmak için bir takım adımların da eşzamanlı olarak uygulamaya sokulmasıdır. Öyle ki, 24 Nisan günü toplanan MGK toplantısında “Tüm Iraklı gruplarla istişareler sürdürülsün” biçiminde bir “tavsiye”de bulunulduğu açıklanıyordu. Bu kararın ardından PKK mevzileri vurulurken, aynı zamanda dikkat çekici biçimde hükümeti temsilen bir heyet, Talabani ve Bölgesel Kürt Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani ile görüşme halindeydi. Bu görüşmenin, MGK tarafından altı çizilen politikanın bir sonucu olarak gerçekleştirdiği genel olarak kabul edilmektedir. Buna göre Türk sermaye devleti artık Güney Kürdistan’a ilişkin politikalarında bir değişime gitmekte, buradaki yönetimi tanımaya ve onunla ilişkileri geliştirmeye dönük adımlar atmaya başlamaktadır.

Bir hava harekatıyla eşzamanlı yürütülen bu diplomasi trafiği kuşkusuz sembolik de olsa bir değişimi anlatmaktadır. Fakat bu değişim yeni değildir. 5 Kasım’da Bush’un huzuruna çıkan Erdoğan ile aynı görüşmede hazır bulunan generallerin altına imza attığı plan esas olarak bunu içermektedir. Bu plana göre, bir taraftan PKK’nin gerilla güçleri tasfiye edilecek, yanısıra Kürt halkının mücadeleci birikimleri oluşturulacak işbirlikçi bir Kürt siyaseti aracılığıyla denetim altına alınacak, diğer taraftan da Türk devleti federal bir Irak çatısı altındaki özerk Kürt yönetiminin varlığını tanıyacak ve onunla ilişkilerini geliştirecektir. Yani onunla ABD stratejileri ekseninde bir ortaklığa gidecektir.

5 Kasım’daki anlaşmayla yürürlüğe sokulan bu plan doğrultusunda ABD’nin desteğiyle birlikte Türk ordusu, PKK mevzilerine yönelik askeri saldırılarına başladı. Yoğun hava saldırılarının ardından ise kara harekatı geldi. Yine ABD’nin yardımıyla Türk ordusu Güney Kürdistan topraklarına girdi. Düzen cephesi, azgın bir şovenizm ile birlikte ölçüsüzce zafer rüzgarları estirip Musul’u da alalım yaygarası koparmaya kadar işleri vardırınca, harekat işgal şüphesi uyandırmaya başladı. Bunun üzerine gelen ABD’nin açık müdahalesi ile birlikte, ölçüsüzce uydurulan askeri başarı öykülerinden sonra geri çekilmek zorunda kalan Türk ordusu büyük bir askeri fiyasko yaşadı.

Bu süreç düzen cephesinden birçok açıdan tartışıldığı gibi topluma yönelik “psikolojik savaş”ı yürütmedeki açık bir başarısızlığın kanıtı sayıldı. Elbette geri çekilme kaçınılmaz idi, ama harekata yüklenen beklentilerin körüklenmesi ve buna karşı Genelkurmay’ın müdahale etmemesi bu sonucu doğurmuştu. Yoksa, ABD ile yapılan anlaşma belliydi. Harekatın amacı PKK’nin askeri gücünü tümden çökertmek değil, onun başarma umudunu kırarak teslim olmaya zorlamak, beraberinde düzen içi bir siyasi kanal oluşturarak düzen dışı dinamiklerini tümden tasfiye etmekti. Bu türden değerlendirmeler sınırötesi harekat fiyaskosu sonrasında sıklıkla tekrarlandı. Tekrarlanması da boşuna değildi. Zira, burjuva medya ve postal yalayıcısı siyasi güçler kraldan daha çok kralcı kesilmiş ve ölçü tanımamışlardı. Bundan dolayı sınır ötesi fiyaskosunun faturası bu güçlere kesildi ve kabaca azarlandılar.

Nihayet işler yoluna konulduktan sonra plan yeniden yürürlüğe konulabilirdi. 24 Nisan’daki MGK toplantısında yapılan açıklamanın ardından başlatılan diplomatik girişimler ve PKK mevzilerinin bombalanması ile bu süreç başlatılmış oldu. Amerikan planı bu kez kontrollü biçimde uygulamaya sokulurken, dikkat çekici biçimde düzen cephesi Kürt hareketiyle ilişkileri germek yerine tersine onu kucaklayacak, düzene bağlayacak adımlar atmaya başladı.

