SOSYALİZMKAZANACAK MY RC WORLD ip-numaram.com IP adresi

https://img.webme.com/pic/n/naazimca/yesil.jpg
   
  CAMFROG SOSYALİZMKAZANACAK KANALI
  KÜRD SORUNU
 
KÜrt Ulusal Hareketİ

--------------------------------------------------------------------------------

Arkadaşlar.
Konu ile ilgili farklı polemikler de ortaya koyduklarımı,toparlayıp bir bütün halin de sizlerle paylaşmak istedim.

Kürt Ulusal Hareketi : Bugün Kürt Ulusal Hareketini eleştirenler,iki noktada yanılgı içersindedirler.
Bunların birincisi,bu hareketi Anti-Emperyalist Sosyalist olarak görmek,bir diğeri ise bu hareketin içersindeki komünistlerin etkinliğinin,genel sınıf hareketinde ki komünistlerin etkinliğiyle sıkı sıkıya bağımlı olduğu gerçeğini kabul etmemektir.
Aslında bu iki yanılgı,iç içe geçmiş,biribirini tamamlar vaziyetdedir.
Ne bugünkü Kürt hareketi,Anti-Emperyalist dir,nede bu hareket içersinde komünistlerin etkinliği,genel sınıf hareketinde ki komünistlerin etkinliğinden bağımsızdır.
Eğer bugün bu hareket,zaman zaman bir yalpalama içersindeyse,bunun en büyük nedenlerinden biride,bu hareket içersinde ki,komünistlerin etkisinin giderek azalması,ve genel sınıf hareketin de yaşanan dibe vurmuşluk,bu bağlam da bu hareketin giderek yanlızlaşmasıdır.
Bizler kendi alanınımız da ,gelişen gündemler karşısında,figüran rolü oynarken,onlardan bu süreçte aktör olmalarını beklemek,haksızlık olur.
O nedenle bu harekete bakarken,kendi hatalarımızı görmezden gelerek,bir değerlendirme yapmak doğru olmayacaktır.
Kürt hareketinin temsilcilerini yerden,yere vuranlar,öncelikle aynaya bakarak,ülkedeki sınıf hareketinin dibe vurmuşluğunun sorumluluğunun kendileri olduğunu görmek zorundadırlar.
Ülke solunun bir kesimi,kendi basiretsizliklerinin sonucu,ortaya politika koyamadıklarından, varlıksızlıklarını kürt hareketinin kuyruğuna takılarak örtbas etmeye çalışırken,diğer bir kesim ise,yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali,var olanın sorumluluğunu,tamamen kürt hareketinin üzerine yıkarak,bu harekete,eleştiriden öte saldırmaktadırlar.
Bir tarafta,sınıf hareketini,ulusal hareketin peşine takan bir anlayış,diğer tarafta da,soruna salt bir sınıf hareketiymiş gibi bakarak,ulusal hareketi ve bu hareketin iradesini hiçe sayan bir anlayış.
Komünistler Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce belirleme hakkını,ayrılma hakkını da içerecek biçim de,mutlak ve koşulsuz desteklerler.
Bu hakkın savunulmasının nedeni ve burada ki amaç,var olan ulusal çitlere karşı olan komünistlerin yeni bir çit oluşması için çabalaması değil,her iki ulus proleterlerinin aralarında var olan etnik ayırımcılık temelli güvensizliğin ortadan kaldırılmasıdır.
Görüldüğü gibi komünistler,sonul amaç olarak,işçi sınıfının,ezen ve ezilen ulus proleterlerinin birliğini sağlamak için bu hakkı savunurlar.
Komünistler için,ezen ve ezilen ulus milliyetçiliği hiç bir zaman aynı değildir.
Ezen Ulus Milliyetçiliği,sömürüyü,ırkçılığı ve dolayısıyla Faşizmi besleyen burjuva ideolojisidir.Başka ulusları tahakküm ve baskı altına aldığı için,çürüyen,gericileşen kapitalizmi savunduğu için gericidir.
Ezilen Ulus Milliyetçiliği ise,gecikmiş bir burjuva demokratik devrimin ideolojisidir.
Tarihsel süreç içersin de bu hedefe varılamadığı için,göreli olarak ileri bir atılımdır.Bünyesin de,insani ve demokratik talepleri barındırır.
Aslın da Lenin bu sorunun yanıtını,Ulusal Sorun adlı yapıtın da vermiştir.
"Her ezilen ulusun burjuva milliyetçiliği, zulme karşı yönelmiş olan genel bir demokratik içerik taşır... Kayıtsız şartsız desteklediğimiz işte bu içeriktir." (Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 73 )
İşte bugün bizlerin koşulsuz desteklediği de,bu hareketin zulme yönelmiş olması bu nedenle de demokratik bir içerik taşımasıdır.
Hakkın savunusu her ne kadar mutlak ve koşul içermezse,hakkın kullanılmasına komünistlerin vereceği destek,mutlak değil,koşullara bağlıdır.
Bu koşullar da,bu kullanımın,işçi sınıfının genel ve evrensel çıkarları ile çelişmemesi,kullanımın halkın özgür iradesiyle,herhangi bir dış manüplasyon olmadan gerçekleşmesidir.
veda
__________________
Koca bir ateş yakmak isteyenler,cılız saman yığınlarını tutuşturmakla işe başlarlar(W.Shakespeare)

Emeğini sattığın an,kişiliğin mülkiyet altındadır.
(BAKUNİN)

YURTSEVERLİK İŞÇİ SINIFININ DAMARLARINA ZERK EDİLMİŞ BİR ZEHİRDİR.
BU ZEHİRİN TEK BİR PANZEHİRİ VARDIR O DA PROLETERYA ENTERNASYONALİZMİDİR.

Kürt ulusal hareket tarihine de bakmak gerekir:


Kürt halkının ulusal özlemleri esas olarak yüzyıl dönemecinde şekillenmeye başladı. Zamanla güçlenen bu eğilimler Osmanlı’nın I. Dünya Savaşında yenilmesi ve Mezopotamya’nın esas olarak İngiliz işgaline uğramasıyla birlikte yeni bir aşamaya yükseldi. Ancak yine de Kürtler bu dönemde, emperyalistlerin himayesinde bağımsız bir Ermenistan kurulmasını kendileri için tehlike olarak görmelerinin de etkisiyle, Kemalist kadrolarla birlikte “milli mücadele”de yer aldılar. “Milli mücadele” sürecinde Kemalist önderliğin belirli bir noktaya kadar Kürtlere birtakım vaatlerde bulunduğu ve onları sürekli yatıştırdığı biliniyor. O dönem Mustafa Kemal’in konuşmalarının çoğunda Türkleri ve Kürtleri birlikte andığı, mücadeleyi iki halkın birlikte verdiğini ve yeni devleti birlikte kurduklarını vurguladığı, sonradan unutturulmuş olmakla beraber, iyi bilinen gerçeklerdir. Hatta Amasya Tamiminde, “Kürtlerin ulusal ve sosyal haklarının tanınacağı” açıkça belirtilmiştir. Şu anda yaşanmakta olan kimlik tartışmaları bağlamında Kürt siyasi temsilcilerinin bu gerçeğin Anayasaya yazılmasını istemesinden daha doğal ne olabilir?
1921’in ilk aylarında diğer muhalefet odaklarını etkisizleştirip kendi elini rahatlatan Kemalist önderlik, hızla, “milli mücadele” süreci içinde kendilerinin aldatılacağını fark ederek ayaklanma hazırlıklarına girişmiş olan Kürtlerin üzerine yürümüş ve onları hazırlıksız yakalamıştır. Kürtler Koçgiri isyanı olarak bilinen erken bir ayaklanmaya sürüklenmiş ve nihayetinde isyan kanla bastırılmıştır. Bu arada hatırlanması gereken bir nokta, o dönemde Mecliste yer alan işbirlikçi Kürtlerin isyanın bastırılmasına onay vermiş olmasıdır. Bunu vurgulamamızın sebebi, güncel kimlik tartışmasıyla da ilgili olarak, Kürt egemenlerin işbirlikçi kesimlerinin bu ve benzer tavırlarının, bugün düzenin bazı temsilcileri tarafından yeni çarpıtmalar için malzeme yapılmasıdır
Her ne kadar isyancı Kürt hareketi “milli mücadele” süreci içinde bastırıldıysa da, sorunun yerli yerinde durduğunun ve sıcak olduğunun pekâlâ farkında olan Kemalist rejimin temsilcileri, Lozan’daki görüşmeler sırasında kendilerini “Türk ve Kürt” halklarının temsilcileri olarak takdim ediyorlardı. Varlığı 80 yıl boyunca yadsınmış ve bugünlerde zorla kabullenilen Kürt halkı, resmi ideoloji tarafından TC’nin diplomatik doğuşu olarak kutsanan Lozan’da bile varlığını hissettiriyordu. Böyle olmakla beraber, Lozan anlaşması Kürt halkı açısından resmi planda yok sayılma sürecinin başlangıcı oldu.
Ancak Kürt halkına dönük zorla asimilasyon-Türkleştirme politikaları 1925’ten önce başlayamadı. Bu tarihte patlak veren başarısız Şeyh Sait isyanının ardından, bugüne kadar süren sistematik baskı politikaları yürürlüğe konmaya başlandı. Kürt halkı özellikle 1925–38 döneminde irili ufaklı sayısız isyanla bu baskılara karşı tepkisini ortaya koydu. Daha sonra araya uzunca bir suskunluk girse de Kürt halkının isyanı devam etti. Bu kısa tarihsel özet Kürt halkının TC’nin kuruluş sürecinde aldatıldığını ve 80 yıl boyunca vahşice yürütülen asimilasyon politikalarına rağmen ulusal canlılığını yitirmediğini göstermektedir.(Deniz Moralı)

Öncelikli olarak,Kürt Sorunu parçalı bir sorundur.Yani Kürdistan olarak tanımlanan bölge,tek bir ülkenin toprakları içersinde değildir.
Komünistler bu sorunun çözümünü ,leninizmin olmazsa,olmaz ilkelerinden olan UKKTH bağlamında ele alırlar.
Yani komünistler,ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını,koşulsuz,ayrılma hakkınıda içerecek biçimde savunmalıdırlar.
Eğer bugün komünistler ezen ve ezilen ulus proleterlerinin birliğini sağlamak istiyorlarsa,ilk yapmaları gereken,her iki ulus proleterleri arasında var olan etnik ayırımcılık temelinde ortaya çıkmış güvensizlik ortamını,ortadan kaldırmak olmalıdır.
Bunun yoluda,yukarda tanımladığımız biçimde UKKTH nı savunmaktan geçer.
Burada dikkat edilmesi ve ne yazık ki hep karıştırılan,bu hakkın savunulması ile bu hakkın kullanılması kavramlarını,bir ve aynı görmektir.
Hakkın savunulması bir mutlaklık taşırken,hakkın savunulması belirli koşullara bağlıdır.
Bir yanlış anlamanın önüne geçmek için belirtelim.Hakkı kullanacak olan ve bunun kararını verecek olan ezilen ulustur.Tabiki komünistler birlikten yanadırlar.Ancak bu birliktelik ancak gönüllülük temelinde olabilir.Bunun dışında ezen ulus proleterlerinin,bu konuda ortaya koyacağı her tavır,ezilen ulus proleterlerinin özgür iradesine ipotek koyma anlamına gelir ve dayatma olur.Bunun siyasi literatürdeki adı,SOSYAL ŞOVENİZM dir.
Nedir hakkın kullanılmasında temel alınacak koşullar?
1)Bu hakkın kullanılmasında,hakkı kullancak olan halkın,kendi özgür iradesiyle,her hangi bir empereyalist müdahale olmadan bu kullanıma karar vermesi
2)Bu kullanımın işçi sınıfının genel ve evrensel çıkarları ile çelişmemesi.
Komünistler olaylara ve olgulara sınıf temelinden bakarlar.Taraf oldukları,emek ekseninin çıkarları,onlar için her tür ulusal çıkarın üzerindedir.İşte bu temele dayalı bakış,komünistlerin bağımsız sınıf siyasetini oluşturur.
Bu bağlamda baktığımızda,komünistler bugün fiilen var olan kuzey ıraktaki kürt devletini tanırlar.Ancak bu devletin başındaki gerici ve emperyalist işbirlikçisi Barzani ve Tallabanin tüm kirliliklerini ve onların işbirlikçi yüzlerini ortaya koymalıdırlar.
Bunun yanında da kürt halkının da,emperyal gücün bölgeden atılması için,diğer halklarında yer aldığı mücadele alanına çekilmesi için gerekli çabayı göstermelidirler.

Newroz Nedir?

--------------------------------------------------------------------------------

NEWROZ NEDİR?

Newroz, Kürt halkının demirci Kawa önderliğinde Dehak zulmüne isyan ateşini tutuşturduğu ve zaferle taçlandır dığı gündür .New: Yeni, Roz: gün, "Yenigün" anlamına gelir .Bahar yeniliktir . Hareketlilik ve canlılıktır kışın tembellliğin,monotonluğunun ve donukluğunun silkinişidir.Bahar mevsimi mücadele ve başkaldırı günleriyle doludur.Aradan 2616 yıl geçmesine rağmen, direniş özünü kaybetmeksizin her 21 Mart günü coşkuyla Kürt ve İran halklarınca kutlanan Newroz, halkların özgürlüge olan özlemini ve inancını da taşır yüzyıllardır , tarihteki soykırımlara, katliamlara,Halepçelere, yok etme politikalarına rağmen bugüne dek içeriği zenginleşerek, güncel olaylarla birleşip gelen Newroz'un giderek serhildanlarla daha az yayılması aynı zamanda Kürt kültürünün köklerinin zenginliğini de göstermektedir. Bu başkaldırı ve zalimleri yakan ateş son yıllarda daha fazla dağı,daha fazla meydanı ve daha fazla alanı aydınlatıyor.Yeni Dehaklar ateşi söndüremiyorlar, ama özgürlük ateşi yeni Dehak'ları da yakıp daha da gürleşecek ve din, dil, ırk, ulus, cins farklılığı gözetmeksizin tüm emekçilerin birlikte kavgasının yolunu aydınlatacaktı.

Kürt tarihinde Newroz Bayramının çıkışı ve tarihi bir kaç şekilde anlatılmaktadır. B.Nikitin, Newroz'un ) tarihinin çok eski yıllara dayandığını ve mitolojik bir kabukta, somut tarihi olaylann saklı olduğunu ve onu efsaneleştirdiğini belirtiyor. Yazılı kanıtların çok az olduğu dönemlerde Newroz'un tarihsel gelişimini sagııklı bir şekilde yazmak tarihçileri zorlamışbr .Kürt tarihçileri, Kürtlerin en eski dini olan Zerdüşt'ün Kitabı Zendavester'de, Firdevs'in Şerefnamısinde Ömer Hayyam'ın Newroz namesinde ve Şerefxan'ın Şerefnamısinde ve günümüzde çeşitli yazılı eserlerde Newroz değişik şekillerde işlenmiş, bugüne taşınmıştır .
Bir efsaneye göre, M.O. 612 yılında Asur İmparatorlugu Mezopotamya halklarına, Kürtlerin ataları olan Medlere, lran'lıların ataları Perslere, Ermenilerin ataları Urartulara ve şimdi soyları tükenen Hurilere, Babillere, Elamlılara çok zulüm yapıyordu. Med Generali Keyasker tüm halkların da desteğini alarak Asur zulmüne ve zalim Dehak'a karşı ayaklanır. 21 Mart 612 yılında Asurluların başkenti Ninova'yı kuşatır .Zalim Kral Dehak'ı sarayıyla birlikte yakar . Keyasker'e eski Med ve Pers dilinde "lider, önder, komutan, Ozan" anlamına gelen **Kawa** denilir. Bu günden sonra, bütün Mezopotamya halkları özgür olur.Ve bugüne Kürtçe **Newroz** (yenigün) derler.Her 21 Mart günü zalim Dehak'ın sarayını yakan ateşi yakıp Newroz'u bir bayram olarak kutlarlar.
Başka bir efsaneye göre, M.Ö. 1896 yılından 1176 yılına kadar egemenlik kurmuş olan Kassitli Kürtler, egemenliklerinin ilk yıllarında Babil'i ikinci kez işgal ediyorlar. Söylenceye göre, Kral Cemşid bir taht üzerinde Kürt kenti olan Demawed'den Babil'e götürülürken, yüzü o kadar parlıyor ki, halk onu güneşe benzetir ve gök iki güneş gördü derler , bugüne Newroz denir. Cemşid'in Babil'e girdiği gün 21 Mart'tı. Bugün her yıl bayram olarak kutlanır. Bununla bağlantılı olarak bir başka söylence de şöyle: Cemşid'den itibaren kutlanan Newroz . tôrenlerinde Kürtlerin ateşe bagıılıkları nedeniyle ,dağlarda, alanlarda ateşler yakılır , oyunlar oynanır . M.Ö. 612 yılında Demirci Kawa her yıl kutlanan bayramlardan yararlanıp, bayram için toplanan halkın varlığından yola çıkarak dağlarda Newroz ateşi yaktırıp , isyanı başlatmıştır .Aradan geçen zaman içinde Newroz bayramı ile bu başkaldırı birleştirilmiştir. Firdevs'in Şeyhnamısine (974-999 yıllarında yazılmış) göre, zalim Asur Kralı Dehak'ın omuzunda iki yılan çıkmıştır .Onlara her gün iki Kürt gencinin beyninin verilmesini Dehak'ı etkisi altına alan bir ifrit şeytan önerir. Ve her gün iki Kürt gencinin beyni bu yılanlara yedirilir .Ancak, insaf sahibi bazı kişiler-bir söylenceye göre Demirci Kawa-bir süre sonra ikinci beyin olarak kestikleri hayvan beynini vererek zulmü yumuşatmaya çalışırlar .Kaçırdıkları ikinci genci dğlıara yollarlar. lşte bu dağlarda toplananlar Kürt halkını oluşturmuşlardır.
Demirci Kawa da beyinleri Dehak'ın yılanlarına yedirilen 17 Kürt gencinin babasıdır .Y akalanan 18.oğlunu kurtarmak için Dehak'ın sarayını basar. Şeyhnamıye göre, Kawa saraydan çıkarken sarı- kırmızı-yeşil renkli deri önlüğünü isyan bayrağı olarak kulanır. lsyan zaferle sonuçlanır, yönetim Feridun'a (Med Kralı) teslim edilir.Med yenilgisinden sonra bu bayrak lran'a götürülür ve bir anı olarak saklanır. .İs1amiyete kadar gelip geçen hanedanlıklar çeşitli mücevherlerle bayrağı süsler, lslamiyetin yayılmasıyla birlikte bayrağın üzerindekiler ganimet olarak askerler tarfından paylaşılırken, bayrak da yakılır.
Nevroz Bayramı farklı biçimlerde tarihe geçse de,ortak bir kaç noktada anlamını bulur. İlk olarak Newroz, 2616 yıllık yıllık geçmişiyle en eski özgürlük bayramıdır. İkinci
olarak, Kürt halkının Demirci Kawa önderliğinde zulme, sömürüye, baskıya karşı bir başkaldırı günüdür. Üçüncüsü, Newroz'un isyan ve özgürlük ateşi diğer ezilen ve sömürülen halkları da sarıp giderek evrenselleşmiş, aradan geçen yüzyıllara rağmen, özündeki başkaldırı ve direniş geleneğini yitirmeksizin somut olaylarla örülerek özgürlük mücadelesi yürüten halkların elinde günümüze değin yaşaya gelmiştir .
Newroz ateşle bütünleşmiştir.onun içindir ki dağlarda ateşler yakılır.Çünkü ateş aydınlıktır , karanlığa meydan okumanın adıdır.Yüzyıllardır her 21 Mart'ta ülkenin dört bir yanında
Newroz ateşi yakıp, mücadele çoşkusunu yükselten ezilen Kürt ulusu kendi kimliğine sahip çıkıyor.Yıllarca örülen korku duvarları yerle bir ediliyor. Son yıllarda mücaadelede hızla ön safalara fırlayan Kürt emekçileir , ulusal kurtuluş mücadelesinde aktif olarak yerini alırken, yeni Kürdüyaratıyor .Dünya ve Türkiye , kamuoyu Kürt Sonununu' ve mücadelenin boyutlarını Kürt serhildanlarında ve elde silah gerilla mücadelesine korkusuzca, katılan Kürt emekçilerinin mücadelesinde görebiliyor.
Kürt ulusal mücadelesi Newroz kutlamalarıyla yeniden dirilişin ve özgürlük yoluna düşüsün tarihini yazdılar ve burjuvaziye korku sldırlar.bir zmanlara yasaklanna nwerozların şimdilerde önünün açılması zorunluluğu kürt emkçileirnin bu zorlu savaşımlarıyla başarılmıştır.
21 Mart'lardaNewroz ateşinin Kürdistan'ın her tarafını sardması, kadınlarıyla, çocuklarıyla, öğrenci ve esnafıyla Kürt ulusunun ezici , çoğunluğunu mücadeleye kattığını gören aydınlıktan korkan beyinlerin, yüreklerin karanlıkta kalmasında, körelmesinde, naylonlaşmasında çıkarı olan egemen sınıfları ve çağdaş Dehakları telaşlandırdı ve taktik değiştirmeye zorladı.
1990 Mart'ında faşist diktatörlük "Türk Bayramı** adı altında Newroz'u valiliklerce törenlerle "kutla**maya başladı. Yine o bayatlamış taktiği ileri sürdüler .Ne de olsa devlet güçlüydü ve bir avuç eşkiyaya pirim veremezdi (!) ( Faşist dikütatörlük Newroz'un özünü boşaltma, pasifize etmek ve onun Misak-ı Milli sınırlarına zarar vermesini engellemek ve ne kadar demokrat (!) ( olduklarını kanıtlamak için böyle bir manevraya ) girişip Newroz'un öz be öz Türk bayramı olduğu demagojisini ileri sürdü.Sözümona, Türkler Orta Asya'da Ergenekon dağında mahsur kaldıklarında, tam nesilleri tükenmek üzereyken Asena** adındaki bir kurt çıka gelmiş ve 21 Mart günü Türklerin atalarına yol göstererek Anadolu'ya getirmiş ve Türkler, o günden beri 21 Mart'ı Türk bayramı olarak kutluyorlarmış. Ancak, yüzyılardan beri bu bayramı ; illegal kutluyor olacaklar ki, kimse de duyamamış!
Diktatörlüğün bu manevrası da sökmedi,.Bu komedya’ya Türk halkı da inanmadı.
Bu yalan, diktatörlüğün çaresizliğinin, çürümüşlüğünün yeni bir kanıtı oldu. Kürt halkı kendi
bayramını yasal olsa da olmasa da coşkuyla, ülkenin .dört bir yanını Newroz ateşiyle aydınlatarak kutluyor.
Her Acem ve Kürt halkları Newroz bayramını direniş ve başkaldırı günü olarak kutlaya geldiler.Botan'da tutuşturulan Newroz ateşi ülkenin batısından doğusuna her yerde yakılarak hakların kardeşleşme şıarı ile bütünleştirildi.
Yine her yıl Newroz ateşini daha gür yakan Kürt emekçileri emperyalistler ve uşaklarına karşı özgürlük mücadelesini geliştirip ileriye taşıyarak tüm ezilenlen ve sömürülenleri emekçilere yürnmeis gereken yolu gösterdiler.Tarih yapraklarına direniş ve özgürleşme günü olarak geçen Newroz bayramı tüm emekçi halklara kutlu ve mutlu olsun.
 
 Türkiye Kürdleri

--------------------------------------------------------------------------------

Güç dengeleri savaş sonrasının politikasında belirleyici oldu. Birliklerini ve örgütlenmelerini yeterince sağlayamadıkları için güçlüler arasına giremeyen Kürtler bu sürecin sonunda, İkiye parçalanmış ülkeleri birleşip kurulamadığı gibi dörde bölündüğünden en zararlı halkların listesindeki yerlerini aldılar. Sorun, geleceğe katlanarak ertelenmişti.
Kürtlerin önemli bir kısmı da ortak ülke ve gelecek vaddeden M. Kemal’in önderliğinde
Türklerle birlikte mücadele ettiler. Kürtlerin önemli bir kısmıyla Türkler, işgallere karşı ortak bir eylemin içinde oldular. M. Kemal, bu süreçte Kürt gücünün farkındadır ve bunu hayati görür. Ortak isteğin örgütlenmesi için Kürt kavramı tamamen reddedilmedi.
M.Kemal, hareketten ayrık duran Kürt kesimlerinin dıştalanması için „İngiliz himayesinde bir Kürdistan oluşturmak“ iddiasını kullandı. Erzurum ve Sivas kongreleri, 1920’de oluşturulan Büyük Millet Meclisi’ne Kürt unsurlar da katıldı. İşgallere karşı Müdafa-ı Hukuk içinde birlikte yer alındı. Kürtler Kemal’in, „Kürtler ve Türkler ayrılmaz iki kardeştir ve bu yurt iki unsurun ortak yurdudur“ politik söyleminden etkilendiler. Kürtler ortak yurdun savunulmasına güçleri ile, milisleriyle, silahlarıyla birlikte katılmışlardır. M. Kemal’in doğudan başlamasında Kürdün bu silahlı ve örgütsel gücü aktif ve moral bir etken olmuştur. M. Kemal’in ilk önce gittiği yer Kürdistan’dır. Kürtler, Türkiye ve Kürdistan’ın işgalden kurtulması ve Kürt haklarının kabul edileceği kendilerine ait bir geleceğin verileceği söyleminden etkilenerek M. Kemal’in davetine katılmışlardır. „Kan, tarih ve din iştirakiyle yek vücut edilen Kürt“ ifadesi sık sık kullanıldı.
Milli mücadele günlerinde „Kürtlerin ulusal, toplumsal ve sosyal varlıklarının kabul edileceği, geliştirilmesinin destekleneceği“ne dair konuşmalar her gün duyuluyordu, metinlere geçiriliyor, imzalanıyordu.
M.Kemal TBMM’deki birçok konuşmasında Kürt varlığından ve bir ortak yurt kavramından söz etti. Önemli konuşmalarından birinde şöyle demişti: „Meclisi alimizi (Yüce Meclisimizi) teşkil eden zevat (şahıslar) yalnız Türk değildir, yalnız herkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir.
Fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır (İslam unsurları ve samimi bir topluluktur). Bu mecmuayı teşkil eden bir unsur-ü İslam, bizim kardeşimiz ve ortak çıkarlarımız olan vatandaşlarımızdır... Yek diğerine (biri diğerine) karşı hürmet- i mukabele (karşılıklı saygıyla) riayetkardırlar (uyumludurlar) ve diğerinin her türlü hukukuna etnik, toplumsal, coğrafi hukukuna daima hürmetkar olduğunu tekrar ettik ve teyit ettik (onayladık).“
M. kemal 1923’ten sonra bu söylediklerini unutmakla kalmamış, savaş öncesindeki sözlerini hatırlatanları da idam etmiş, o bölgeyi de yakıp yıkmıştır. 1925’le birlikte uygulanan devlet şiddeti bir Kürt kıyımı halini almış, her türlü Kürt muhalefeti kanla ezilmiştir.
Bir „mezar sessizliği“nin yaratılması, idam sehpalarının kurulması, şehirlerin, köylerin topa tutulması, yakılıp yıkılması, binlerce Kürt köylüsünün batı illerine sürülmesi, Kürdistan’a batı illerinden nüfus aktarılarak Kürt köylerinin Türkleştirilmesi sürecine başlanması, Asimilasyon, Takrir-i Sükun Kanununun çıkarılması ve İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması, Umumi Müfettişlikler, değişen M.Kemal’in yeni uygulamaları oldu.
Devlet yanlısı aşiretler ve devlet karşıtı aşiretler ayrımına gidilerek Kürdistan’da belirgin bir bölünme, düşmanlık yaratıldı. Ayaklanmaya katılmamış olsa da binlerce Kürt, ileride baş kaldırabilir denilerek sürgüne tabi gönderildi..
Kürtler, M.Kemal’in yaptıklarını şimdi olduğu gibi o zaman da kabul etmediler. Sözlerine bağlı kalmasını isteyip isyan ettiler ve hiç durmadan isyan ateşlerini harmanladılar. Kürtler bu dönemde; Palu-Genç-Hani, Ağrı, Dersim’de tepkilerini gösterdiler ve ayaklandılar. Ancak ancak bilinen sebeplerden en başta derin bölünmüşlük ortamının etkilerinden, Türk devleti karşısında fazla başarılı olunamadı. Devlet, 1938’deki Dersim İsyanının son aşamasına kadar Kürdistan’a 16 (Dersim ile birlikte 17) tedip, tenkil ve temizleme harekatı düzenledi. İsyanları kanlı bir şekilde bastırdı. Tüm herşeyi bitirdiğini düşündü. Kürdü Kürdistan’ı unutturmak istedi, Kürtleri tarihten sildirmek, Kürtler adına hiçbir şey bırakmamak istedi. Herşeyi yasakladı.bu meseleyi Ağrı’nın eteklerine gömdüğüne kendisini inandırdı.

Artık Türk devleti rahatça diğer politikalarını uygulamaya geçebilirdi. Büyük katliamlar sonrasında zorunlu göç ve sürgün yasası çıkarılarak Kürtlerin iç dinamikleri tamamen parçalandı. Kürdistan tarihinde ender rastlanan bir baskı mekanizması kurularak Kürtler adeta sindirildi. Ekonomik yaşam koşulları daha kötüleşti. Sosyal yapı darmadağın edildi. Kürt ileri gelenleri Kürdistan’dan uzaklaştırıldı. Türk kapitalizminin gelişmesinin askeri ve siyasal koşulları yaratıldı. Kürt dilini, ulusal özelliklerini ve bir bütün olarak Kürt kişiliğini yok etmeye yönelik politikalar çok şiddetli bir şekilde devreye sokuldu. Özel eğitilmiş ve tek amacı Kürt çocuklarının ruhunu öldürüp onları Türkleştirmek olan kemalist ideoloji ile donatılmış öğretmenler Kürdistan’a gönderilmeye başlandı.
Kemalist rejim, Dersim başta olmak üzere Kürdistan’ın önemli merkezlerinde, illerinde ve kasabalarında Kürtleri türkleştirmek için Kürdistan’da asimilasyon yuvalarını açmaya yatılı bölge okullarını bölge çapında yaygınlaştırmaya girişti. Jandarma zoruyla köylerden toplanan Kürt çocukları bu hiçleştirme yuvalarında eğitim adı altında köklerinden koparıldılar. Saçları sıfıra vurulmuş, tutsaklar gibi tek tip elbiseler giydirilmiş Kürt çocukları için en tehlikeli şey Kürtçe konuşmak, Kürt olduklarını hatırlamaktı.
Toplumdaki hiçleşmeyi garanti altına alabilmek için Kürtçe konuşmaya karşılık para cezaları kesildi. Kent ve köy pazarlarında Kürtçe bilen Kemalist hafiyeler dolaşmaya başladı. Türkleştirmenin en iyi vasıtaları olan özel eğitilmiş öğretmenler bu hafiyelerin baş yardımcılarıydılar. Kürt şehir, kasaba ve köylerinin, ve Kürdistan corafyasına ait isimler değiştirildi. Tüm bunlar yapılırken de yüzlerce köy, şehir, kasaba yakıldı, yüzbinlerce insan öldürüldü, sürüldü. Bu korkunç politikalar Kürdistan’ı öyle bir hale getirmişti ki, 1970’lere kadar Kürtlük adına, 49’lar olayını saymazsak, hiç bir şey duyulmadı. Kendilerince bu meselenin halledilmesi için ne gerekirse fazlasıyla yapılmıştı. Herşey halledilmişti veya öyle zannediliyordu.
1. Dünya Savaşının ertesinde İngilizlerin egemenliğine, Güney Kürdistan Kürtleri şeyh Mahmut Berzenci hareketiyle karşı çıktılarsa da başarıya ulaşamadılar. İngilizlerin yardımıyla gelişen kapitalizm Araplarla sınırlı kaldı. Güney Kürdistan, geri feodal yapısı içinde kalmaya devam etti. Suriye Kürdistan’ında benzeri ekonomik durumlar yaşandı.
Büyük bir sarsıntı geçiren İran şahı İngilizlerin yardımı ile Simko’nun isyanını fazla büyümeden bastırdı. Şahlık rejimi daha sonraki dönemlerde Sovyetlerin desteği ile l930’larda merkezi bir devletin konumunu güçlendirdi ve Kürdistan üzerindeki hakimiyetini sağlamlaştırdı.
İkinci Dünya Savaşı sonucunda, faşist güçlerin yenilmesi, sosyalizm ve demokrasi güçlerinin zaferle çıkması, dünyada ulusal kurtuluş hareketlerinin gelişmesi için elverişli koşullar yarattı. Afrika, Asya ve Ortadoğu’da ulusal kurtuluş hareketleri başladı. Bir çok halk özgürlüğüne kavuştu. Klasik sömürgeci sistem tasfiye edici darbeler aldı. Klasik sömürgeciliğin yerini yeni sömürgecilik, İngiltere’nin yerini de ABD aldı.
Kürdistan’ın tüm parçaları da bu yeni dönemden etkilendiler. İngilizler Irak, Fransızlar Suriye’den çekilerek her iki parçada da yönetimi araplara devrettiler. Suriye Kürdistanı’nda sınırlı kapitalist gelişme ulusal bilinçlenmeye yol açtı. Ulusal düşünceler Kürdistan’ın bu parçasında alabildiğince gelişti. Irak Kürdistanı’nda önce KDP ve daha sonra YNK kuruldu. Bu örgütlerin önderliğinde Kürtler Irak Baas rejimine karşı inişli, çıkışlı bir mücadeleye giriştiler. Ancak bu parçadaki mücadelenin egemen güçlerle olan işbirlikçi karekteri yüzünden pek çok ciddi yanlışlıklara, ihanetlere girmekten kurtulamadılar. Daha sonraki dönemlerde de geniş bir Batı desteğine kavuşmaları ve ellerine pek çok fırsat geçmesine rağmen iktidarı kalıcı olarak ellerine geiçremediler ve bu coğrafyadaki Kürtler Pek çok defa uluslararası oyunlara kurban edildiler.
2.Dünya savaşında en büyük fırsatı Doğu Kürdistan denilen İran Kürdistanı yakaladı. Şahın Hitler yanlısı olması sebebi ve bazı başka şartların elverişli olması sebebiyle Kızıl Ordu, Kürtleri destekleyerek Mahabat Kürt Cumhuriyeti’nin kurulmasına yardım etti. Kendi iç örgütlenmesini sağlamaya vakit bile bulamadan bu cumhuriyet, Sovyetler Birliği’nin, İran’la anlaşıp, desteğini çekmesiyle kanlı bir biçimde bastırıldı. İran rejimine karşı Kürtlerin muhalefeti 1950’lerden itibaren de kısmen başarısız olsa da sürdü.
Dünyadaki ve bu arada Kürdistan’daki bu değişimlerin etkileri Türkiye’ye de yansıdı. Türkiye NATO’ya girerek yeni dünyada yerini aldı. Kapitalizmi pek çok kuralıyla benimsemek, durumunda kaldı.

Türk burjuvazisi devletin desteğini arkasına aldı; Türkiye pazarının tamamına açılmayı hedefledi. Bir süre sonra bu siyasetin etkileri Kürdistan’da da hissedilmeye başlandı. Kürdistan’ın rolü ucuz hammadde ihtiyacını karşılamadan öte olacaktı. Kürdistan’a kapitalizmin girişiyle Kürdistan’daki ucuz işgücü değerlendirilecek, Kürdistan pazarı Türk mallarına açılacaktı. Bu politikaların hayata geçmesiyle Kürdistan’daki ekonomik ve sosyal yapı hızlı bir değişime uğradı. Kürdistan’da modern sınıfların nüveleri belirmeye başladı.Bu da ulusal kurtuluş için elverişli koşullar oluşması anlamına geliyordu. Egemen sınıfları Türk burjuvazisiyle bütünleşme yoluna girerken, ezilen sınıflar muhalefet etmeye başladı. Ciddi muhalefet, Sosyalizm ve dünyadaki ulusal kurtuluş mücadelelerinden de etkilenen aydın gençlikten geldi. Kürt gençliği, Kürdistan’ın sosyo ve ekonomik tahlilerini yaparak l970’li yıllarda ulusal kurtuluş için Türk sömürgeciliğine karşı mücadeleye etmenin yollarını aramaya başladı. Yılların mücadeleleri incelendi, Kürt toplumu incelendi, Türk hakim sınıflarının karekteri incelendi ve kurtuluş ve özgürleşme yolunda teorinin pratiğe, pratiğin de teoriye dönüştüğü uzun bir yolun adı olan PKK kuruldu.
Bu birkaç sayfada özetlenen Kürdistan tarihi bize Kürtlerin genel tarihlerinin çok önemli benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Bu tarihin son 3000 yılı belki şöyle özetlenebilir;
Asya, Avrupa ve Afrika’daki yayılmacı güçlerin yayılma alanları için basamak teşkil eden bir coğrafyada bulunması, ipek ve baharat yollarının üzerinde bulunması, yeraltı madenleri bakımından zengin olması, Ortadoğu gibi bir çok dine ve uygarlığa beşiklik eden bir bölgede olması gibi etkenler; Kurdistan’ın kaderini belirleyen etkenlerin başlıcaları olmuştur. Bu konum, Kürdistan’ın, saldırılara açık ve belirli güçlerin tahakküm isteklerine muhatap olmasını ve uzun süreli işgallerle karşı karşıya kalmasını sağladı. Kürt toplumunun birçok gücün egemenliğinde uzun sürelerle yaşamak zorunda kalması, toplumun kendini toparlayabilecek, tekrar aynı amaçlar konusunda motive olmasına, örgütlenmesine yetecek ‘’rahat bir dönem’’ geçirmemesine yol açtı; bu da Kürtlerin iç dinamiklerinin parçalanması, farklı siyasi ve dini ideolojilerin etkisinde kalmaları ve çoğu zaman da birbirleriyle savaşmaları gibi bir sonucu doğurdu. Bu da, ‘’bölünme, başkasına dayanma,birbiriyle savaşma ve daha da küçük parçalara yeniden bölünme’’ den oluşan uzun dönemli bir kısır döngünün meydana gelmesini beraberinde getirdi.
Ancak bunca bu işgal ve istilalara bunca baskı, zulüm ve katliamlara karşın Kürtler direnerek varlıklarını sürdürdüler. Bunca olumsuz gelişmeye rağmen Kürtler asla başeğmediler. Özgürlüklerinden vazgeçmediler. Hep isyan etmtiler, asla teslim olmadılar. Ovalarda savaş kaybettiklerinde dağa çıkıp düşmanlarına ordan bir daha cevap vermidiler. Bin yılların yürüyüşüne kimse son noktayı koyamadı. Dillerini kültürlerini koruyup geliştirdiler, sayısız esere buluşa imza atıp, insanlığa hediye ettiler. Dünyanın barbar güçlerine karşı kimliklerini korudular.

Son sözü her zaman Kürtler söyledi. Söylemeye devam ediyorlar, tüm eşitsiz koşullara rağmen ve tarihlerinde hep olduğu gibi hiç dinlenmeden, özgürlüğe olan tutkularından hiç bir şey kaybetmeden. Hem de makus talihlerini tersine çevirerek, parçalardan birliğe doğru giderek. Kürtler bitirildi zannedildi ama bir daha meydana çıktılar. ve Dersim’de, Ağrı’da Zilan’da yokedildiler ama bu sefer Fis Köyünde PKK’yle ortaya çıktılar.
1978, 27 Kasımında kurulan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ’nin öncü kadroları, Kürdistan’da örgütlenmenin ve ulusal-toplumsal anlamda ilerlemenin bütün yasal yollarının tıkandığına, sömürgeciliğe karşı silahlı mücadele dışında bir yolla sonuç alınamayacağına ve Kürt halkının sömürgecilik koşullarında parçalanıp yok edilmeye çalışılan kişiliğinin ancak kararlı bir direnişle yeniden kendi ifadesini bulacağına inandılar. Bu nedenle ideolojik hazırlıktan sonra politik bir karar verilerek partileştiler. Kürdistan’da ortaya çıkan ulusal-demokratik bir hareket olarak denebilir ki, trajedilerle dolu Kürt tarihinin gerçek bir sentezini oluşturdular. PKK’nin yapısıyla diğer örgütlerin yapısı arasındaki önemli farkı mücadelele biçimleriyle de ortaya koydular. Yaşam hakkının ve ulusal kimliğin bile reddedildiği bir ülkede legal yöntemlerle mücadele vermenin mümkün olmadığına inanan PKK, Kürt toplumunu yeniden diriltme, ayağa kaldırma ve yeniden inşa etme başarısını Öcalan’ın yaşamında da görülen inanılmaz bir mücadele azmi ve müthiş bir pratikle ortaya koyabildi.

Kadınla Kürtlüğün ıslah planı


Kadın ve kültür taşıyıcılığı arasındaki derin ilişkinin keşfinden bu yana kadınlar ciddi asimilasyon politikalarının aktörü olarak kullanılmaya başlandılar. Dilin, geleneğin, kültürün, folklorün kuşaklardan kuşaklara aktarılmasındaki temel aktör olan kadınlar, esasında üstlendikleri bu rolle toplumlarının belleği, varlıklarını sürdürmelerinin teminatı da sayıldı. Hele hele devlet olamamış toplulukların uzun yıllar kendi kimlik aidiyetlerini korumasının ölçüsü kadının taşıyıcılık ve yaygınlaştırıcılık vasfının büyüklüğüne eşdeğer oldu. Bu toplulukların kadınları ne denli güçlü iseler kendileri de o denli uzun ömürlü oldular. Dolayısıyla kadınlar iktidarcı devlet sistemlerinin kültürleri tek tipleştirici ruhunu en fazla zorlayan unsurlardırlar.