Bu bakımdan düzen medyasının da döne döne kullandığı tablolardan birini bizzat MHP’nin başkanı Bahçeli sundu. DTP milletvekili Hasip Kaplan’ı 23 Nisan’da yanına çağırarak “1. Meclis’in renklerini tamamlayalım” diyen Bahçeli’nin bu tutumu, ardından yaşananlarla birlikte oldukça anlamlı hale geldi. Sadece, Bahçeli’nin tutumu da değil, asker kaçağı olduğu iddiasıyla tutuklu olan DTP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tahliye edilmesi, ardından askere alınarak DTP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettirilmesi yine aynı günlere denk gelen önemli bir gelişmedir.

DTP Genel Başkanı’nın tahliye edilmesi, tutuklanmasının nedenleriyle birlikte düşünüldüğünde, durumu oldukça anlamlı kılmaktadır. Zira Demirtaş’ın genel başkanlığı, DTP’deki şahin kanadın ılımlı kanada üstün gelmesi olarak yorumlanmış ve bu, devletin ılımlı bir Kürt hareketi yaratma girişimlerine vurulmuş bir darbe olarak değerlendirilmişti. Demirtaş’ın tutuklanması, açıkça düzenin onun temsil ettiği ileri sürülen eğilime verdiği bir yanıt olma anlamına gelmekteydi. Bu tutuklama kararıyla birlikte DTP ablukaya alındı. Hakkında kapatma davası açılırken birçok yöneticisi hakkında da peşpeşe davalar açıldı. Bununla birlikte askeri operasyonlar da hız kazandı ve sınırötesi harekatlar başlatıldı. Bu süreç, gerek liberal Kürt çevrelerince gerekse de düzenin liberal politik çevrelerince DTP’nin meclise girmesiyle açılması istenen çözüm yolunun tıkandığına yoruldu.

Bugün gelinen nokta itibariyle bakıldığında ise, açıktır ki sınırötesi harekat fiyaskosundan sonra soğumaya bırakılan süreç içerisinde düzen kendi içine çeki düzen verdikten sonra ABD planı doğrultusunda hamlelerine yeniden başlamıştır. Bir taraftan Kandil bombalanırken diğer taraftan Güney Kürdistan yönetimi ve Talabani ile resmi düzeyde görüşmeler yapılmakta, dostluk mesajları verilmekte, aynı sürecin ülke içerisinde de DTP’ye karşı bir biçimde işletilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Bu, ABD planından başka bir şey değildir. ABD planı bir yandan PKK’nin askeri varlığına yönelik askeri operasyonları öngörürken, diğer yandan da işbirlikçi Kürt burjuvazisinin Kürt hareketi üzerindeki inisiyatifini arttırmayı hedeflemekteydi. Bugün ortadaki tablo da tamamen bu plana uygundur. Bir yandan savaş ve katliam, diğer yandan Kürt burjuvazisinin siyasi öznelerine kucak açan bir siyasi dil ile birlikte işbirlikçi Kürt burjuvazisiyle masa başı görüşmeler, ticari ve ekonomik alanlarda yoğunlaşan anlaşmalar, vb...

Açıktır ki, süreç Kürt emekçi halkının mücadele enerjisinin törpülenip ezilerek Kürt burjuvazisinin etkinliği altında alınması, bu yolla düzene entegre edilmesi yönünde işletilmektedir. ABD ve sermaye devleti ile işbirlikçi Kürt burjuvazisinin ortaklığı bunu öngörmektedir. Bu plan başarıya ulaştığı ölçüde hem işçiler, emekçiler ile ezilen halkların köleliği katmerlenecek, hem de ABD’nin kanlı stratejileri için uygun bir zemin oluşturulacaktır.

Bu kirli planlara karşı Kürt emekçi halkı ile birlikte işçi ve emekçiler ortak mücadele cephesinde buluşmak üzere hareket etmeli, en başta da ileri ve devrimci güçler bu gerçeklerin bilinciyle devrimci bir inisiyatif geliştirmelidirler.

 




 
 
 
 
 

 

Google
sosyalizmkazanacak.tr.gg
Tavsiyeler

www.sosyalizmkazanacak.tr.gg!
(no title) -

 
  06 NİSAN 2008 DEN BUGÜNE 14901 ziyaretçi (28406 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=