Kadın için bir milat: Şark Islahat Planı

İktidarcılığın katı izdüşümü olan merkeziyetçi ve diktatöryal rejimlere rağmen bugün ölü diller ve kültürler arasına girmemekte direnen tüm kültürlerin ana başarısı kadınların bu toplumsal rollerini korumasıyla bağlantılıdır. Bu nedenle binyıllardır varlığını koruyan ve devlet iktidarından yoksun akranlarının ölü kültürler denizinde unutulduğu Kürt dili özel bir yere de sahiptir. Ancak özellikle 20. yy ile beraber Kürtçe'nin güçlü asimile politikalarına maruz kalması kadının kimi politikaların nesnesi haline getirilmesine de yol açtı. Anadil ve kadın ilişkisinin güçlü bağı nedeniyle asimile politikaları devlet iktidarlarının kadın politikalarının bir yanını oluşturdu. Asimilasyon amaçlı plan ve politikalara kadar pek de devlet gündemine girmeyen Kürt kadını, bu politikaların başlangıcıyla beraber devletinde gündemine girdi. Bunun ilk örneği yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin 1925 Eylül'ünde çıkardığı 'Şark Islahat Planı'ydı. Şeyh Said liderliğindeki 1925 Kürt İsyanı'na karşı sert tedbirlere başvuran Türk devleti, 'Takrir-i Sükzn Kanunu'ndan sonra kimi önemli politikaların zeminini de hazırladı. 29 Haziran'da Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamının ardından Türk devletinin Kürtlere yaklaşımını belirleyecek bir rapor hazırlandı. 24 Eylül 1925 tarihli 'Şark Islahat Planı' adlı bu rapor, Kürtlerin ulusal bir irade olarak ortaya çıkmasını önlemeyi amaçlayan bir Türkleştirme programıydı. Umumî Müfettişliklerin kuruluşu ve sıkıyönetim kararını da içeren bu plana göre tehlikeli bulunan Kürt aileleri Batı'ya sürülecek, 2. derecedeki adî memurluklara dahi Kürtler atanamayacaktı. Planın öngördükleri özetlenecek olursa bu planla Türkiye 5 ayrı müfettişliğe bölünecekti ve Kürt illerinden Hakkari, Van, Muş, Bitlis, Siirt, Genç, Diyarbekir, Mardin, Urfa, Siverek, Elaziz
  Malatya, Ergani, Bayezit ile Pülümür, Kiğı ve Hınıs kazaları 5. müfettişliğin emrine alınmıştı. Söz konusu mıntıkalarda kurulacak mahkemelerde yer alacak tüm yargı üyelerinin sivil ve Kürt olmaması istenmiş ve Bölge'ye dair yeni kanun tekliflerine ihtiyaç duyulduğu belirtilmişti. Van ile Midyat hattının batısında kalan Ermenilere ait topraklara Yugoslavya'dan gelmekte olan Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya'dan getirilecek göçmenler yerleştirilecekti. Zaten Plan 'Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan berveçhi ati Malatya, Elaziz, Diyarıbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Edilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezek, Ovacık, Hısnımansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde hükümet ve belediye dairelerinde ve sair mücsesat ve teşkilatta, mekteplerde, çarşı ve pazarlarda Türkçe'den maada lisan kullananlar evamir-i hükümete ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmile tecziye edilirler' (m.13) diyerek pek çok Kürt ilini de Türk asıllı olarak tanımlamış, Cumhuriyetin ilk belgeli inkarı niteliğini de taşımaktaydı. Plan isyanların bedelini Kürtlere ödetmekten tutun da pek çok tecrit politikalarını içermekteydi. Bu belgenin asıl ilginç ve dikkat çeken yanı ise Bölge' deki kadınlara karşı ilk devlet politikası niteliği taşımasıydı. 'Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek üzere olan bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur gibi ahalisi Arapça konuşan mahallelerde Türk ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakarlık iktiham olunarak mükemmel kız mektepleri tesis ve kızları mekteplere rağbetlerinin suveri adide ile temini lazımdır' diyen 14 maddesi bu belgenin can alıcı yanını oluşturmaktaydı. Çünkü planda özellikle kadınlara ve kız çocuklarına acilen Türkçe öğretilmesi önerilmekte ve Kürtlüğe dair bütün unsurlar hedef alınmaktaydı. Plana göre Kürtçe resmen yasaklanıyor, kızların okula alınması ve kadınların Türkçe konuşması sağlanarak asimilasyonun hızlandırılması öngörülüyordu.

Önce operasyon, sonra asimilasyon

Bu plandan bir süre sonra patlak veren Ağrı İsyanı'nın sonuçları ise, kadın üzerindeki politikanın derinleştirilmesine yol açtı. 1930'da isyanın bastırılmasına mukabil yine gizli bir 'Türkleştirme genelgesi' çıkarıldı. Bu genelge mükemmel kız mektepleriyle kadınların Türkçe öğrenip konuşmasından bir adım daha ileri giderek Türk kadınlarını da kapsayacak biçimde kadınlık kimliğinin istismarına işaret ediyordu. Özellikle kadınlar arasında Türkçe'nin yaygınlaştırılmasını hedefleyen genelgede 'Türk kızlarının Türkçe konuşmayan köylülerle evlendirilmesini teşviki' ile 'Türkçe bilmeyen köylü kadınların şehirlere celbed[il]erek Türk evlerine münasip hizmet ve suretlerle' yerleştirilmesini' öngörüyordu. Burada ilginç olan ise, Türk kadınları Türkçe konuşulmayan yerleşim yerlerindeki adamlarla evlendirilirken, Türkçe konuşmayan köylü kadınlarını şehirlere çekerek evliliğe bile layık görmeyip, ne anlama geldiği kendinden menkul 'münasip hizmet ve suretlere yerleştirilmesi'dir. Kadınları politik kullanım malzemesi olarak gören iktidar bu kullanımda milliyet farkına dayanarak bir de 'esmer' kadınlar yaratıyordu. [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ] İsyanı sonrasında ise, yarlardan kendini atan kadınlardan geride kalanların yatılı bölge okullarına ve şehirlere çekildiği, kiminin Türklerle evlendirildiği biliniyor.

Bütün bu olaylarda ilginç olan şey yaşanan tüm asimilasyon politikalarının öncesinde ciddi askeri operasyonların varlığıdır. 1925, 1930, 1938 tarihlerinin hepsinde ayaklanan Kürtler, önce dönemin en gelişmiş silahlarıyla dövülüyor, sonra da savaşın ardındaki yıkıntıların ve acıların üzerine 'ıslahat, kalkınma, geliştirme' adı altındaki asimilasyon ve tecrit politikalarına tabi tutuluyordu. Tüm bu plan ve genelgeler Kürtler için inkarın dozajının artması anlamına gelirken, kadınların cinsel kimliklerinin iktidarlarca iğdiş edilmesi sürecini hızlandırıyordu.

İsyan sonrasının kurbanları

'Şark Islahat Fermanı'yla hatırlanan kadınlar, sonraki yıllarda isyan sonrasındaki inkar politikalarında öncelikli yönelim adresi oldular. Her kalkışma kadın üzerindeki politikaların bir adım daha ağırlaşmasına yol açtı. Sonraki süreçte Kürt nüfusunun fazlalığından kaygı duyan devlet iktidarının kadınlar üzerinde geliştirdiği nüfus planlamaları da bu politikaların bir parçası olarak işlev gördü. 1990'lara geldiğimizde Kürt kadınlarının kısırlaştırılacakları korkusuyla aşı dahi olmamaları kadının cinsel kimliği üzerindeki vahşetin bir yansımasıdır. Zira 1997 yılındaki bir MGK raporuna göre, Kürtlerdeki nüfus artışı tehlikeli bulunmuş, bunun 2010 yılında toplam nüfusun yüzde 40'ına, 2025 yılında ise yüzde 50'sine ulaşacağı, bu durumda Kürtlerin parlamentoda çoğunluğu elde edebilecekleri ileri sürülerek, bu durum tehlikeli sayılmış ve bunu önlemek için 'radikal tedbirler' istenmişti. Bu tedbirlerin öncelikli yönelim adresinin kadınlar olduğunu ise söylemeye bile gerek yok. 2000 yılına geldiğimizde, 'Doğu ve Güneydoğu Eylem Planı' da (DGEP) benzer bir işlevle kaleme alındı. Kürt sorununun çözümü adı altında Bölge'ye kimi ekonomik, sosyal, kültürel yaklaşımlar belirlendi. 'Şark Islahat Planı'nın ruhuyla hazırlanan DGEP'de geçen maddelerden biri Bölge insanı için asimilasyon kurumu olarak kabul edilen yatılı bölge okullarının güçlendirilmesi, kadınlara okuma-yazma öğretilmesi, TRT'nin eğitici ve öğretici yayınlarının artırılması iken, sağlık ocakları ve zorunlu hizmet anlayışıyla Bölge'nin sağlık sorunlarına yönelim hedefleniyor, kadın hastalıkları üzerinden geliştirilen uygulama da özellikle nüfus planlamasına kilitleniyordu.

Haydi kızlar asimilasyona!

Son yıllarda kadın üzerinde geliştirilen ve kadının gelişim ihtiyaçlarını suiistimal eden bir diğer asimilasyon politikası ise, 'Haydi Kızlar Okula' kampanyası oldu. 'Haydi Kızlar Okula', diğer adıyla Kürt çocuklarının okullaşmasına destek kampanyası, 2001-2005 ana uygulama planı kapsamında, Milli Eğitim Bakanlığı ile UNICEF arasında imzalanan protokol gereği 17 Haziran 2003 tarihinde, Van'da UNICEF Genel Direktörü Carol Bellamy ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik tarafından başlatıldı. Kampanya, ilk yılında Ağrı, Batman, Bitlis, [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ], Hakkari, Muş, Siirt, Urfa, Şırnak, Van'da uygulanmaya kondu. Burada dikkat çeken şey 'Şark Islahat Planı'nda bu illerin çoğunun Kürtlüğe yenilen Türk asıllı olarak tanımlanan yerler olmasıdır. Bu illere 2004 yılında 23 il daha eklenmiştir ve bu illerin 15'i Kürt şehirleridir. Uygulama 2006 yılına kadar ise 81 ilde yaygınlaştırıldı. Milliyet Gazetesi ve kimi medya kuruluşları tarafından yürütülen bu kapsamlı kampanyada uluslararası örgütler de aktif destekçi pozisyonda oldu. UNESCO 'Haydi Kızlar Okula' kampanyasını desteklerken; Bölge'de çalıştırılan Kürt çocuklarına yönelik etkinliği ise, Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) üstlendi. Yani 'cahil ve gerici' Kürtleri dünya elbirliğiyle 'çağdaşlaştırma' çabası içerisinde bulundu. İşin garip tarafı bu kampanyanın nesnesi olan kız çocuklarının okullara kazandırılması için ikna hedefi olarak babaların seçilmesidir. 'Baba Beni Okula Gönder' cümlesi kadının aydınlanması ve çağdaşlaşmasında ataerkil lütfun değerine işaret etmektedir. Bu tür kampanyaların Bölge'de başlatılmasının nedeni olarak okullaşma ve okur-yazar oranının düşük olması gibi masumane gerekçeler gösterilirken, bu projenin asimilasyon politikası olmadığını iddia edenler projenin niçin anadilde eğitim kampanyası olarak planlanmadığına yanıt verememektedir. Ayrıca bu kampanyaların; kendisinden yardım isteyen bir kadını 'Önce Türkçe konuş' diye aşağılayan bir generalin söyleminin, MİT eski Müsteşarı Şenkal Atasagun'un Kürt mücadelesine atıfta bulunarak 'Biz anaları kazanamadık' itirafının, Kara Kuvvetleri Komutanı iken Yaşar Büyükanıt'ın benzer minvaldeki sözlerinin ardından tırmandırılması ise, dikkat çeken bir başka husus oldu. Yalnız 1990'lı yıllardan sonra asimilasyon politikalarında kadın aktörüne yaklaşım tasarrufunun sadece devlete ait olmadığı, kimi sivil toplum örgütleri aracılığıyla kadının kültürel taşıyıcılık ve üreticilik özelliklerinin hedef alındığı görülüyor. Bu tür kurumların Bölge kadınının 'cehalet' pahasına kimliğini koruma yaklaşımını anlamaktan uzak kurtarıcılığı ve saf ihtiyaçları kullanma biçimi devlet kaynaklı asimilasyon politikalarından çok daha yakıcı bulunuyor. Nihayetinde bu tür STÖ'lerin ekonomik yoksulluğa muhalefet eden değil de, aynı gerekçeyi meşrulaştıran bir masumiyetle, 'bu kadar çocuk bakamazsınız, o halde nüfus planlamasına gidin' sözleriyle kadınlara yönelmesi, geçmişin bu iflah olmaz politikalarını anımsatırken, Bölge kadınının 'cehaletini' tescilleyip onun 'kurtarıcısı' olarak ortaya çıkan, yaşı ilerlemiş kadınlara 'Türkçe okuma-yazma' kursları açan, kız çocuklarını Türkçe okumaya teşvik etmeyi hayatının en hayırlı işi sayan oluşum ve kurumlarda geçmişteki politikaların güncel izdüşümleri olarak durmaktadır. Ekonomik yoksullukla savaş yerine Bölge insanını ona uyarlamaya çalışan, asimilasyonu bir soykırım gerekçesi sayan dünya değerlerini öne çıkarma ve anadilde eğitimle cehaletin sınırlarını kırma mücadelesi yerine, Türkçe okumaya kadınları zorlamak binyıllardır süregelen en katı iktidarlara rağmen varlığını koruyan Kürtçe'nin de geleceğini tehdit etmektedir. Kürtçe'nin kaybedilmesi kadın kimliğinin ataerkil değer ve planlara bir kez daha yenilmesi anlamına gelecektir. Kadının sağlık, istihdam ve eğitim sorunlarını gidermek kadınlık değerlerinin yitimi pahasına değil insan doğalitesinin korunması ve kadının kendine yüklediği kültürel orijinlerin korunmasına sunulan desteğin yaratılmasıyla da mümkündür. Aksi, kadın özgürlüğüne sunulmuş bir katkı değil, olsa olsa 'Kadının 'Şark Islahat Planı'dır.'

SÜngÜsÜ DÜŞÜk SavaŞÇilar

--------------------------------------------------------------------------------

Son yaşanan sınır ötesi operasyonlarla ilgili bir yorumu,yorumsuz aktarıyorum.
veda


SÜNGÜSÜ DÜŞÜK SAVAŞÇILAR

Türk Ordusu Güney Kürdistan’a girdiği gibi çıktı. Biliniyor ki girişinin sürpriz bir yönü yoktu. Ama itiraf etmek gerekir ki, ani çıkışı biz komünistler için bile tam bir surpriz oldu. “Koca Türk Ordusu” buncacık bir zamanda, böylesi bir bozguna uğrayacaktı…
Peh…
Savaşı, savaş medyasından izleyenler bu ani bozgun karşısında tam bir şok geçirdiler.
Emekli paşalar, strateji uzmanları, milliyetçi-ulusalcı kesimler, MHP, CHP, AKP ve hattâ harekâtın karar ve uygulama merkezleri bile altlarına doldurmuş çocuklara döndüler. Pespembe yanaklarıyla, başları öne eğik, bakışları ürkmüş ve utangaç, pısmış bir suskunluk içinde öylece kalakaldılar…
Ki bunların topu harekâtın başlangıcından bu yana, “PKK terör odaklarının tümüyle temizleneceğini, bu temizlik yapılmadan Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’ı terk etmeyeceğini ve hattâ girmişken çıkmanın büyük bir hata olacağını, Türk Ordusu’nun sınır boyunca tampon bölge oluşturması gerektiğini, hattâ hattâ, böylece Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin de kontrol altına alınabileceğini ve yine böylece bir Kürt Devleti hayalinin de tümden sona erdirilebileceğini, daha da ötesi TC’nin Musul-Kerkük yolunun da açılabileceğini” bir bayram havası içerisinde iddia ediyorlar; Zaire’de safariye çıkmış aslan avcıları edasıyla atıp-tutuyorlardı.
Bütün medyada PKK’lı “kelle” sayılarının çeteleleri tutuluyor, binlerce insan asker yolcularını büyük bir coşku ve şoven dalgayla askere uğurlarken oğullarına-yakınlarına PKK’lı “kelle” siparişi vermekten geri kalmıyor, savaş kışkırtıcısı ve destekçilerinin kalemlerinden ve dillerinden kan damlıyordu.
Çekilmenin başladığı son ana kadar ve hattâ çekilme başladıktan sonra bile çekilme alternatifini akıllarından bile geçirmeyenler, öylesi bir bozgunla karşı karşıya kaldılar ki nereye gizleneceklerini, nasıl gizleneceklerini şamşırmaları, elbette insan olan her mahlûkat için çok doğaldı ve öyle oldu.
Çekilme sonrasında, şimdi onların biraz utangaçça ama hiç taviz vermedikleri –çünkü Türk asla taviz vermez-“üstün” stratejik analizlerini yeniden dinlerken bozguna uğramış bu haspam stratejistlerin yüz ifadelerini kaydetmek ve ııııııııııııııııı… iiiiiiiiiiiiiii… eeeeeeeee… ama-ama-ama…’lardan oluşan konuşmalarını da tarihsel belgeler olarak kaydetmek gerekiyor. Kaydetmek gerekiyor çünkü, kasaturaları düşmüş bu yüz ifadelerinin, ibret için çocuklarımızın belleklerine yerleştirilmesi ve gelecekte stratejistliğe, emekli paşalığa, MHP’liliğe, CHP’liliğe, AKP’liliğe ya da ulusalcılığa, -olur ya- özenmelerinin şimdiden tedbirini almak gerekiyor.

SAVAŞIN YEGÂNE HABER KAYNAĞI: GENELKURMAY. COM

Oysa harekâtı tekelci savaş medyasının “genelkurmay com.” kaynaklı kanalları dışından izleyenler durumun hiç de sözü edilen gibi “parlak” gelişmediğini çok iyi biliyorlardı. Ordu’nun 3000-3500 rakımlı karlı tepelerden, -olur ya- Sarıkamış benzeri bir kazaya uğramadan sıvışmanın yollarını aradığını, daha işgal harekâtının 3.-5. gününde tahmin edebiliyorlardı. Dezenformasyon üzerine kurulu savaş medyasının, haberleri nasıl gerçekleri tümüyle alt-üst ederek verdiğini, örneğin Türk Ordusu’nun açıklananlardan çok daha fazla kaybının olduğunu ve hattâ pek çok gariban askerin de donarak öldüğünü biliyorlardı. Harekâtın daha ilk günlerinde donarak ve vurularak ölmüş ve öldükleri yerde bırakılmış asker cesetleri, TC Ordusu tarafından terkedilmiş muharebe alanlarından, Barzani’nin “insaflı” peşmergeleri tarafından toplanıyor ve Türk Ordusu’na teslim ediliyorlardı. Gerilla kayıpları ise hiç de öyle söylendiği kadar değildi. ROJ TV’ye göre 9’u aşmıyor TC Ordusu ise rakamı neredeyse 30 misli arttırmak suretiyle 240 olarak veriyordu. PKK’nın Türk Ordusu’nun kaybı konusunda verdiği rakam ise 125’di. Haydi her ikisinin de taraflı ve abartılı olduğunu düşünsek bile TC’nin kayıpları konusundaki “tarafsız” basın-yayın organları da rakamların gerçeği yansıtmadığını verdikleri haberlerle teyid ediyorlardı.. Öyle ki korucu kayıpları bile uzun süre gizlenmeye çalışılıyor, tıpkı düşürülen helikopter olayında olduğu gibi birkaç gün sonra ve ancak mecburen kabulleniliyordu. Oysa helikopterin düşürülüşü ROJ TV ve bazı yabancı “bağımsız” yayın organları ve ajanslarca ilk andan itibaren haber olarak geçiliyor, ama “yerli” savaş medyası ancak 2 pilot subayın cenazeleri kaldırılırken konuya değinmek zorunda kalıyorlardı. O da helikopterin düşüşünü, “nedeni meçhul bir kırıma uğradığı” gibi safsata bir yaklaşımla veriyorlardı. İşgal harekâtının başından itibaren milyonlarca insan yalan ve dolanla kandırılmaya çalışılıyor; asker sayısının ve teknolojisinin üstünlüğüne rağmen gerilla karşısında ilerleyemeyen ve tutunamayan TC Ordusu, kitleleri aldatarak uyutabileceğini ve bu işten böylece sıyrılabileceğini zannediyordu. Oysa işin aslı o ki, TC Ordusu’nun gerilla mukavemeti karşısında şaşkın ördek gibi ne yapacağını bilemez bir duruma düştüğüydü. ZAP Kampı’nı süpürme harekâtıyla gerilladan tamamen temizlediklerini iddia edenler, daha ZAP’a yaklaşamadan gerilla tarafından süpürülmek suretiyle kaçmak zorunda kalıyorlardı. Ve zaten harekâtın daha ilk günlerinde donma noktasına gelen TSK mensubu emir kullarının daha fazla ilerleyebilme şansları da hiç olmamıştı. İlerlemek zorunda kalsalar hepsi uyuyacak ve bembeyaz karların üzerinde donup kalacaklardı. Ve eğer geri çekilme emri verilmemiş olsaydı, küçük çaplı bir Sarıkamış faciasının tekrarı tarih sayfalarımıza ilişecek ve belki de sorumlular askeri savaş mahkemelerinde yargılanıyor olacaklardı. Oysa ilk hedef olan ZAP’a girilebilseydi daha önce defalarca zikredildiği gibi, hedef Haftanin gibi diğer alanlar olacaktı. Ve zaten Türk Ordusu o taktirde, Youtube’ye nasıl, kimler tarafından ve ne amaçla verildiği bile belli olmayan –aslında biraz zekasını kullanabilenler için bunların hiçbiri giz değildir- bir bombalama videosu ve karlar üzerinde çekilmiş müthiş manzaralı, artistik asker resimleriyle yetinmeyecek, ilmek ilmek parçalayacağı 240 gerilla cesedinin resimlerini en ince teferruatına kadar çekecek, bütün o cesetleri yan yana dizmek suretiyle tarihsel bir katliam belgeseline imza atmış olacaktı. Ama bütün bunları yapamadan ve pılısını-pırtısını bile toparlayamadan kaçmak zorunda kalacaktı.
Böylece ilk raund –ZAP raundu- gerilla tarafından kazanılmış oluyordu.

TSK TAM KALPGÂHINDAN VURULUYOR

Zaten gerilla için dağlar çok doğal mekânlar, doğal yaşam alanlarıydı. Mağaralarda yatıp kalkıyorlar, mağaralarda ve o soğukta yıkanıyorlar, -20-30 derecede eğitim görüyorlar, her gün 14-15 saat o karlı tepeleri kolaçan ediyorlardı.
Yani en pahalı kar elbiseleri, -40 dereceye dayanıklı kar postalları, üstün teknolojik donanım ve ultra modern silahlar gerilla karşısında işe yaramaz aksesuarlardan öteye hiç bir işlev görmüyor, hattâ kaçarken ağırlıktan kurtulma adına gerillaya bırakılıyorlardı.
Ve zaten insan gücünün ve sınırsız teknolojinin, tarihte herhangi bir halkın özgürlük mücadelesini tümüyle silip-süpürdüğü de görülmüş değildi. İşte, daha çok yakın bir tarihte, her türlü teknolojik donanıma sahip İsrail jetleri ve ordusu, o çok küçümsenen Hizbullah güçleri karşısında, tıpkı TC Ordusu’nun ZAP’tan kaçışı gibi, apansız girdikleri Lübnan’ı yine apansız terk etmek zorunda kalmışlardı.
Soğuk ısırmasına karşı -40 dereceye dayanıklı postal üretebilenler, gerilla ısırması karşısında teknolojinin hiçbir işe yaramadığını, ne yazık ki onlarca garibanın cenazelerine mâl olan acı bir tecrübeyle öğreniyorlardı.
Ne aylar boyunca bombalama yapan süper teknoloji donanımlı jetler, ne yüzlerce tank, ne yüzlerce kilometre menzilli toplar, ne yüzbinlerce asker…
Halkın gücüyle, halkın inancıyla, halkın özgürlük tutkusu ve isyan ateşiyle donanmış kalaşnikoflar ve taşlar karşısında hiçbir anlam ifade etmiyorlardı.

BOZGUN, PSİKOLOJİK HAREKÂTI DA BOZDU

Tekelci savaş medyası, hükümet ve TSK komutanları bu tarihsel bozgun karşısında, doğaldır ki hiçbir şey olmamış gibi davranmayı yeğliyorlar. Sanki her gün savaş baltalarını tekrar tekrar bileyenler kendileri değillermiş gibi, konuyu örtbas etmeye çalışıyorlar. Darbeci-ulusalcı Tuncay Özkan takımının ağzını bıçak açmazken, AKP, CHP ve MHP’de aynı bozgun psikolojisini sindirmeye çalışıyorlar. Değimli ki bozgunla birlikte, o stratejistlerin dillerinden düşürmedikleri psikolojik harekât da bozguna uğruyor ve TV kanallarının köşelerindeki bayraklar çaktırmadan indirilmeye başlanıyordu.
Oysa Kürt halkı bayram yapıyor. Kürt mahallerinde havai fişekli şenlikler düzenleniyor. Ve Kürt kadınlarının sevinç zılgıtları en sağır olanların bile beyinlerinin kıvrımlarına kadar nüfus ediyor. 29 Şubat’ın Türk hükümetlerinin bütün unutturma gayretlerine rağmen, Kürt halkının mücadele tarihinde ak bir sayfa olarak yer alacağı kesindir.
Hâl böyle iken nasıl oluyor da, TC Ordusu, hükümet ve ırkçı-şoven çevreler ve tabi ki diğer savaş çığıtkanları ve destekçileri “PKK hedeflerinin tümüyle yok edildiğini, PKK’nin bundan böyle eylem geliştirebilmesinin mümkün olamayacağını çığırabiliyorlar?” Çığırabiliyorlar çünkü çığırtkanların işi çığırmaktır. Onlar çığırırken ne derece sefil ve komik duruma düştüklerini hiç hesap etmezler. Zaten edebilselerdi eğer, aklı selim ile davranırlar, çığırtkanlıkla yürüttükleri politikalarının birgün mutlaka ama mutlaka iflas edeceğini hesaplayabilirlerdi. Ama kâr ve rant üzerine kurulu bu sistemin “onlar var oldukça var olması, gerisinin ise lâf-ı güzaf olması” onların temel felsefeleri değil mi?

KÜRT HALKININ ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ TAÇLANDI

Evet… Kürt halkının özgürlük mücadelesi TC Devleti karşısında tam bir zafer kazanmış ve mevzilerini giçlendirerek genişletmiştir. Şüphe yok ki zaman içerisinde ve yeni kazanımlarla da beslendiği taktirde bu zafer, Kürt halkının taleplerini masaya taşımasında önemli bir kaldıraç görevi görecektir.
PKK’nin harekât karşısında çil yavrusu gibi dağılacağını bekleyenler, bırakınız PKK’nin çil yavrusu gibi dağılmasını, PKK’nın serhildan çağrısı karşısında meydana gelen ayaklanmaları nasıl bastırabileceklerini bile bilemediler. Ancak PKK merkezli olarak Güney Kürdistan’ı dahi hızla etkisi altına alan bu hareketler, harekât sona erdirilmeseydi nasıl bir mecrada akacaktı çok iyi hesap ettiler.
Onbinlerce insanın tek bir ses olarak haykırdığı “PKK halktır, halk burada” “Yaşasın gerilla, hepimiz gerillayız” sloganları karşısında nasıl bir batağa doğru sürüklendiklerini “allahtan” çok erken kavradılar. Ve hattâ Bülent Ersoy’un “savaş politikalarını entrika olarak değerlendirdiği” savaş karşıtı cesur çıkışı karşısında bile süt dökmüş kediye döndüler.
Yalnız o kadar mı? Cami hocaları savaş karşıtı vaazlar verdiler; yürüyüşlere katıldılar, eylemlerde saf tuttular. Gençler sabahlara kadar çatıştılar, eylemlerini yükselttiler. Güney Kürdistan’da Kürtler, 3 üs’te operasyona çıkmakta olan tankların önünü kestiler, onları üslerine geri dönmeye zorladılar.
Velhasıl Kürt halk hareketi bütün bileşenleriyle birlikte, pabucun hiç de öyle ucuz olmadığını dosta-düşmana ilân ettiler.

KÜRT DÜŞMANI POLİTİKALAR BİTİŞE
PKK ve DTP YÜKSELİŞE

Şimdi başta AKP olmak üzere bütün burjuva politikacılar yeni politikalar üretebilmek için kolları sıvadılar bile. Çünkü Anadolu topraklarının Doğusunu ve Güney Doğusunu kaybettiler. İşgal harekâtı boyunca onbinlerce kişinin AKP binalarını hedeflemesi boşuna değildi elbette. Önümüzdeki yerel seçimler, Kürt halkına savaş açmanın bedelini AKP’ye çok net bir şekilde gösterecektir. CHP’nin, MHP’nin ve diger Kürt düşmanı güçlerin de, bundan nasiplerini alacakları mutlaktır. Kürt halkına yönelik inkâr ve imha politikaları, şiddet ve savaş uygulamaları tümüyle iflas edecektir. Çünkü ırkçı-şoven politikalar üzerindeki örtü kalkmış, altından asimilasyon ve jenosid politikaları da açığa çıkmıştır. Kürt halkı artık bu politikalara ve politikacılara itibar etmeyecektir. Etmeyecektir ama, TC hükümetlerinin Kürt halkına yönelik şiddet ve savaş politikaları da aynı ısrarlılıkta devam edecektir. Belki de Kürt düşmanlığı tümüyle akıl-dışı bir hırs haline dönüştürülecek, linç ve katliam politikaları, Kürt sorununa yaklaşımdaki temel politikalar haline getirilecektir. Ve bunun işaretleri daha şimdiden gözükmeye başlamıştır. Yenilgiyi hazmedemeyen ırkçı-şoven güçler, şimdiden bazı üniversitelerde ve mahallelerde saldırılarını yoğunlaştırmışlardır.
Kürt halkı, bu tuzağa düşmeden mücadelesini yükseltmeli ve Kürt siyasal hareketleri Türk düşmanlığına yönelik politikalardan uzak durmalıdır. Böylece hedef de tekleşecek, mücadelenin ikincil önemdeki hedeflerle savrulmasının önüne de geçilmiş olacaktır.

KÜRT HALKININ SİYASAL ÖNDERİ: APO,
ÖNDER SİYASAL HAREKETİ: PKK

Harekât ve bozgun, -sevelim-sevmeyelim- APO’nun Kürt halkının siyasal önderi olarak ve PKK’nin ise Kürt halkının önder siyasal hareketi olarak konumlarını pekiştirmiş ve Kürt Özgürlük hareketini bu merkezde ve hızla toparlamış ve güçlendirmiştir. Bu durum emperyalistlerle açık işbirliği yapan ve hattâ bu işbirliğini PKK’ye karşı kullanan Talabani ve Barzani karşısında da zamanla oluşacak ve PKK, Kürdistan’ın 4 coğrafyasında da güç kazanacaktır. Kürt halkının moral değerlerindeki hızlı yükseliş bile bunun bugünden ve somut bir göstergesidir. Artık PKK’yı bitirme iddiasında olanlar bundan böyle PKK ile masa başına oturmak dışında bir alternatiflerinin olmadığını er-geç anlayacaklardır.
Umalım ki PKK politikaları bu süreçte, sadece demokratik-kültürel kazanımlarla yetinen liberal bir yörüngeye oturmasın. Devrimci-isyancı güçler PKK içerisinde yeniden dirilsinler ve etkilerini arttırsınlar.
Sürecin legal plânda ise DTP’yi hayli güçlendireceğini görmek gerekiyor.. Bu sonucun DTP içerisindeki tartışmaları da sonlandırması ve DTP’li liberallerin etkilerinin kırılması ise yine bizlerin samimi temennisi olmanın dışında, sürecin bir getirisi olarak da muhtemel gözüküyor.

KÜRT HALKI TC DEVLETİ’NİN POLİTİKALARINI BOZDU

Güney Kürdistan’da bir tampon bölge yaratmak ve Güney Kürdistan Kürt Yönetimi üzerinde tahakküm oluşturmak üzere bölgeye giren TC Devleti’nin politikalarını Kürt halkı bozmuştur. Elbetteki bu bozgun, TC’nin tampon bölge oluşturma doğrultusundaki emperyal politikalarında bir değişiklik yaratacak değildir. Ama olayın pek çok bedeli olduğu da açıkça anlaşılmıştır. Şimdi gözler Kandil’e dikilmiş, yığınak o bölgeye doğru kaydırılmaya başlanmıştır. 100 km. mesafeli Kandil’e nasıl ulaşılacağı konusu tam bir muamma olmakla birlikte, Türk siyasetçilerinin Kürt düşmanlığı, daha pek çok macerayı göze alabileceklerinin sinyallerini şimdiden vermektedir.
Bu düşmanlık öylesine derindir ki, TC tarafından Güney Kürdistan yönetiminin tanınması doğrultusundaki ABD politikaları bile, yeterince etkili olamamaktadır. Oysa Talabani çoktan PKK’yi satmıştır ve Barzani de her an satmaya hazırdır. Ama TC’nin burnu öyle büyüktür ki, bu konum ve duruşlarına rağmen ABD tarafından dayatılan işbirliğine gitmemekte, PKK’yi halletmekle birlikte, yüzbinlerle ifade edilen peşmerge güçlerini de halledebileceğini düşünmekte, ama bu rüyasında önemli bir unsuru; ABD’yi hesaba katmamaktadır.

ABD RESTİ VE SIVIŞMANIN EN PERİŞAN BAHANESİ

Oysa ABD’nin kara harekâtı karşılığında Türk Hükümeti’nden 3 ana başlıkta özetlenebilecek beklentileri vardır:
1-Türk Hükümeti, Barzani’yi tanıyacak ve iyi ilişkiler geliştirecektir. Böylece Irak’ta ABD’nin denetimindeki Kürt bölgesinde istikrar sürekli kılınacak ve belki de bölgenin denetimi süreç içerisinde Türkiye’ye bırakılacak, bu da ABD’nin İran’a yönelik politikalarında bir güvence yaratacaktır.
2- ABD tarafından uzunca bir süredir Türk hükümetinden talep edilen ilave güçler, bir an önce Afganistan’a gönderilecek ve Taliban’a karşı çatışmanın içine gireceklerdir. ABD Türkiye’nin yalnızca imâr ve yardım işlerinde rol almasına karşı çıkmakta ve savaşmasını istemektedir.
3-ABD’nin muhtemel bir İran operasyonunda, Türkiye başta istihbari alanda olmak üzere kayıtsız-şartsız ABD cephesinde yer alacak ve onun Batıdaki güvencesi olarak, gerekirse İran’a fiili müdahalede bulunacaktır. Zapt-u rapt altına alınabilecek bir İran sonrasında ABD’nin Kafkaslara yönelik politikalarının hayat bulması da kolaylaşacaktır. Bilindiği gibi bu stratejinin Balkan ayağı Kosova’nın bağımsızlık ilânıyla birlikte büyük oranda halledilmişti.
İşte Bush yönetiminin Tayyip yönetiminden acil beklentisi bu üç konu üzerinde yoğunlaşmakla birlikte, Tayyip Erdoğan’ın bu konuların aciliyetini tam olarak kavrayabildiğini söyleyebilmek olanağı yoktur. Elbette bunda, Ilımlı İslâm politikalarının, radikal İslâm karşısında düşeceği berbat durumun Tayyip Hükümeti’nde yarattığı endişe ve tedirginlik de rol oynamaktadır. Tayyip Hükümeti ABD güdümlü Ilımlı İslâm politikalarında demir atmış olmakla birlikte, endişelerinden kaynaklanan hantallığı anlayabilmek hiç de zor değildir.
ABD Savunma Bakanı Gates’in ziyareti sirasinda yaptığı kararlı uyarılar; aslında
Tayyip Erdoğan Hükümeti’nin bu politik kurnazlığına bir uyarı mahiyetindedir. Önce adımları net bir şekilde atacaksın ve sonrasında kara harekâtında ve tampon bölge oluşumunda ABD desteğini tam olarak alacaksın.
Biliniyor; “Vermeden almak Allah!a mahsus “.
Ama bizim “delikanlılar” bu uyarılara pabuç bırakmazlardı ve bırakmadılar. Gates ve ekibi, Gerek Genelkurmay Başkanı’nın, gerekse de Erdoğan ve Hükümet yetkililerinin alaycı yorumlarıyla tacize uğradılar.
Neymiş? Bir ilkokul çocuğu kurnazlığıyla “Kısa zaman izafi bir kavrammış. Bazen bir yıl, bazen bir günmüş.” Ama hemen akabinde Bush’un “Türk Ordusu get out!” talimatıyla konunun hiç de şakaya gelir bir yanı olmadığını ve en kısa zamanın aslında 1 gün olduğunu anlayıverdiler.
Aslında Gates ve Bush’un harekât ömrü için biçtiği süre 2 hafta civarında olmasına rağmen, bu uyarıları biraz da çekilmeye bahane yapıp, bozguna uğradıkları ZAP bölgesini terk ettiler.
Bu öylesine plânsız-hesapsız bir çekilmeydi ki, Başbakan Erdoğan o gün yapacağı “Ulusa Sesleniş” konuşmasını tümden değiştiriyor, “harekâtın devam ettiği ve PKK bitirilene kadar devam edeceği yolundaki politik ve askeri yönelimi tümüyle yok sayıp, “harekâtın plânlandığı gibi yapıldığını, sürdürüldüğünü ve bitirildiğini” açıklıyordu.
Biliniyor… Aynı sıralarda, Irak’ta, Irak yönetimiyle görüşme yapan Türk yetkilileri, büyük bir “cesaret” ve “kararlılıkla” harekâtın sürdürüleceğini bildiriyorlardı.
Bu arada ABD’nin Türk Hükümeti’ne çekilmesi konusundaki restinin, PKK’nın elini güçlendirdiği gibi bir algı hatasına düşmemek gerekiyor. Biliniyor ki Bush Yönetimi PKK’yı düşman olarak ilân etmiştir ve bunun gereğini de tam olarak Türk Hükümeti’nin taahhütlerini yerine getirmesiyle birlikte yapacaktır. Muhtemeldir ki önümüzdeki kara harekâtları bu ittifak anlayışı içerisinde ve ABD’nin yalnızca anlık istihbarat desteğini değil, fiili desteğini bile alabilecektir.Yani ABD’nin çıkışını yukarıdaki taleplerden ayrı ele almak, politikalarda zafiyete yol açacaktır.

MECLİS SAVAŞ MECLİSİ, HÜKÜMET SAVAŞ HÜKÜMETİ
AMA… TÜRK ORDUSU BİR İÇ SAVAŞ AYGITI

Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki, Türk Ordusu bir dış savaş aygıtı olarak şekillenmiş değildir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana bir iç savaş aygıtı olarak görev yapmış; komünistlerin, demokratların, azınlıkların, Kürt halkının ve Kürdi isyanların üzerine sürülmüştür. İçeride nispeten başarı sağlamış olmakla birlikte, dışarıda hiçbir başarısı yoktur. Kıbrıs’ın işgali bu genellemenin dışında tutulamaz. Çünkü Türk Ordusu Kıbrıs’ta, hiçbir zaman ciddi bir mukavemetle karşılaşmış değildir.
Öyle olduğu içindir ki, gerilla tarafından 8 gün gibi çok kısa bir sürede tam kalpgâh’ından vurulabilmiştir.
Bu meclis ve bu hükümet de bir savaş meclisi, savaş hükümeti olarak kurulmuştur. İddialarımızın doğruluğunu da çok kısa bir sürede kanıtlamıştır.
Bu yazıda değinmeyeceğiz bile ama, işgal harekâtı için harcanan milyon dolarlar ile Kürt halkının yaşadığı bölgelerin nasıl imar edilebileceği, kaç Kürt çocuğunun hayatının garanti altına alınabileceği, kaç hastane, kaç sağlık ocağı, kaç okul yaptırılabileceği iyi hesaplanmalıdır.

ANADOLU DEVRİMCİ HAREKETLERİ, BU KRONİK ATALETTEN KURTULMANIN YOLLARINI ARTIK YARATMAK ZORUNDADIR

Evet Kürt Halk hareketi üzerine düşen tarihsel görevleri lâyıkıyla yerine getiriyor.
Bahar ayları ile birlikte yapılacak olan daha yoğun saldırılara da, Kürt Siyasal Hareketi’nin gereken direnişi göstereceği ve yeni başarılarla, yeni kazanımlar elde edeceğine olan güvenimiz elbette tamdır. Ama bu noktada daha da önem kazanan Anadolu devrimci ve sol hareketlerinin içinde bulundukları ataletten ne zaman ve nasıl silkinip kurtulabilecekleri ve Kürt halkının yaklaşık 30 yıldır girdiği bu yalnızlık girdabında, ona el uzatıp uzatamayacaklarıdır.

Kürtler mi bölündü, Türkler mi?

--------------------------------------------------------------------------------

Kürtler mi bölündü, Türkler mi?
İlhan Selçuk’un yaşlı ve yorgun beyninden mi kaynaklanıyor, yoksa gerçek mi, bilmem, ama Cumhuriyet gazetesinin haberine göre bir istihbarat raporu bu ayki sınırötesi operasyonun tümüyle başarılı olduğunu iddia ediyormuş. Gazete de bu rapora dayanarak “Kürtler bölündü” diye manşet atmış.
Amaçlanan hedeflerin hepsi vurulmuş, 40 yaşının üzerindeki Kürt liderlerinin tüm prestiji kaybolmuş, örgütte derin ayrılıklar ortaya çıkmış, falan filan.
Türkiye basınının gülünçlüğü herkesin malumu, ama bu kadar gülüncüne az rastlamıştım doğrusu. Hiçbir şey başaramadan tamamlanmak zorunda kalınan operasyon gerçekten de derin bir bölünmeye yol açtı. Ama Kürt cephesinde değil. Bir yanda Baykal ve Bahçeli, öte yanda Büyükanıt arasındaki bölünmeyi, “vatan haini” suçlamalarına kadar varan kavgayı hep birlikte keyifle izliyoruz, ama Cumhuriyet’in gözünden kaçmış anlaşılan!
Bu kavgaya yol açan durumun da İlhan Selçuk, herhalde “Bir türlü darbe olmuyor yaa” diye dövünmekle meşgul olduğu için, farkedememiş. Silahlı Kuvvetler, gereksiz bir operasyon sonucu gereksiz ölümlere neden olduktan sonra, gülünç duruma düşmesine neden olan koşullarda geri çekildi. Önemli olan, Amerika’nın emriyle geri çekilmiş olması değil. Amerika’nın izniyle girmişti, elbette Amerika’nın emriyle çekilecekti. Önemli olan, Kürt güçleriyle çatışmaya girmiş ve hiçbir başarı elde edemeden püskürtülmüş olması. Savaştan kârlı çıkmak mümkünse eğer, bundan sadece PKK kârlı çıktı. Cumhuriyet hariç, herkes bunun farkında.
Bütün gazeteler bir şeyin daha farkında: Hükümet, Kürt sorununun çözümü doğrultusunda adımlar atmaya hazırlanıyor.
Barış Meclisi’nin geçenlerde Ankara’da düzenlediği konferansta, başta Ruşen Çakır olmak üzere pek çok konuşmacı AKP’nin Kürt sorunu konusunda bir stratejisi olmadığını vurguladı. Yanıldıklarını düşünüyorum.
Beş yılı aşkın bir süredir bu hükümet, ortam izin verdikçe, işaretler veriyor, ufak ve yetersiz de olsa adımlar atıyor, milliyetçi tabanı fazla yabancılaştırmamaya çalışarak da olsa Kürtlere göz kırpıyor.
Bunları elbette son derece çekingen bir şekilde yapıyor. Üstelik, bir yandan bunları yaparken bir yandan da sert laflar ediyor, askeri operasyonlara devam ediyor, DTP’yi ezmeye çalışıyor. Bütün bunlar doğal. Savaşan iki taraf, görüşme masasına oturmadan önce mümkün olduğunca elini güçlendirmeye çalışır, masadan avantajlı olarak kalkabilmek için güçlü bir konumda oturmaya çalışır.
Üstelik, masaya oturmamak gerektiğini, askeri yöntemlerle devam etmek gerektiğini savunan bir kesim olduğunda, hükümet bu kesime karşı da kendini korumak, zayıf görünmemek, düşmana teslim olmuş gibi bir hava yaratılmamasına dikkat etmek zorundadır.
Ama görünen köy kılavuz istemez. AKP önümüzdeki aylarda adımlar atacak. Bu adımlar, kuşkusuz, Kürtlerin tüm taleplerini karşılayan adımlar olmayacak. Eksik, yetersiz, yarım yamalak adımlar olacak. Bu da doğal. Pazarlığa böyle başlanır, mümkün olduğu kadar az vermeye, çok almaya çalışılır.
AKP’nin atacağı adımların hangisi kabul edilir, hangisi edilmez, pazarlık süreci nasıl gider, Kürt hareketinin bileceği iştir. Biz karışmayız, Kürtlere akıl vermeyiz.
Bizim işimiz, hükümetin adım atmasını sağlamak ve hızlandırmak için mümkün olan her şeyi yapmak, basınç uygulamaya devam etmek, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı mücadeleyi yükselterek sürdürmektir
 
Kürt Sorununa Emekçi Çözüm Bildirgesi
16 Mart 2008 İstanbul – 21 Mart 2008 Diyarbakır
Kürt ulusal sorununda devletin 85 yıllık politikaları iflas etti. Süregelen, uygulanan yöntem ve politikalarla sorunu çözemeyeceği gerçeği devlet nezdinde bile açığa çıkıyor. Aczin ifadesi olarak tırmandırdığı saldırganlığına, geliştirdiği yaygın, alabildiğine yoğun baskı ve teröre karşın, devlet kendini “çözüm” adına yapa geldiklerinden daha farklı şeyler yapmak zorunda hissediyor. Kürt ulusal sorunu kendini, çok yakıcı ve ertelenemez biçimde dayatıyor; hemen “bir çözüm” istiyor!
Son “sınırötesi harekat” bu iflasın en yakın, çarpıcı ve açık kanıtı oldu. AKP Hükümeti’nin ve generallerin bu harekatı 25. kez çözümsüzlük ve hezimet getirdi. Yıllardır söylene geldiği üzere; “sınırötesi”nin çözüm olmadığı, bir kez daha, bizzat ordunun kendi ‘eylem’iyle kanıtlanmış oldu.
Devletin resmi çözümsüzlük politikasının iflas ettiği koşullarda, ABD emperyalizminin inisiyatif alarak geliştirdiği “çözüm” paketinden de bir iki güdük kültürel düzenleme ile Kürt yoksullarını ekonomik araçlarla satın alma çabası dışında bir şey çıkmadı. Bu planı Başbakan Erdoğan’ın öncelikle Amerikan gazetelerine açıklaması anlamlıdır.

Emperyalistler için halkların hakları yoktur. Sadece tekellerin çıkarları vardır. Bu yüzden her kim Kürt sorununun Brüksel’de, Washington’da çözüleceğini iddia ediyorsa, ya politik bir körlük içindedir, ya da emperyalizmin hizmetindeki bir demagogdur.

TÜSİAD’ın temsil ettiği Türk burjuvazisinin de Kürt sorununa yaklaşımının çerçevesi; mevcut ulusal boyunduruk ve sömürü düzeninin sürgit devamıdır. “Bireysel hak” düzeyine indirgenmiş bazı kültürel haklar Kürt sorununun derin tarihsel-sosyal gerçekliği karşısında hiçbir anlam ifade etmez. Onlar, bizzat Kürt halkının omzundaki ulusal-sömürgeci boyunduruktan nasiplenmektedir. TÜSİAD’ın amacı, Kürt halk mücadelesini tasfiye ederek, bölgenin zengin doğal ve insani kaynaklarını rahatça sömürebileceği ve emperyalistlere pazarlayabileceği “politik istikrar” ortamını yaratmaktır.








Sorunu bölgenin “azgelişmişliğine” bağlayan tüm ikiyüzlü burjuva çevreler, bunda kendi suçlarının bir örtüsünü aramaktadır. Yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından, yaşadığımız toprakların en zengin kısmını oluşturan bu bölgenin, bu kaynakların yağmalanması sonucunda nasıl korkunç bir sefalete mahkûm edildiğini gizlemeye çalışıyorlar. Aynı çevrelerin, yoksulluk, işsizlik ve açlık içindeki Kürt halkını makarna ve kömürle aldatabileceklerini sanmaları trajiktir. Kürt halkı sadaka değil özgürlük istiyor. Bu yoksunluğun altında yatan toplumsal ve siyasal koşulların değişmesi için 7’den 70’e mücadele yürütüyor.







Kürt sorununa ne mevcut devlet politikaları, ne TÜSİAD, ne ABD-AB emperyalistleri çözüm getiremez. Bunlar sorunun parçasıdır.







Biz hem “askeri çözüm” denilen terörist baskı siyasetinin, hem de “sivil-siyasi çözüm” denilen içi boş burjuva ve emperyalist çözüm programlarının karşısındayız. Emekçi çözümden yanayız. Bu sorun, bu topraklarda ve emekçilerce çözülecektir.







ESP, bunun için İstanbul’la Diyarbakır’ı barış, özgürlük ve eşitlik için birleşmeye çağırıyor.








Kürt sorununun kapsamı







Kürt sorunu; Kürt ulusunun ve üzerinde yaşadığı Kürdistan coğrafyasının dörde bölünmüş, paylaşılmış, doğal ve insani kaynakları yağmalanmış, ulusal varlığı, dili ve kültürü inkar edilerek boyunduruk altına alınmış olmasından kaynaklanmaktadır. Ulusal bir sorundur. Kürt ulusu, dünyanın diğer uluslarının sahip olduğu hakların tümünden yoksun kalmış, ulus olduğu bile inkâr edilmiştir. Yaşadığı tüm devletlerde asimilasyona maruz bırakılmıştır. Anadilinde eğitim yapması engellenmiş, kültürü üzerinde türlü baskılar kurulmuştur.








Kürt ulusu 20. yüzyıl boyunca, İran, Irak-İngiltere, Suriye-Fransa ve Türkiye devletlerine karşı isyan etmiş, ulusal varlığını ve haklarını olanaklı tüm yol ve yöntemlerle savunmuştur. Bu savaşımda emperyalizm her zaman gerici bölge devletlerinin yanında olmuştur. Zaten 1950’lere kadar Suriye Fransız, Irak da İngiltere egemenliğindeydi.








Savaş siyasetine son!







Bugün artık Kürt halkı, ulusal varlığını reddedilemez biçimde dayatmaktadır. Türk burjuvazisi, eski yöntemlerle egemenliğini sürdürememektedir. Sayısız yok etme, ezme operasyonları artık hiçbir sonuç vermemekte, Kürt halkının mücadelesi ve direnişi karşısında hükmünü yitirmektedir.








Büyükanıt’lar, Erdoğan’lar, Baykal’lar, Bahçeli’ler yoksul halk evlatlarını dağlara, ölüme yolluyorlar. Bir tane zenginin, bürokratın, milletvekilinin çocuğu gitmiyor çatışmalara. Kendi çocuklarını Amerika’da okutan, savaştan uzak tutan Başbakan Erdoğan, halk çocukları üzerinden “Bedeli neyse öderiz”, “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diye ahkâm kesiyor. Kendi savaşlarının bedelini emekçi Türk halkına ödetiyorlar. Bu haksız, kirli savaşın hem can bedeli, hem ekonomik yükü Türk ve Kürt emekçi halklarımızın omuzlarındadır. Cepheden gelen ölüm haberleri anaların yüreğine acı düşürürken, savaş zamları mutfaklara yangın düşürmektedir.







Savaş cephesi, savaşı sorgulayan hiçbir sese tahammül edemiyor. “Ölüm değil, çözüm” diyen Bülent Ersoy için siyasi linç kampanyası başlattılar. Savaş politikasına sorgusuz itaat etmeyi reddederek “Vatan sağolsun demiyorum” itirazını dile getiren asker annelerini tehditle susturdular.







Savaş cephesi, ölüme yolladıkları yoksul halk çocuklarının ardından timsah gözyaşları döküyor. Oysa onlar için “en büyük asker ölü asker”dir. Dağlıca’daki çatışmada bunu açıkça sergilediler. Esir düşen askerleri “hain” saydılar, hapse tıktılar. “Sağ kurtulduğuna sevinemedik” dediler.







Bu karanlığı dağıtacak güç, Türk halkıdır. Türk emekçileri, savaş çığırtkanlarına, yoksul halk gençliğini kendi kirli hesapları için ölüme gönderenlere karşı sesini yükseltmelidir.








Söz sırası Türk halkında







Kürt sorununda herkes konuştu. ABD, AB konuştu. Türk burjuvazisi, generalleri konuştu. Kürt halkı zaten direnişiyle konuşuyor. Türk halkımızın geniş kesimleri ise henüz suskun. Kendi sesiyle konuşmuyor. Kürt sorununda tavrını ortaya koyan henüz sadece Türk halkının devrimci, sosyalist kesimleri. Bu savaştan, kirli oyunlardan rahatsız olan milyonlarca Türk emekçisi henüz sesini yükseltmedi!







Oysa bu savaşa karşı muazzam bir sorgulamanın başladığını görüyoruz. Resmi klişeler artık sorgulanıyor. Halkı ikna etmiyor.







Kürt sorununun gerçek muhatabı Türk halkıdır. “Halklara barış” demek için Türk halkı bu kirli savaşa karşı durmalıdır.







Türk halkı bir çözüm gücü olarak ortaya çıkmadıkça, kirli savaş baronları Türk halkının bilincini zincire vuruyor. Irkçılıkla, şovenizmle zehirliyor. Devlet, Türk halkını inkar ve imha politikasına dâhil ediyor. Bu, halklarımız arasındaki güven bağlarını da zedeliyor.








Tutarlı demokratlık







Kürt halkı, “Barış ve özgürlük” talebini kendi dilinde ortaya koyuyor. Bu topraklarda, kendi ulusal kimliğiyle, ezilmeden, özgürce yaşamak istiyor. Türk halkı, Kürt halkının barış elini tutmalıdır. Burjuvazinin, hükümetin, generallerin savaş elini bırakmalıdır. Apoletlerin gölgesinden çıkmalıdır.







Kürt sorununda özneleşmelidir.








Barış için özgürlük, kardeşlik için eşitlik gerekir.







Özgürlüğün olmadığı bir barış, köleci barıştır. Biz, “barış”tan Kürt halk mücadelesinin tasfiye edilmesini, Kürt sorununun varlığından dolayı dağlara çıkan gençlerin katledilmesini anlayanların karşısındayız. Bu ancak geçici bir mezarlık sessizliği olabilir. Sonra, bir kez daha Kürt halkının isyanı başlar. Biz, adil, onurlu, demokratik bir barıştan yanayız.







Eşitliğin olmadığı bir kardeşlik sahtedir. Kardeşler eşittir! Biz “kardeşlik”ten Kürt ulusunun adaletsizliğe-zulme uysalca boyun eğmesini anlayanların karşısındayız. Ancak tam ulusal hak eşitliği, kardeşliği sağlayabilir.







Tutarlı demokratlık, emekçi çözümün anahtarıdır. Türk halkı, kendisi sahip olduğu ulusal hakları Kürt halkı için de istemelidir. Tüm uluslar eşittir, eşit haklara sahip olmalıdır.








İki ulus gerçeğini reddetmekte burjuvazinin çıkarı vardır. Çünkü burjuvazi böylece Kürt ulusunu ezdiğini gizlemektedir. Türk emekçilerinin, Kürt kardeşlerinin ulusal kimliğini tanımakla kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Ama bu yoldan Türk ve Kürt emekçilerinin sınıf kardeşliğini yaratacaktır. Ezen ve ezilen ulustan emekçiler arasında güven bağları bu yoldan geliştirilebilir.








Biz, Kürt halkının demokratik haklarını istediğimizde, Başbakan Erdoğan; “ya Çerkesler, Araplar, Lazlar da isterse?” diye soruyor. Kürt halkından başlayan uyanışın, tüm ulusal topluluklara yayılmasından, “tek dil, tek millet, tek kültür” prangasını tümüyle yok etmesinden korkuyor. Korkusu gerçek olsun! Çünkü her halkın kültürü bir çiçektir. Anadolu coğrafyasını bir halklar bahçesine çevirecek olan bu anlayıştır. Anadolu bir halklar mozaiğidir. Bu mozaiği betonlamak insanlık suçudur.








Türk halkının ulusal sorunla yüzleşmesi, demokratik aydınlanması demektir. Türk halkını şovenizmin zincirlerinden özgürleştirecektir. Bir başka ulusu ezen ulusun işçi sınıfı ve emekçileri de özgür olamaz.








Kürt ulusal varlığını ve haklarını inkâr eden devlet düzeni, Türk emekçilerini de faşist bir baskı rejimiyle eziyor. İşçilerin, köylülerin, kent yoksullarının hak arama mücadeleleri zorbalıkla bastırılıyor. İşten atılan, evi başına yıkılan, sosyal güvencesi-sağlık hakkı yok edilen Türk emekçisini sömüren güçle, Kürt halkını ezen güç aynıdır. Sınıfsal sömürü de ulusal sömürü de tekelci Türk burjuvazisi tarafından gerçekleştirilmekte, onun yumruğu olan devlet tarafından güvencelenmektedir.








Kürt halkı gibi, Türk işçi-emekçilerinin de politik özgürlüğe ekmek gibi, su gibi ihtiyacı var. Kürt sorununun emekçi çözümü, her iki halkın faşizme karşı özgürlük mücadelesinin ortaklaşması demektir.








Türk ve Kürt halklarımızı düşmanlaştırmaya, boğazlaştırmaya çalışan, Kürt halkını “sözde vatandaş” sayan faşist devlet siyasetinin karşısında Türk halkı, kardeşlikten, barıştan, özgürlükten yana taraf olmalıdır. Militarizme, sömürgeciliğe, savaşa karşı çıkmalıdır.








Irkçı çakalların ulumasını bastıracak olan, Türk halkının “Barış” sloganını yükseltmesi olacaktır.








Emekçi çözümün ufku: Emekçi halklar federasyonu







Türk burjuvazisinin Kürt ulusu üzerindeki egemenliği, emperyalist dünya düzeninin bir parçasıdır. Emperyalistlerin onayına ve inayetine bağlıdır. Emperyalizmin rızasını almadan sürdürülemez. Bu nedenle Kürt ulusu üzerindeki siyasi ve ekonomik boyunduruğun sürdürülmesi, Türkiye’yi emperyalizme bağlayan en önemli zincirlerden birisidir. Son sınırötesi saldırı, bunu açık biçimde ispatlamıştır. Türk burjuvazisi, Kürt ulusu üzerindeki boyunduruğu sürdürmek için emperyalizme sürekli diyet ödemiş, sınırsız tavizler vermiştir.








Türk halkının emperyalizmin boyunduruğundan kurtulması ile Kürt halkının ulusal kurtuluşu arasında tam bir örtüşme vardır.








Kürt halkını ezmek-yok etmek-katletmek için rıza alamadıklarından dolayı emperyalistlere öfkelenen ırkçı-şovenler asla antiemperyalist değillerdir. Tam tersine. Kasaplık için onay aldıklarında efendilerinin ayaklarına kapanacak denli işbirlikçi, uşaktırlar.








Gerçek antiemperyalistler, Türkiye üzerindeki emperyalist Amerikan boyunduruğuna karşı durdukları gibi, Kürt halkının sırtındaki Türk burjuvazisinin boyunduruğuna da karşı durmalıdır.




Ancak Türk ve Kürt halklarının özgür, gönüllü birliğine dayanan bir emekçi halklar federasyonu emperyalizmin karşısında durabilir. Bu, Kürt ulusunun kaderini tayin hakkının, ayrılma ve devlet kurma hakkı da dâhil olmak üzere, koşulsuz tanınmasını gerektirir.








Ayrılma hakkının olmadığı bir birlik gönüllü değil zorunlu birliktir. Köleci bir birliktir. Boşanma hakkının olmadığı bir evliliğe benzer.







Kürt sorununda emekçi çözümün ufku, Türk ve Kürt uluslarından emekçilerin birlikte kuracağı, Laz, Çingene, Abhaz, Gürcü, Çerkez, Arap, Ermeni, Rum ve diğer ulusal toplulukların da kendi kimliğiyle yer alacağı İşçi-Emekçi Cumhuriyetleri Federasyonudur.








Aynı model tüm bölgemiz için geçerlidir. Tek bir büyük aile oluşturan Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya halkları, demokratik ve sosyalist federasyonlar içinde birleşmelidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine karşı halkların alternatifi demokratik ve sosyalist federasyonlardır.







Halklarımızın eşit ulusal haklar temelinde birliğini ancak sosyalizm sağlayabilir. Burjuvazinin iktidarı devrilmeden ulusal soruna köklü ve kalıcı bir çözüm getirilemez. Kapitalizm, sonu gelmez ulusal boğazlaşmalar demektir. Kapitalizm var oldukça bağrından sürekli ulusal baskıyı üretecektir. Sosyalizm; sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyaya yürüyüş demektir.








Ayrılma hakkının tanınması temelinde devrimci federasyon birliği; tam ulusal hak eşitliği; tüm halkların kültürlerini özgürce geliştirmesi; herkese anadilde eğitim hakkı; ulusal baskı siyasetinin tarihe gömülmesi: Kürt halkının ulusal boyunduruktan, Türkiye’nin ve tüm bölgemizin emperyalist boyunduruktan kurtulmasının emekçi programı budur.








Güncel talepler
-Emekçi Türk halkı, Kürt sorununda güncel demokratik taleplerin mücadelesini de yükseltmelidir. Emekçi çözüm seçeneği, bu talepler uğruna mücadeleyle güçlenecektir.

-Hükümet, Kürt ulusunun varlığını tanımalı, anayasal güvenceye kavuşturmalı, Kürt halkının oylarıyla seçilmiş DTP’li milletvekilleriyle diyalog başlatmalıdır.

-Kürt halkına yönelik kirli ve haksız savaşa son verilmelidir. Kürt sorununun “terör sorunu” olarak tanımlanmasından ve askeri operasyonlardan acilen vazgeçilmelidir.








-Kirli savaş suçluları yargılanmalıdır. Boşaltılan-yakılan köylere koşulsuz geri dönüş imkanı sağlanmalı, mağdurlara tazminat ödenmelidir.








-Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne yönelik saldırganlığa, aşağılamaya, karalamaya son verilmeli; hükümet, Bölgesel Yönetim’i tanımalı ve resmi ilişki kurmalıdır.








-Savaşa ve silahlanma harcamalarıyla çarçur edilen bütçe kaynakları sağlığa, eğitime, sosyal güvenliğe harcanmalıdır.








-JİTEM, TİT, JİT ve tüm diğer kontrgerilla çeteleri, kirli savaş aygıtları, koruculuk örgütlenmesi dağıtılmalıdır. Susurluk’ta, Şemdinli’de, Ergenekon’da patlak veren çete devleti gerçeği tüm boyutlarıyla ortaya serilmeli, sorumlular yargılanmalıdır.

-Musa Anter’den Hrant Dink’e kadar tüm aydın cinayetlerinin; Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi’den, Vedat Aydın cenazesi, 1992 Newrozu, Lice ve Şemdinli’ye kadar tüm kitle katliamlarının sorumluları açığa çıkarılarak yargılanmalıdır. Katledilenlerin yakınlarına tazminat ödenmelidir.


-Kürtçe başta olmak üzere, bu topraklarda yaşayan diğer ulusal toplulukları da içerecek tarzda, anadilde eğitim hakkı sağlanmalıdır.


-"Askeri bölgeler” adı altında yeniden hortlatılan OHAL uygulaması tümüyle iptal edilmelidir.




-Anayasa’da, Siyasi Partiler Kanunu’nda, bütün yasalarda ve uygulama alanlarında Kürtlerle ilgili her çeşit ulusal baskı ve eşitsizlik kaldırılmalıdır.


-Bölgede askeri operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığına ilişkin iddialara açıklık getirmek üzere bağımsız heyetlerin inceleme yapmasına izin verilmelidir.


-DTP’ye yönelik kapatma davası derhal iptal edilmeli, Kürt halkının meşru, seçilmiş temsilcilerine yönelik her türlü saldırganlığa son verilmelidir.


Türk halkı, muhatap sensin

Şimdi, emekçi çözüm için sesimizi yükseltme zamanıdır.

Şimdi, ‘barış için özgürlük, kardeşlik için eşitlik’ diye haykırma vaktidir.

Şimdi, T

Şimdi… Sonra değil! Artık yitirilecek vakit yok.

Adil, demokratik onurlu barış… Kirli savaş değil! Artık akıtılacak kan yok.

Türk halkı, muhatapürk halkının sonu gelmeyen bu haksız savaşın gerçekleriyle yüzleşme anıdır.
sensin. Savaş baronları değil! Artık kaybedecek bir şey yok.


fear_of_the_dark & umutulaş
Kürtler ne istiyor?

Kürtleri en çok öfkelendiren, en çok kızdıran ve en çok isyana götüren söz, ‘Kürtler ne istiyor’ sözüdür. Gerçekten de eğer bugüne kadar Kürtlerin ne istedikleri hala bilinmiyorsa, Kürtlerin istem ve taleplerinin ne olduğu konusunda hala ciddi bir algılama sorunu varsa burada mutlaka ama mutlaka çok özel bir durum var demektir. İnsanların, toplumların, devlet ve yöneticilerinin, hatta aydın ve bilim insanlarının bazı olay ve olgular karşısında yetersiz kalmaları, yeterince çözümleyici olamamaları, kimi durumlarda var olan sorunları doğru tahlil edememeleri bir yere kadar doğal olabilir. Ama bazı olay ve olgular vardır ki deyim yerindeyse bir mertek gibi gözlerimizin içine batar ve o merteği görmemek, analiz edememek, o merteğin ne olduğunu algılamamak ve ‘gözlerime batan da ne’ demek doğal olmadığı gibi son derece gülünç olur. Daha da önemlisi sadece gülünç değil, aynı zamanda bir art niyetlilik de vardır. Bir de beynin dumura uğraması, beyin travmasının geçirilmesi şizofrenik bir vakaya yakalanması, daha değişik bir sinirsel hastalık geçirilmesi durumu da bu tür ‘anlaşılmaz’, ‘algılanmaz’ ve ‘bilinmez’ sorunlara yol açabiliyor.

Gerçekten de bir toplumsal beyin travması var mı, ciddi bir şizofrenik vaka söz konusu mu, düşünsel ve ruhsal alanda daha değişik bir hastalık durumundan bahsetmek mümkün mü bilemiyoruz, ama ortada çok ciddi bir sorun olduğu kesin. Elbetteki çok özel olarak uygulanmış bir manipülasyon ve bu manipülasyonun yarattığı bir bilinç ve gerçeklerin saptırılması var. Türk devletinin Kürt sorunu konusunda, belki de dünyada görülmemiş çok özel bir uygulaması ve pratikleştirdiği çok özel bir politikası olduğu kesindir. Bu özel politikanın dışa vuran yansımaları olabilir. Hatta belki de belirleyici de olabilir. Ama her şeyin bundan kaynaklandığını söylemek ve bundan hareketle bütünlüklü bir sonuca gitmek mümkün değildir. Eğer her şeyi buna bağlarsak bizi yanılgılara götürür.

‘Kürtlerden bir şey anlamıyorum, bunlar da ne istiyorlar’ sorusunun bambaşka bir anlamı, çok daha değişik neden ve ulaşılması gereken sonuçları olmalıdır. Bu, ya çok katı bir faşizmin iliklerine kadar yedirilmiş bir anlayışın, ya şaha kalkmış bir inkarcılık ve ırkçılığın dışa vuran bir yansımasıdır, ya da gerçekten de henüz açığa çıkmamış, analiz edilememiş ve yorumlanmamış bambaşka bir düşüncenin ürünüdür.

‘Sağır sultanın bile duyduğu, on binlerce insanın vurulduğu, binlerce insanın dağlarda dolaştığı, her gün çatışmaların yaşandığı, başka ülkelerin işgal edildiği bir sorundan anlamamak veya bu sorunu bilmemek, algılamamak, ‘bunlar da ne istiyorlar Allah aşkına’ demek insanın anlam verebileceği bir durum değildir.

Oysa Kürtler kendilerini anlata anlata dillerinde tüy kalmadı. Her yolu denediler; önce barış yoluyla sorunu çözmek istediler, dikkate alınmadıklarını görünce şiddeti bir savunma aracı olarak devreye soktular, daha sonra geri çekildiler, bu süre içinde birçok kez tek taraflı ateşkes ilan ettiler. Tüm bunlara rağmen ‘bunlar ne istiyorlar’ diye bir soru sorulur mu? Böylesi saçma sapan sorular sorulursa tabii ki Kürtler öfkelenirler, tepki gösterirler, isyan eder ve onlar da ‘madem ki hala ne istediğimi bilmiyorsunuz, o zaman ben de sizin anlayacağınız dille konuşayım’ der. Öyle ya anlamazsan anlaşılmazsın, takmazsan takmazlar seni, ‘bunlar da ne istiyorlar dersen, onlar da ‘peki sen kim oluyorsun’ derler.
Kürtler ne istiyor?
Kürtler özgürlük istiyor...
Kürtler yaşadığı yerlerde demokratik özerklik esaslarına uygun bir biçimde kendi siyasi, sosyal ve karar verme hakkını kullanmak istiyor...
Kürtler kimliğini, kültürünü ve yaşam tarzını demokratik esaslara uygun bir biçimde yaşamak istiyor...
Kürtler kendi topraklarında ve yaşadığı her yerde demokratik konfederalizm ilkeleri doğrultusunda, diğer halklarla birlikte yönetme ve yönetilmeyi temel alan bir anlayışı savunuyor.

Kürtler mevcut sınırlar olsa da olmasa da, değişse de değişmese de diğer halklarla birlikte yaşamak istiyor... Kürtlerin devletleri, sınırları, ulus ve halkları bölme gibi bir politikası yok. Bunu çok açık ve net bir biçimde ilan eden Kürtler böyle bir dünyanın, yani devletsiz ve sınırsız bir dünyanın olabileceğine inanıyor. Kim ne derse desin, nasıl yorumlarsa yorumlasın, hangi adla ifade ediyorsa etsin bu Kürtlerin yeni felsefesi, yeni düşüncesi ve yeni dünya görüşüdür. Kürtlerin gerçeği budur. Bu gerçeğe göre Kürtlere yaklaşmak, Kürtleri kabul etmek en doğrusu olacaktır.........................

Uzunca bir süredir Türkiye’nin gündemini meşgul eden Irak savaşı, gelinen noktada burjuvazinin kendi içindeki çelişkilerini daha da fazla ortaya çıkardı. Görünen odur ki, yakın zamana kadar gündemin ilk sırasını oluşturan ve halen de devam etmekte olan AB, Kıbrıs ve Kürt sorunlarında farklı tutumlar takınmış olan burjuva kesimler, adeta bayrakları değiştirmiş durumdadırlar. AB’ye ne pahasına olursa olsun girilmesini savunan, bu uğurda Kıbrıs’ı “vermek”ten kaçınmayan, hatta Kürt sorununda bile birtakım adımlar atmayı kabul eden “güvercinler”, şimdi de “şahin” rolüne soyunarak Musul-Kerkük’ün alınmasını, ABD emperyalizminin yedeğinde var güçle ve “aktif” olarak savaşa girilmesi gerektiğini haykırıyorlar. Dünün “şahin”leri ise, savaşa “aktif” olarak girmenin getireceği kadar götüreceği şeyler de olduğunu hatırlatıyorlar. Fakat egemen sınıf içindeki bu çelişkili yaklaşımlar bizi yanıltmamalıdır. Sözümona “şahinler” ve “güvercinler” arasındaki bu tartışmalar, aslında savaşa girip girmemek üzerine değil, savaşa hangi hedeflerle ve ne şekilde girecekleri üzerinedir.

Örneğin burjuvazinin bazı kesimleri, ABD emperyalizminin yanında Irak savaşına girilmesini ve başta Musul-Kerkük olmak üzere pastadan pay alınmasını, Genelkurmayın da dahil olduğu bir diğer kesimi ise Irak’ın toprak bütünlüğünün değişmemesi gerektiğini ve Türkiye’nin esasen Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletine engel olmak için bu bölgede asker bulundurmasının yeterli (!) olacağını savunmaktadır. Fakat sonuçta her ikisi de savaşa ve Irak’a girmekten yanadır.

Öncelikle problemi doğru koymak gerekir. Şu anda Irak sınırları içinde bir Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkan kesimler açısından temel sorun, Türkiye sınırları içindeki Kürt nüfusun yoğunluğu ve Kürt hareketidir. Bu nedenle de Güney Kürdistan’daki Kürt oluşumu bu kesimlerin en büyük korkusudur. Irak savaşının TC’yi ilgilendiren asli yönü de budur. Fakat burjuvazinin istekleriyle gerçekler çok fazla örtüşmüyor. Güney Kürdistan’daki Kürt oluşumu uzun süredir varlığını fiilen sürdürmektedir. Üstelik parlamentosuyla, anayasasıyla, ordusu, polisi ve mahkemeleriyle hakiki bir burjuva devletinin aygıtlarına da sahiptir. Ve bu yönetim, yine uzun süredir Türkiye’nin olağanüstü engelleme çabalarıyla uluslararası alanda henüz tanınmamış bir devletin çekirdeğidir. Ancak gelinen noktada Türkiye burjuvazisi engellemelerinin daha fazla fayda getirmeyeceğini farketmiş durumdadır. Zaten, son aylarda Kürtlere yönelik saldırgan ve karalayıcı politikasının ardında yatan neden de budur.

Dolayısıyla egemen sınıfı ilgilendiren ne Irak halkının kaderi ne de barışın korunmasıdır. Onu ilgilendiren konu savaşla gelecek tehlikeleri savuşturmak ve kendi çıkarlarını korumaktır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi TC açısından “savaş sebebi” sayılan ve sorunun temel halkasını oluşturan Güney Kürdistan’da meşruiyetini kazanmış bir Kürt devleti olgusu, Türkiye’de yaşayan Kürtlere de bir umut ışığı yakacak ve muhtemelen bir taraftan Kürt ulusal hareketinin canlanmasına yol açacak diğer taraftan da ulus-devletlerin siyasal tarihlerinde çok sık rastlandığı gibi Güney Kürdistan’daki Kürt devletinin Türkiye’deki soydaşları üzerinde hak talep etmesine zemin sağlayacaktır.

Burjuvazinin Kürt devleti olgusuna karşı çıkmasının ikinci nedeni ise Irak savaşının yarattığı fırsatı değerlendirerek, Musul-Kerkük hattındaki petrolden pay almak ve böylece elde edeceği ekonomik avantajla Ortadoğu ve Kafkaslarda ABD emperyalizminin şemsiyesi altında bir alt-emperyalist güç olma arzusudur. Ancak savaşın başka bir sonuç doğurması ihtimal dahilindedir: Petrol bölgesinin üzerinde bağımsız bir Kürt devletinin kurulması. Bu, Türkiye’deki egemenler açısından rüyanın kâbusa dönüşmesi anlamına gelecektir.

Emperyalistlerin çıkarlarına kurban edilen bir halk...

Birinci Emperyalist Savaşın sonlarına doğru alevlenen Kürt ulusal hareketi, uzun yıllar boyunca bölgedeki diğer halklar (Arap, Filistin, Ermeni, Yahudi, Süryani, Nesturi ve diğerleri...) gibi bir ulus kurmanın mücadelesini vermiştir. Bu uğurda yeri geldiğinde savaşmaktan da çekinmemişlerdir. Fakat Türkler de İngilizler de onların bu taleplerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan vazgeçmemişlerdir.

Her zaman söylediğimiz gibi ulusal sorun tarihsel açıdan bir burjuva demokratik sorundur. Fakat içinde yaşadığımız emperyalist çağda, bu sorunun patlak verdiği yerlerde emperyalistlerin soruna müdahil olması neredeyse kaçınılmazdır. Ve doğal olarak emperyalistlerin bulacakları her türlü çözüm son tahlilde ezilen halkların taleplerini değil kendi “yüksek” çıkarlarını karşılamaya dönük olacaktır. Bu yüzden, hemen hemen her somut durumda görüldüğü gibi, çağımızda bu sorunun gerçek çözümünün proletaryanın omuzlarına düştüğünü söyleyebiliriz. İşçi sınıfının hegemonyası altında, bölge halklarının emperyalist güçlere karşı yürütecekleri mücadeleler sonucunda kurulacak sosyalist temelde bir sovyetler federasyonu olmadan hiç kimse rahat yüzü göremeyecektir.

Tıpkı bugünlerde ABD emperyalizminin bölgede demokrasi havariliğine soyunduğu gibi geçmişte de İngiliz emperyalizmi aynı söylemlerle –bölgeye “medeniyet ve demokrasi” getirmek– tüm Mezopotamya’yı işgal etmişti. Başlangıçta İngilizlerin amacı sömürgeleri olan Hindistan’a giden yolu açık tutmak ve bu sebeple Kürdistan da dahil olmak üzere tüm Mezopotamya’yı kontrol altına almaktı. Buna 1871 yılında Berlin-Bağdat demiryolunun inşaasıyla uğraşan Alman uzmanlarının Musul’da petrol bulmuş olması da eklendiğinde, tüm Ortadoğu’ya “demokrasiyi ve uygarlığı” getirmek İngiliz emperyalizmi açısından vazgeçilmez bir görev (!) haline geldi.

II. Abdülhamit 1888 ve 1898’de yayınladığı iki özel fermanla Musul ve Bağdat’ı “Hazine-i Hassa”ya[1] bağlamıştı. Almanlar “Anadolu Demiryolu Şirketi” ve İngilizler de Shell-Royal Dutch şirketi aracılığıyla petrol imtiyazlarını kapmak için kıyasıya bir mücadeleye giriştiler. Uzun didişmeler sonunda Almanların baskısıyla 1912’de kurdurulmuş olan “Turkish Petroleum” şirketi üzerinden herkes gücü oranında pay almaya başladı. Neticede İngilizler şirket hisselerinin u’ini ve Almanlar da %’ini aldılar.

Ardından Birinci Emperyalist Savaşın Almanların ve tabii Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanması üzerine bu paylaşımda bazı değişiklikler oldu. Ocak 1919’da Paris’te biraraya gelen savaş galibi emperyalist devletler, “Barış Konferansı”nın en önemli konusunun petrol meselesi olduğunu belirterek, paylaşımın İngiliz ve Fransız emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yenilenmesini istediler. Böylece Almanların %’lik hakkı Fransız petrol şirketlerine devredildi. Ancak hem İngilizler hem de Fransızlar, emperyalist yağma çetesinin yeni üyesi ve müstakbel elebaşısı ABD’nin payı verilmeden Musul-Kürdistan sorununun halledilemeyeceğini çok kısa sürede idrak ettiler.

Sonuçta 31 Temmuz 1928’de yapılan bir anlaşmayla Turkish Petroleum şirketinin hisseleri Anglo-İran (İngiliz), Shell-Royal Dutch (İngiliz)[2], Compaigne Française de Petroles (Fransız) ve Near East Development (Amerikan) arasında her birine #,75 pay düşmek üzere paylaştırılıyor, ayrıca %5’lik bir dilim de şirketin kurucularından ve II. Abdülhamit’in komisyoncularından Ermeni banker Gülbenkyan’a bırakılıyordu.[3] Daha sonra 1929’da Turkish Petroleum ismini “Iraq Petroleum” olarak değiştirdi ve bu şirketin Irak hükümetiyle yaptığı bir anlaşma sonucu Dicle nehrinin batısında kalan petrol yatakları 1942’de “Mosul Petroleum”a devredildi.

Fakat yine bugün olduğu gibi, o yıllarda da mesele sadece petrolün paylaşımından ibaret değildi. Çok daha önemli olan bir konu da Ortadoğu’nun siyasi nüfuz alanlarına bölünerek ekonomik çıkarların uzun vadede garanti altına alınmasıydı. Böylece emperyalistler bölgedeki ulusal sorunlar yumağını halletmek için de uzunca bir süre teşrik-i mesai yapmak zorunda kaldılar.

Bölge daha evvelinde Osmanlı Devletinin toprakları içerisinde kaldığından, 1918 Sevres Anlaşması temelinde emperyalistler kendileri açısından optimum bir çözüm getirmeye çalışmışlardı. Ancak sosyal ve ekonomik yapı öylesine geri, coğrafi yapı öylesine karmaşık ve dağınıktı ki, ne Araplar ne Kürtler ve ne de diğer halklar kendi başlarına bir ulus-devlet kuracak potansiyele sahip değillerdi.

Aslına bakılırsa Kürt sorunu hiç de yeni bir mesele değildi. Fakat Kürt ulusal hareketi ancak Birinci Dünya Savaşından sonra ciddi anlamda dünya kamuoyunun gündemine gelmişti. Kürtler bağımsız bir devlet kurmak için birçok kez ayaklandılar ve kendi aralarında da savaştılar. Kuzey ve Güney Kürdistan arasında coğrafi bir engel oluşturan dağ sırası ve aşiretlere dayanan sosyal yapı, uluslaşmanın önündeki en büyük engeldi. Kuşkusuz bunun yanında ekonomik faaliyetin göçebe hayvancılık ve kaçakçılıkla sınırlı olduğu hatırlanırsa, kapitalist gelişmişlik düzeyi açısından ulus-devletin kurulmasının ekonomik altyapısının ne durumda olduğu da anlaşılmış olur. Bu çerçevede Kürtlerin de tek ümidi petrol gelirleriydi ve bu yüzden de emperyalistlerle iyi geçinmek zorundaydılar.

Ne var ki, Kürtlerin bu talepleri ne Fransızların ne de İngilizlerin umurunda değildi. Onlar ellerindeki petrol imtiyazlarını ve nüfuz alanlarını korumanın derdindeydiler. Üstelik ortaya bir de yeni kurulan Türk devleti çıkmıştı ve Musul-Kerkük vilayetleri üzerinde hak iddia ediyordu.

Türkiye, Kürt aşiretlerinin kendi aralarındaki çekişmelerden ve İngilizlerin/Fransızların/Amerikalıların bağımsız bir Ermeni devleti kurmaları fikrinin Kürt aşiretleri arasında yarattığı rahatsızlıktan faydalanarak bazı aşiretleri kendi yanlarına çekmeyi başarmıştı. Bu fırsatı değerlendirerek derhal bölgeye asker sevkettiler. Türk egemen sınıflarının amacı, bölgedeki karışıklıktan ve siyasi boşluktan yararlanıp fiili bir durum yaratarak bunu hukuki süreçlerle destekleyip Güney Kürdistan’ın büyük bölümünü kendi sınırları içerisine katmaktı. Hatta bu uğurda İngiliz emperyalizmiyle her türlü pazarlığa giriştiler. Örneğin daha 1922’deki Lozan görüşmeleri başlamadan önce, dönemin İngiliz dışişleri bakanı Lord Curzon’un sorunu Milletler Cemiyetinin gündemine götürme önerisine cevaben, Türkiye’yi temsil eden İsmet İnönü, bunun yerine kapalı kapılar ardında yapılacak ikili görüşmeleri tercih edeceklerini söylemiştir.

Görüldüğü gibi Kürt halkı kendi kaderini tayin etme hakkını almaya uğraşırken, yeni kurulan Türk devletiyle İngiliz emperyalizmi açısından sorun, Kürdistan’ın nasıl pay edileceği noktasında cereyan ediyordu.

Ve nihayet 1924’te sorun İngiltere tarafından Milletler Cemiyetine getirildiğinde, oluşturulan komisyon yaptığı incelemeler sonucunda; bölge nüfusunun c’ünün Kürt, %8’inin ise Türklerden oluştuğu, bu sebeple en doğru çözümün burada bağımsız bir Kürt devleti kurulması olduğu, ancak siyasi açıdan Türkiye ile İngiltere ve Irak devletleri arasındaki ilişkiler göz önüne alındığında en iyisinin Kürdistan’ın bu bölgesinin ikiye bölünerek kuzey kısmının Türkiye’ye güneyinin ise Irak’a bırakılması gerektiğine karar verdi.

Bu karar kelimenin tam anlamıyla Kürt halkının kaderinin emperyalistlerin çıkarlarına kurban edilmesi anlamını taşıyordu. Buna rağmen, en birinci şiarının “Yurtta sulh, cihanda sulh!” olduğunu söyleyen Mustafa Kemal, Musul ve Kerkük’ün tamamen Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu ve bir karışının bile hiç kimseye verilmeyeceğini, gerekirse bu uğurda savaşa girmekten kaçınmayacaklarını beyan ediyordu. Hatta Mustafa Kemal hükümeti, uluslararası arenada koz olarak kullanabilmek için bu süreçte SSCB ile yakınlaşmayı da ihmal etmemişti.

İngiliz emperyalizmi, kapitalistleşme yolunda önemli adımlar atan Türkiye ile arasını iyi tutmak istediğinden küçük de olsa bazı tavizler vermeyi kabul etti. Türkiye’nin talepleri Musul’un kuzeyinin kendilerine bırakılması, İngilizlerle askeri bir anlaşma yapılması ve Musul petrolünden kendilerine pay verilmesiydi. Yapılan müzakereler sonucunda esas olarak Musul petrolünden pay verilmesi hususu öne çıktı ve TC hükümeti kendilerine Musul’un petrol gelirinden ’luk bir kâr payının 25 yıllık süre için ödenmesini kabul etti. Fakat ardından yine Türkiye’nin talebi üzerine bu kâr payına denk düşen 500 bin İngiliz sterlini TC hükümetine ödenerek konu bir daha açılmamak üzere kapatıldı.

Sorun sınır meselesi değil ulusal sorundur

1926’daki bu anlaşmanın ardından Musul-Kerkük veya Kürt sorunu 1958 yılına kadar unutuldu. Bu tarihte Irak’ta Arap milliyetçisi BAAS’ın (Yeniden Doğuş Arap Sosyalist Partisi) bir darbeyle iktidarı almasından sonra en başta ülkedeki sosyalist ve muhalifler olmak üzere Kürt ve Şii kökenli halklara ciddi baskılar uygulanması sonucu, pek çok Kürt aşireti İran’a göç etmek zorunda kaldı. Zaten 1971 yılından itibaren de bu göçler bizzat BAAS rejimi tarafından organize edildi.

Aynı dönemde, halka karşı uyguladığı bu baskıcı politikalar sonucu kitlesel desteğini önemli ölçüde yitirmiş olan BAAS rejimi, muhalif kesimin ve bunların yanı sıra Kürt ve Şii kitlelerin de Irak Komünist Partisine yaklaştıklarını farkedince, biraz da Kürt grupları kendine çekmek için 1970 yılında Kürtlerle bir anlaşma yaptı.

11 Mart 1970’te, Kürtleri temsilen KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) temsilcisi Molla Mustafa Barzani ve BAAS adına da ülkeyi tek adam yönetimine çoktan sokmuş olan Saddam Hüseyin ortak bir deklarasyon yayınladılar. Buna göre BAAS rejimi Kuzey Irak’ta (yani Güney Kürdistan’da) özerk bir Kürt yönetimini tanıyacağını kabul etti.

Deklarasyona göre anlaşmadaki tüm hükümler 4 yıl içinde (en geç 1974 yılında) anayasa maddesi haline getirilecek ve böylece Irak’ta federatif bir devlet modeline geçilmiş olacaktı. Fakat tahmin edileceği gibi Saddam Hüseyin verdiği sözleri tutmayarak son derece kısıtlı bir özerklik yasası çıkarttı ve Kürtlerle savaşın tohumlarını atmış oldu.

Oysa 1970 anlaşmasına göre özerk yönetim dışında Kürtlere petrol gelirinden pay verilecek, bir Kürt parlamentosu kurularak Türkmen, Asuri ve Ermeni azınlıkların da burada temsil edilmesi sağlanacaktı.

Kısmi özerklikle yetinmek zorunda kalan Kürt halkı, 1988 yılında Halepçe katliamıyla yüz yüze kaldı. Saddam’ın savaş uçakları Kürt halkının üzerine tonlarca kimyasal bomba attı ve bu katliamda çoluk çocuk 5 bin Kürt hayatını yitirdi. Binlercesi ise kullanılan gazın etkisiyle çok ağır yaralar alarak sakatlandı. Birinci Körfez Savaşı sırasında ise aynı katliamlardan korkan yüz binlerce Kürt, dondurucu soğuklarda, aç ve çıplak vaziyette Türkiye sınırına doğru göç etti, pek çoğu bu esnada yaşamını yitirdi.

Körfez Savaşı ile bölgede değiş(tiril)en dengeler bir anlamda pandoranın kutusunun tekrar açılmasını sağlamıştır. Kendisinden önceki İngiliz emperyalizminin izinden giden ABD emperyalizmi de Kürt halkını çıkarları doğrultusunda kullanmaktan kaçınmamıştır. Önceleri kendi Kürtleriyle girdiği iç savaş çerçevesinde bölgeye yönelik sınır ötesi operasyonlar düzenleyen TC, bu vesileyle Güney Kürdistan’a hatırı sayılır bir silahlı güç yerleştirmeyi başarmıştır. Bahane olarak da PKK gerillalarının o bölgede üslendiklerini öne sürmüştür. Kesin olmayan rakamlara göre Türkiye’nin en az 10 bin kişilik bir silahlı gücü halen Musul civarına yerleşmiş durumdadır ve şu anki savaş hazırlığı da göz önüne alınırsa bu sayının çok daha artmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Yazımızın girişinde de belirttiğimiz gibi TC açısından sorunun esası, bölgedeki gelişmelerin ve federe de olsa bağımsız da olsa bir Kürt devleti oluşumunun PKK’nin ve dolayısıyla da Kürt ulusal hareketinin güçlenmesine yol açması korkusudur.

Bugünkü duruma baktığımızda TC burjuvazisinin bu korkusunun hiç de yersiz olmadığını görürüz. Şu anda Güney Kürdistan’da özerk bir Kürt yönetimi bulunmaktadır. Irak Kürdistan’ı olarak adlandırabileceğimiz bölgedeki bu yönetim aslında 1970 Deklarasyonu ile verilmiş hakları kullanmaktan başka bir şey yapmamaktadır ve bu anlamda ne yeni bir oluşumdur ne de bağımsız bir devlettir. Irak Kürdistan’ı şu anda Irak devletinin bir parçasıdır. Bu çerçevede Irak Kürdistan’ı Süleymaniye, Kerkük, Erbil illerini, bu illerin sınırları içindeki nahiye ve köylerin bütününü, Musul ve Diyala illerinin ise Kürt halkının çoğunlukta bulunduğu kaza nahiye ve köylerini kapsıyor.

Sonuç olarak Kürdistan’ın kaderini Kürt halkının tayin edebilmesi için Saddam rejiminin değişmesi gerektiği açıktır. Bu noktada da Irak savaşının arkasından kurulacak yeni rejimin Kürtleri tanımasının garantisi olarak Kürt liderleri Barzani ve Talabani, şimdiden ABD emperyalizmi ile aralarını iyi tutmaya özen gösteriyorlar.

Fakat Kürt halkının bağımsızlık talepleriyle mevcut Kürt önderliğinin niyetleri ve tutumu birbirine karıştırılmamalıdır. Bağımsız bir devlet kurmak Kürt halkının en doğal hakkıdır. Fakat Barzani-Talabani önderliğinin tutumu, komünistler açısından hiç de onaylanabilir bir tutum değildir. Barzani-Talabani önderliği, ABD emperyalizmini bölgeye davet etmekle, kendi halklarına onu bir kurtarıcı gibi göstermekle, hele hele kendi ulus-devletlerini kurabilmek için Irak halkının kitlesel bir şekilde katliama uğramasına göz yummakla –ve hatta ABD’nin yanında savaşmakla– ne kadar gerici önderlikler olduklarını göstermişlerdir. Bizim desteğimiz bu gerici Kürt önderliğine değil, Kürt halkının haklı taleplerine olmalıdır.

Musul-Kerkük “bizim” mi?

Kürt halkı açısından bakıldığında, Türkiye burjuvazisinin emperyal niyetleri Saddam rejiminden bile daha tehlikelidir. Burjuvazinin ve asker-sivil bürokrasinin amacı 1974 Kıbrıs harekâtında yaptıklarını tekrarlamaktır; sürekli olarak sınıra ve bölgeye asker sevk ederek fiili durum yaratmak, Musul ve Kerkük’ün Kürtlerin elinde kalmasını engellemek ve böylelikle bir Kürt yönetimi meşruiyet kazansa bile onu zayıf bırakmak.

TC ordusunun Güney Kürdistan’a asker yığmasının somut amaçlarından birisi, KDP ve KYB’yi kontrol altında tutmaktır. Fakat her iki Kürt partisinin ve Kürt halkının bu konudaki tepkisi nettir: “Türkiye işgalci bir devlettir, topraklarımızda Türk askeri istemiyoruz.”

Defalarca söylediğimiz gibi, Türkiye burjuvazisini rahatsız eden şey Türkiye’deki Kürt hareketinin güçlenmesidir. Çünkü Türkiye hem savaşın hem de tüm Ortadoğu halklarının kaderini belirleyebilecek bir konuma sahiptir. Dolayısıyla Kürt ulusal mücadelesi eğer yükselen bir işçi sınıfı hareketiyle birleşirse, bu güç Türkiye’de ve Ortadoğu’da muazzam ayaklanmalara yol açabilir. Burjuvazinin asıl korkusu da budur.

Hal böyle olunca burjuvazinin ve ordunun tavrı daha iyi anlaşılıyor. Burjuvazi Musul-Kerkük’e yönelik planları çerçevesinde Kürtlere yönelik ciddi bir karalama kampanyası başlatmış durumdadır. Bir taraftan Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit sürerken, diğer yandan Kürt halkı üzerindeki baskı ve provokasyonlar arttırılıyor.

Türk medyası da mevcut savaş ortamında kendisine biçilen rolü son derece iyi oynayarak aldığı dolarların hakkını vermektedir. Medya, Türkiye’nin aslında savaşa karşı olduğunu (!), sadece kendi güvenliğini sağlamak amacıyla sınır ötesine asker göndermenin gerekli olduğunu söylüyor. O halde önce şu soru cevaplanmalıdır; neden Türkiye kendi “ulusal” güvenliğini sınırın onlarca kilometre ötesine asker yığarak koruyor? Şu anda Irak Kürdistan’ında kaç bin Türk askeri vardır? Türk ordusu bölgeyi fiilen işgal etmiş durumda değil midir? Kuşkusuz burjuva medya bu soruları sormak yerine her zaman olduğu gibi emperyalist devletlerin saldırganlığını haklı çıkaracak tarzda yayın yapmaya devam ediyor.

Tabii rahatlıkla tahmin edilebileceği gibi bu saldırıların arkasına gizlenmeye çalışılan şey Türkiye burjuvazisinin emperyal niyetleridir. Hatırlanacak olursa yine bir süre önce tozlu sandıklardan eski haritalar çıkarıldı; uygun bir müzik eşliğinde ve buğulu görüntülerle Musul ve Kerkük’teki Türkmen soydaşlarımızın yaşadıkları acılar sergilendi; Irak’ın 1926’dan kalan petrol borcunu hâlâ ödemediği, dolayısıyla da Musul-Kerkük üzerinde hakkımız olduğu iddia edildi.

Herkesin çok iyi bildiği gibi Güney Kürdistan nüfusunun p’i Kürtlerden oluşmaktadır. Çeşitli kaynaklara göre Kürt nüfus 4-5 milyon civarında olmasına rağmen, Türkmen nüfus 150 bin civarındadır.[4] Kaldı ki AKP hükümeti ABD ile yürüttüğü müzakerelerde Türkmenlerin bu bölgede azınlık olduğunu açıkça kabul etmiştir. Ayrıca Türkiye yıllarca, bir yandan Kürt yönetimini tanımamak için Türkmenlerin 1970 anlaşmasıyla kurulan özerk parlamentoda temsil edilmesine engel olmuş, diğer yandan da temsilen dışlandıkları yaygarasını koparmaya devam etmiştir. Demek ki sorun Türkmenlere yapılan “zulüm” değil, Türkiye’nin Türkmenler üzerinden bölgedeki nüfuzunu arttırma arzusudur.

Musul ve Kerkük’teki “hakkımıza” gelecek olursak; aslında bu konunun çok fazla tartışılacak bir tarafı olmadığını söyleyebiliriz. Her devlet işine geldiğinde kendi çıkarları doğrultusunda birtakım “tarihsel” kanıtlar sunmaya kalkışabilir. Örneğin pekâlâ Kürtler de geçmişte Türkler henüz Anadoluya gelmeden önce kendilerinin bu bölgenin sahibi olduklarını ve şimdi de geri istediklerini iddia edebilirler. Benzer şekilde Yunanlılar Bizans topraklarını, Ermeniler kendi topraklarını geri isteyebilirler vs. vs. Yahut tarih bilgisinin düzeyini açıkça ortaya döken Türk burjuvazisi, geçmişte Viyana kapılarına kadar dayandığımızı kanıt göstererek Balkanlar’da da hak iddia edebilir. Bunların hepsi mümkündür. Hatta ABD gibi silah gücünüz varsa tüm dünyanın sizin olduğunu bile iddia edebilirsiniz! Ama açıktır ki, bugünkü dünya dengelerinde ve mevcut gücü dahilinde Türkiye’nin bu tür iddiaları komediden öteye geçemeyecektir.

Emperyalizm hak vermez alır!

Kürt halkı yaklaşık yüz yıldır kendi kaderini tayin hakkından yoksun bırakılmıştır. Osmanlı devletinin 600 yıllık boyunduruğundan çıkması onu özgürleştirmeye yetmemiş, bu kez Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin sınır telleri arasında dörde bölünen bir halkın dramını yaşamaya başlamıştır. Zorunlu göçler, katliamlar ve ekonomik sömürü altında bunalan Kürt halkının bugün içinde bulunduğu koşullar geçmişten çok farklı değildir. Bugün de Kürt halkı emperyalistlerin planları arasında tercih yapmaya zorlanıyor.

Kürt halkı hem Irak Kürdistan’ında hem de Türkiye Kürdistan’ında ikinci sınıf insan muamelesi görmektedir. 30 yılı aşkın mücadeleden sonra birtakım güdük “hak”lar verilmesi, mevcut dünya konjonktüründe ulusal sorunun ne kadar çözülebileceğinin en güzel kanıtıdır.

Ne Türkiye burjuvazisi ne de ABD emperyalizmi Kürt halkına istediklerini veremez. Kürt halkının gerçek dostu Türkiye, Irak ve tüm dünya uluslarının işçi sınıfıdır. Emperyalizmin vereceği olsa olsa daha fazla kimyasal bomba, daha fazla ölüm ve daha fazla sömürüdür. ABD emperyalizminin kuyruğuna takılmakla Kürt halkının elde edeceği hiçbir kazanç yoktur!

Kürt halkı gerici Barzani-Talabani önderliğinin ABD emperyalizmini bir kurtarıcı gibi göstermesine aldanmamalıdır. ABD’nin Irak halkına karşı girişeceği kitlesel katliamlar Kürt halkına özgürlük getirmeyip yeni bir boyunduruk vuracaktır. Bir başka halkın kanı pahasına elde edilecek ulusal bağımsızlığın tek sonucu ancak daha fazla kan ve gözyaşı olabilir. Kürt halkının gerçek kurtuluşu, mücadelesini emperyalist- kapitalist sisteme yöneltmesiyle gerçekleşecektir.

Türkiye, Irak ve bölge ülkelerinin işçi sınıfları ayağa kalkmadan gerçek özgürlük elde edilemez. Bir Saddam gider, bir başkası gelir. Tek yol bölge halklarının ve işçi sınıfının kendi bağımsız iradesiyle kuracağı sosyalist temelde bir sovyetler federasyonudur. Bu hayal değil tek gerçek ve kalıcı çözümdür. Kürt ulusal mücadelesiyle işçi sınıfının örgütlü mücadelesi birleştiğinde, hem ulusal hem de toplumsal kurtuluşun kapıları açılacaktır.

Bölge halkları ve işçi sınıfı şu talepler etrafında birleşmelidir:

  • ABD, İngiliz, Türk vs. tüm emperyalist güçler bölgeyi terk etmelidir. Emperyalizmin silahlı gücü, “demokrasinin” değil gericiliğin teminatıdır.
  • Irak’taki Saddam rejimi, esasen Irak işçi sınıfının öncülüğünde, Irak halkının örgütlü mücadelesiyle yıkılabilir. Bu mücadelesinde Irak işçi sınıfı sonuna kadar desteklenmelidir.
  • Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı kayıtsız şartsız tanınmalıdır. Kürt ulusunun ulusal kurtuluşu, işçi sınıfının toplumsal kurtuluş mücadelesinin de önünü açacaktır.
  • Başta ABD, İngiltere, Irak ve Türkiye olmak üzere tüm dünya işçi sınıfı kendi hükümetlerinin bu savaşa katılmaması için silah üretiminin ve silah sevkıyatının durdurulmasından genel greve kadar, emperyalist saldırganlığa karşı tüm gücünü kullanmalıdır.

Unutmayalım ki, 1917’de Birinci Emperyalist Savaşı durduran da, “halklar hapishanesi” olan Rusya’daki halkları özgürleştiren de işçi sınıfının yarattığı Büyük Ekim Devrimiydi. Emperyalist savaş ancak işçi sınıfı silahlarını kendi burjuvazisine doğrultursa durdurulabilir. Uluslararası işçi sınıfının ve dünya halklarının çıkarları ulusal sınırların arttırılmasında değil, tümden kaldırılmasında yatar.

 

Kürt Halkına Kendi Kaderini Tayin Hakkı!

Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birliği!

Savaşa Karşı Sınıf Savaşı!

Emperyalist Savaşlara Son Vermenin Yolu Kapitalizmi Yıkmaktır!

 


 

[1] Padişahın şahsi, özel mülkiyetinin toplandığı ve kaydedildiği hazine.

[2] Shell grubu bir taraftan İngiliz hükümeti aracılığıyla ve diğer taraftan da Fransız hükümeti aracılığıyla petrol hisselerinin yarıya yakın bir kısmını elinde tutuyordu.

[3] Gülbenkyan’ın, sultanın bu lütfuna karşılık bugünkü Beyoğlu-Karaköy tünel işletmesini finanse ederek hizmete açtırdığı söylenir.

[4] Irak devletinin izlediği politikalar sonucunda, kuzeydeki yoğun Türkmen nüfus yıllar içinde güneye kaydırılmış ve bu kesimdeki nüfus seyreltilmiştir. Bugün Türkmenlerin küçük bir kısmı Güney Kürdistan’da, çoğunluğu ise Irak’ın orta ve güney kesimlerine dağılmış bir halde yaşamaktadır.



Kürd sorunu mu tv-baraj sorunu mu?

Bugün yine Türk Medyasına bomba gibi düşen bir haber vardı. Türkiye Başbakanı Erdoğan, 12 milyarlık 'Güney Doğu' paketini açıklamış!..
Recep Tayyip Erdoğan’ın, New York Times ile yaptığı söyleşide bu muhteşem paketin ne olduğunu açıklıyor!
„Önümüzdeki 5 yılda Güneydoğu’ya 11-12 milyar dolarlık yatırım yapılacağını, bu çerçevede iki büyük baraj, sulama kanalları sistemi ve yolların yapılacağını, Suriye sınırındaki mayınların temizleneceğini, Kürtçe TV kanalının açılacağını, kanalın Farsça ve Arapça yayınlarını da içereceğini anlatan Erdoğan, “Bölge için kültürel hakların sağlanması konusunda en önemli adım olacak" demiş

13.08.2005 tarihinde „Kürd sorunu benim sorunumdur, ben halleeceğim“ diyen T.C. Başbakanı 3 sene sonra nihayet çözüm paketini de açıklamış bulunuyorlar! İşin ilginç yanı; paketin 5 yıla yayılmasıdır! Yani Erdoğan bey önümüzdeki seçime de yatırım yapıyor! Aklınca bu paketiyle Kürdleri tekrar kandıracak ve onların sayesinde yine iktidara gelecek!
Hayatımda bu kadar komik bir çözüm paketini okumadım, duymadım!

Erdoğan Kürd (Kurdistan) Sorununu dile getiren siyasi figürlerinden birisi olarak Temmuz seçimlerinde partisine bölgeden önemli bir ölçüde oy topladı, ancak askeri operasyonlar nedeniyle bölge desteğini yitirdi. Şimdi böyle paketlerle yine destek almayı düşünüyorsa yanılıyor. Çünkü AKP Kürd halkı için artık ölmüştür!

Konuyla ilgili aklıma bir fıkra geldi, onu sevgili okurlarıma yazayım.
Derlerki adamın biri Nasreddin Hoca’ya gelerek:
- Hocam 20 yıldır oruç tutmuyordum, ama bu yıl karar verdim Allah’ın borcunu ödemek istiyorum, lakin param yok. Bana Ramazan’da iftar ve sahur için biraz borç para verir misin?“ demiş.
Hoca „hayır veremem“ demiş.
Adam; Neden Hocam? Paran mı yok, yoksa bana borç vermek mi istemiyorsun? deyince.
Hoca: “Bre adam sen, seni yaratan Allah’ın borcunu 20 yıl geciktirdiğine göre, kim bilir benim borcumu ne zaman vereceksin, ben sana nasıl inanayım da borç vereyim” demiş.

Evet Erdoğan Bey’in Allah’a da verdiği sözler var. Acaba O’na verdiği sözlerden kaç tanesini yerine getirdi?! Kürd Sorununu halledeceğim deyip, halkımıza şimdiye kadar verdiği sözlerden hangisini yerine getirdiki, bundan sonrasını da yerine getirsin! Ben şahsen inanmıyorum ve o zaman da inanmamıştım. Hatta o zaman „Türkiye Başbakan’ı güzel konuştu amma..„ başlıklı yazımda „Ama ne yazıkki Başbakan’ın çözümü yine uniter devlet, tek millet, tek bayrak çözümüdür. Bu çözümü Kürdler kabul etselerdi bunca kan akmazdı. Bunca serhildanlar olmazdı. Sorunu sadece devlet değil, iktidar değil, Kürdlerle masaya oturarak çözebiliriz, başka da yolu yok.“ demiştim. Şimdi yine aynı nakaratları duyuyoruz Başbakandan!

Erdoğan, ekibi ve diğer Türk Siyasetçileri daha bölgenin adını bile telafuz etmek istemiyorlar! Sadece Türkiye’nin elindeki bölge mi? Hayır Irak’taki bölgenin bile ismini ağızlarına alamıyorlar. Yanıbaşımızda Federal bir Irak Devleti var. Orada Federal Bir Kurdistan var. Irak anayasasında Kuzey Irak’tan “ Kurdistan region of Iraq- Irak Kürdistan Bölgesi”diye geçiyor. Uluslararası resmi yazışmalarda da “Kurdistan Regional Government- Kürdistan Bölgesel Hükümeti”olarak zikrediliyor. Irak Halkı Arap, Kürd ve Türkmenler Kurdistan diyor. Ama Türkiye hala bu kelimeyi telaffuz edemiyor. Onlara göre Kuzey Irak! Saddam dahi bu bölgeye Kurdistan diyordu!
Türkiye’nin elinde olan Kuzey Kurdistan Bölgesine de kendi ismiyle seslenilmiyor. Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri sorunu! Daha bölgenin adını söyleyemeyen bir başbakan, bir hükumet ve bir sistem bu bölgenin sorununu nasıl çözecek!

30 milyon insan hala kendi diliyle bir dilekçe bile yazamıyor. Mahmut Alınak Kürdçe dilekçe yazdığı için, altı ay hapse mahkum oldu. Diyarbakır Baro Başkanı „Kürdçe eğitim verilsin“ dedi, Başbakan kıyamet kopardı!..

Siz bu zihniyetle Kürd (Kurdistan) sorununu çözemezsiniz!..

Komik projeye bakın! Yollar ve barajlar yapılacakmış! Kürdün sorunu bu mu? Suriye sınırındaki mayınlar temizlenecekmiş! Kürdün sorunu mu bu? Oraya mayınları devlet döşemiştir, isterseniz temizlemeyin öyle kalsın!
Ha çok önemli bir şey daha var! TRT bir kanalında Kürdçe, Arapça ve Farsça yayın yapacakmış! Ya Kürdlerin bir Tv kanalına ihtiyacı yokki!. Şu an onun üzerinde Kürdçe tv var!
Kısa zamanda her internet sitesinin canlı yayın yapacağı bir döneme giriyoruz 20 yıl önce devlet böyle bir kanal açsaydı belki kabule geçerdi, ama şimdi Kürdlerin devlet kanallarına ihtiyacı yok, devlet yasaklamasın yeter, Kürd kendi tvsini kuracak güçtedir!..

Değerli okurlar! İnanın T.C. Devlet idarecileri hala Kürd (Kurdistan) sorununun ne olduğunu bilmekten acizdirler. Gelin birlikte bir kez daha haykıralım belki bizi duyanlar olur!

Ey Başbakan ve devlet idarecileriiiiiiiiiiiiii!
Kürd Halkı kendi topraklarında kendi kaderini kendisi çizmek ister.
Kürd Halkı kendi topraklarında kendini idare etmek ister!
Kürd Halkı okullarında kendi diliyle eğitimini yapmak ister
Kürd Halkı dairelerinde kendi diliyle hizmet görmek ve yapmak ister
Kürd Halkı kendi diliyle yazmak, okumak, ağlamak, gülmek, düşünmek ister
Kürd Halkı kendi adıyla çağrılmak ister, kendi şarkısını okumak ister!
Kürd Halkı Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bütün haklarını kullanmak ister.
Kürd Halkının sizden baraj, tv istediği yoktur. Gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz!
Duyuyor musunuz ey Türk Devleti idarecileriiii!
Sizler bu mantıkta olduğunuz müddetçe, bu memlekete barış ve huzur gelmez! Yeter kendinizi kandırmayıııınnnn!Kürd Sorunu Mu TV- Baraj Sorunu Mu?

Bugün yine Türk Medyasına bomba gibi düşen bir haber vardı. Türkiye Başbakanı Erdoğan, 12 milyarlık 'Güney Doğu' paketini açıklamış!...

Recep Tayyip Erdoğan’ın, New York Times ile yaptığı söyleşide bu muhteşem paketin ne olduğunu açıklıyor!
“Önümüzdeki 5 yılda Güneydoğu’ya 11-12 milyar dolarlık yatırım yapılacağını, bu çerçevede iki büyük baraj, sulama kanalları sistemi ve yolların yapılacağını, Suriye sınırındaki mayınların temizleneceğini, Kürtçe TV kanalının açılacağını, kanalın Farsça ve Arapça yayınlarını da içereceğini anlatan Erdoğan, “Bölge için kültürel hakların sağlanması konusunda en önemli adım olacak" demiş.

13.08.2005 tarihinde “Kürd sorunu benim sorunumdur, ben halledeceğim” diyen TC Başbakanı 3 sene sonra nihayet çözüm paketini de açıklamış bulunuyorlar! İşin ilginç yanı; paketin 5 yıla yayılmasıdır! Yani Erdoğan bey önümüzdeki seçime de yatırım yapıyor! Aklınca bu paketiyle Kürdleri tekrar kandıracak ve onların sayesinde yine iktidara gelecek!


Hayatımda bu kadar komik bir çözüm paketini okumadım, duymadım!

Erdoğan, Kürd (Kurdistan) Sorununu dile getiren siyasi figürlerinden birisi olarak Temmuz seçimlerinde partisine bölgeden önemli bir ölçüde oy topladı, ancak askeri operasyonlar nedeniyle bölge desteğini yitirdi. Şimdi böyle paketlerle yine destek almayı düşünüyorsa yanılıyor. Çünkü AKP Kürd halkı için artık ölmüştür!

Konuyla ilgili aklıma bir fıkra geldi, onu sevgili okurlarıma yazayım.


Derler ki adamın biri Nasreddin Hoca’ya gelerek:
- Hocam 20 yıldır oruç tutmuyordum, ama bu yıl karar verdim Allah’ın borcunu ödemek istiyorum, lakin param yok. Bana Ramazan’da iftar ve sahur için biraz borç para verir misin?” demiş.


Hoca: hayır veremem, demiş.
Adam; Neden Hocam? Paran mı yok, yoksa bana borç vermek mi istemiyorsun? deyince.
Hoca: “Bre adam sen, seni yaratan Allah’ın borcunu 20 yıl geciktirdiğine göre, kim bilir benim borcumu ne zaman vereceksin, ben sana nasıl inanayım da borç vereyim” demiş.

Evet Erdoğan Bey’in Allah’a da verdiği sözler var. Acaba O’na verdiği sözlerden kaç tanesini yerine getirdi?! Kürd Sorununu halledeceğim deyip, halkımıza şimdiye kadar verdiği sözlerden hangisini yerine getirdi ki, bundan sonrasını da yerine getirsin! Ben şahsen inanmıyorum ve o zaman da inanmamıştım. Hatta o zaman “Türkiye Başbakan’ı güzel konuştu amma..” başlıklı yazımda “Ama ne yazık ki Başbakan’ın çözümü yine uniter devlet, tek millet, tek bayrak çözümüdür. Bu çözümü Kürdler kabul etselerdi bunca kan akmazdı. Bunca serhildanlar olmazdı. Sorunu sadece devlet değil, iktidar değil, Kürdlerle masaya oturarak çözebiliriz, başka da yolu yok.” demiştim. Şimdi yine aynı nakaratları duyuyoruz Başbakandan!

Erdoğan, ekibi ve diğer Türk Siyasetçileri daha bölgenin adını bile telaffuz etmek istemiyorlar! Sadece Türkiye’nin elindeki bölge mi? Hayır Irak’taki bölgenin bile ismini ağızlarına alamıyorlar. Yanı başımızda Federal bir Irak Devleti var. Orada Federal Bir Kurdistan var. Irak anayasasında Kuzey Irak’tan “Kurdistan region of Iraq- Irak Kürdistan Bölgesi” diye geçiyor. Uluslararası resmi yazışmalarda da “Kurdistan Regional Government- Kürdistan Bölgesel Hükümeti” olarak zikrediliyor. Irak Halkı Arap, Kürd ve Türkmenler Kurdistan diyor. Ama Türkiye hala bu kelimeyi telaffuz edemiyor. Onlara göre Kuzey Irak! Saddam dahi bu bölgeye Kurdistan diyordu!


Türkiye’nin elinde olan Kuzey Kurdistan Bölgesine de kendi ismiyle seslenilmiyor. Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri sorunu! Daha bölgenin adını söyleyemeyen bir başbakan, bir hükümet ve bir sistem bu bölgenin sorununu nasıl çözecek!

30 milyon insan hala kendi diliyle bir dilekçe bile yazamıyor. Mahmut Alınak Kürdçe dilekçe yazdığı için, altı ay hapse mahkum oldu. Diyarbakır Baro Başkanı “Kürdçe eğitim verilsin“ dedi, Başbakan kıyamet kopardı!..

Siz bu zihniyetle Kürd (Kurdistan) sorununu çözemezsiniz!..

Komik projeye bakın! Yollar ve barajlar yapılacakmış! Kürdün sorunu bu mu? Suriye sınırındaki mayınlar temizlenecekmiş! Kürdün sorunu mu bu? Oraya mayınları devlet döşemiştir, isterseniz temizlemeyin öyle kalsın!

Ha çok önemli bir şey daha var! TRT bir kanalında Kürdçe, Arapça ve Farsça yayın yapacakmış! Ya Kürdlerin bir TV kanalına ihtiyacı yok ki!. Şu an onun üzerinde Kürdçe TV var!

Kısa zamanda her internet sitesinin canlı yayın yapacağı bir döneme giriyoruz. 20 yıl önce devlet böyle bir kanal açsaydı belki kabule geçerdi, ama şimdi Kürdlerin devlet kanallarına ihtiyacı yok, devlet yasaklamasın yeter, Kürd kendi TV’sini kuracak güçtedir!..

Değerli okurlar! İnanın T.C. Devlet idarecileri hala Kürd (Kurdistan) sorununun ne olduğunu bilmekten acizdirler. Gelin birlikte bir kez daha haykıralım belki bizi duyanlar olur!

Ey Başbakan ve devlet idarecileriiiiiiiiiiiiii!


Kürd Halkı kendi topraklarında kendi kaderini kendisi çizmek ister.
Kürd Halkı kendi topraklarında kendini idare etmek ister!
Kürd Halkı okullarında kendi diliyle eğitimini yapmak ister
Kürd Halkı dairelerinde kendi diliyle hizmet görmek ve yapmak ister
Kürd Halkı kendi diliyle yazmak, okumak, ağlamak, gülmek, düşünmek ister
Kürd Halkı kendi adıyla çağrılmak ister, kendi şarkısını okumak ister!
Kürd Halkı Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bütün haklarını kullanmak ister.
Kürd Halkının sizden baraj, TV istediği yoktur. Gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz!


Duyuyor musunuz ey Türk Devleti idarecileriiii!


Sizler bu mantıkta olduğunuz müddetçe, bu memlekete barış ve huzur gelmez! Yeter kendinizi kandırmayıııınnnn

Şerif Mardin, Murat Belge, Ali Nesin, Mete Tunçay, Ayşe Buğra gibi akademisyenler Cumhurbaşkanı Gül'e, Kürt sorununda açılım mektubu sundu. Aydınlar sorunun çözümü için DTP'nin muhatap alınmasını istedi

100 akademisyen, aydın ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü Huber Köşkü'nde ziyeret ederek Kürt meselesinin çözümüne ilişikin vaatlerin yerine getirilmediğine ilişkin imzaladıkları ortak metni sundular. Aralarında, Şerif Mardin, Murat Belge, Baskın Oran, İoanna Kuçuradi, Halil Berktay, Mithat Sancar, Ali Nesin, Ahmet İnsel, Ayşe Buğra ve Mete Tunçay gibi ünlü 100 akademis-yenle Güneydoğu baro başkanlarının imzalarının bulunduğu metinde, Kürt sorununun barışçı yöntemlerle çözülmesi için adımlar atılacağı yönünde sözler verilmesine rağmen bu sürecin farklı yönde geliştiği ifade edildi.

KÜRTLERLE DİYALOG KURULMALI
100 aydın mektupta sorunun çözümünde DTP'li vekiller ve belediye başkanlarının dikkate alınmalarını önerdi. Aydınlar bu fikri şöyle anlattı: “Amerikalılarla, Avrupalılarla konuşulurken konunun doğrudan muhatapları olan Kürtlerin, DTP milletvekillerinin, belediye başkanlarının görüşlerine başvurmaktan kaçınıldığını gözlemliyoruz. Bu yok sayma halini haksız, incitici, kaygı verici buluyoruz. Sorun, ancak tüm tarafların görüşleri dinlenerek çözülebilir.

DTP'nin kilit rol oynaması gerektiğine dikkat çekilen metinde, DTP'nin kapatılmasının da tehlikeli bir gelişme olacağı vurgusu yapıldı. Aydınlar silahlı eylemlerin bitirilmesinin hayati önem taşıdığını ifade ederek “PKK'nın silahsızlandırılmasına yönelik önlemleri, itirafçılık gibi, kişinin kendini aşağılanmış hissedeceği, psikolojik direnç yaratacak kavramlarla değil, bir toplumsal barış ve mutabakat projesi olarak tasarlamak gerekir” dedi.

CUMHURBAŞKANI GÜL'E MEKTUP GÖNDEREN İSİMLER
Cumhurbaşkanı Gül'e mektup gönderen isimlerden bazıları şunlar: Ahmet İnsel, Ali Nesin, Aydın Engin, Ayşe Buğra, Ayşe Öncü, Baskın Oran, Betül Tanbay, Binnaz Toprak, Burhan Şenatalar, Büşra Ersanlı, Can Paker, Cengiz Aktar, Çağlar Keyder, Doğu Ergil, E.Ahmet Tonak, Ergin Cinmen, Erol Katırcıoğlu, Ferhunde Özbay, Fikret Adaman, Fikret Adanır, Fuat Keyman, Füsun Üstel, Gençay Gürsoy, Gürol Irzık, Halil Berktay, Hülya Gülbahar, İbrahim Betil, İonna Kuçuradi, Jale Parla, Kadir Cangizbay, Kuvvet Lordoğlu, Melek Göregenli, Mete Tunçay, Mithat Sancar, Murat Belge, Nükhet Sirman, Osman Kavala, Oya Baydar, Seyfettin Gürsel, Sezgin Tanrıkulu Sibel Irzık, Şahika Yüksel, Şebnem Korur Fincancı, Şerif Mardin, Şevket Pamuk, Şeyda Özil, Şükrü Hatun, Tahsin Yeşildere, Tarık Ziya Ekinci, Temel İskit, Turgut Tarhanlı, Ülkü Azrak, Ümit Kardaş, Ünal Ünsal, Volkan Vural, Yaman Barlas, Yavuz Önen, Yıldız Sey, Yılmaz Ensaroğlu, Yusuf Zeren, Yücel Sayman, Zehra İpşiroğlu
.......umutulas))))fear_of_the_dark

Kürt vekillerin "Anadil" savunması

Kürtçe konuştukları için dokunulmazlıklarının kaldırılması istenen DTP ve AK Partili milletvekilleri, "Kürtçe anadilimiz. Konuşmaya devam edeceğiz" savunması yaptı.

Anayasa Adalet Karma Komisyonu tarafından oluşturulan 1 Nolu Hazırlık Komisyonu, yaptığı toplantıda milletvekillerinin yazılı ve sözlü savunmalarını aldı. Hakkında 7 dokunulmazlık dosyası bulunan DTP'li Sırrı Sakık, dokunulmazlığının bir an önce kaldırılmasını istedi ve "Zaten dokunulmazlıklar konusunda hukuk işlemiyor, Şimdi arkadaşlarımız Anayasa'nın 14. maddesine göre suç işlediği savıyla, dokunulmazlığı kaldırılmamasına rağmen yargılanıyor. Ben de dokunulmazlığımın kaldırılmasını istiyorum" dedi. DTP'li Osman Özçelik, Kürtçe konuştuğu için hakkında fezleke düzenlenmesini eleştirdi. Özçelik, "Anadilin yasaklanması ve bu nedenle yargılanmak, demokrasiyle bağdaşmıyor. Kürtçe konuşmaya devam edeceğim, bedeli ne olursa olsun" dedi.

AK Parti Ağrı milletvekili Fatma Salman Kotan ile ortak dosyası bulanan AK Parti Ağrı milletvekili Mehmet Hanifi Alır da sözlü savunma yaptı. Alır, dosyasının, seçimlerde Kürtçe konuşmasından ötürü düzenlendiğini belirterek, "Benim anadilim Kürtçe. Bugün olsa yine Kürtçe konuşurum" diye konuştu. Alır, dokunulmazlığının kaldırılmasının ertelenmesini   UMUTULAŞ__FEAR_OF_THE_DARK





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: xezal_hogir, 27.04.2008, 11:41 (UTC):
Evet, Türkiye soykırım yapmaya, katliam politikasını sürdürmeye ve vahşette sınır tanımayan tutumunda ısrar etmeye devem ediyor. Dün öldürülen, katledilen, soykırımdan geçirilen Ermenilerdi, Süryaniler ve Helen kökenli halklardı, bugün ise Kürtlerdir, farklı etnik ve diğer inançlara sahip kesimlerdir. Bu konuda Türk devletinin politikasında değişen bir şey yok. Yine kan, yine baskı, yine zulüm, yine şiddet ve katliam üzerinde kurulmuş bir sistem ve bu sistemin yarattığı ilkel bir siyaset var.

Ancak bu kez halkların konumu değişmiştir. Daha doğrusu Kürtler değişmiştir. Kürtler varolan örgütlü gücüyle kolay bir lokma olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden Türk devleti büyük bir çaresizlik içinde kıvranıp durmaktadır. Tarih bu kez tekerrür etmeyecek, Türk devleti katliamcı emellerine ulaşamayacaktır. Geçmişte yaptığı katliamların da hesabını verecektir



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Mesajın:
 
  06 NİSAN 2008 DEN BUGÜNE 14901 ziyaretçi (28437 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=