SOSYALİZMKAZANACAK MY RC WORLD ip-numaram.com IP adresi

https://img.webme.com/pic/n/naazimca/yesil.jpg
   
  CAMFROG SOSYALİZMKAZANACAK KANALI
  KAVGANIN ICINDEKI PORTRELER
 

 KAVGANIN ICINDEN PORTRELER => Comte, Auguste 




1798-1857 yılları arasında yaşamış olan, pozitivizmin kurucusu Fransız filozofu. Temel eserleri: Course de Philosophie Positive (Pozitif Felsefe Dersleri), Systeme de politique positive (Pozitif Politik sistem). Kartezyen veya Aydınlanma geleneğinin en önemli temsilcilerinden olan Comte'un temel amacı, toplumun reformdan geçirilmesi, toplumun yeni baştan düzenlenmesi olmuştur. Bu amaç, ona göre, toplumu yöneten yasaların bilgisini, toplumu konu edinen bir bilimi gerektirir. Bu bilim için ise, yeni bir bakış açısına, yeni bir felsefe anlayışına gerek duyulur. Bu nedenle, Comte arzuladığı toplumsal reform ve düzenlemeyi bilimsel temelleri olan bir felsefe, pozitif felsefe ya da pozitivizm üzerine inşa edilmiş olan bir toplum bilimi geliştirerek gerçekleştirebileceğini düşünmüştür. O, pozitivizmi yalnızca yeni bir felsefe anlayışı, bir düşünce tarzı olarak değil, fakat toplum problemi için temelli bir çözüm olarak öne sürmüştür. Comte'a göre, inançların herkesçe ortak olarak benimsenmediği, düşüncelerdeki anarşinin toplumda anarşiye yol açtığı bir çağda kurtuluşu sağlayacak tek çözüm pozitivizmdir. O, tarihin akışını tersine çevirmenin ve toplumsal birlik ve düzeni, Fransız Devriminden önceki dini ve manevi değerlerle sağlamanın imkansız olduğunu savunmuştur. Eşitlik, insan hakları ve halkın egemenliği gibi kavramların ise metafizikle ilgili içi boş soyutlamalar ve dogmalar olduğunu söyleyerek, demokrasinin yöntemlerini savunanlara da karşı çıkan ve pozitivizmi, bu çerçeve içinde genel bir zihin hali, bir araştırma ruhu olarak tanımlayan pozitivist Auguste Comte'un söz konusu felsefe anlayışı, insan için olumlu ve yapıcı olanın yalnızca olguları gözlemleyerek tasvir etmek olduğunu öne sürer. Onun pozitivizminin en önemli özelliği, doğanın yüce ve mutlak bir amacı olduğu fikrini reddetmesinden meydana gelir. Comte'un pozitivizmi, ikinci olarak varlıkların özünü ya da varlıkların gizli, içsel nedenlerini bulma çabasından vazgeçer. Bu felsefe yalnızca olguları araştırmak, varlıklar arasındaki sabit ilişkileri gözlemlemek gerektiğini öne sürer. Comte'a göre, bilimin tek amacı olgular arasında varolan sabit ilişkileri belirlemek, doğa yasalarını bulmaktır. Bu amaç, yalnızca gözlem ve deney yoluyla gerçekleştirilebilir. Başka bir deyişle, bilim deneysel yöntemi kullanır ve bu şekilde, yani deneysel yöntemle kazanılan bilgi, pozitif bilgidir. Comte, insanların zihniyetlerinin değiştirilmesinde, toplumun yeni baştan düzenlenmesinde, söz konusu pozitif bilginin kullanılması gerektiğini belirtir. Pozitif bilgi tarihsel bir evrimin sonucu olan bir bilgidir ve insan zihninin tarihsel olarak ulaştığı en yüksek düzeyi gösterir. Sosyolojinin bir anlamda kurucusu olarak görülen Comte, toplumsal yapının, bir ilerleme ortamında varlıklarını sürdüren nitelikleri ve organları ile kendi başına var olduğunu söyler. Toplumun statik yönüyle dinamik yönünü birbirinden ayıran Comte'a göre, toplumun statik yönü mülkiyet, dil, din gibi toplumun belirli durağan yönlerinden oluşur. Toplumun statik yönü, insanın doğal yapısına bağlıdır. O, toplumun dinamik yönünü, toplumun ilerleme gücü olarak tanımlamıştır. İlerleme ise, düşüncedeki ilerlemedir, statik yapıdan en yüksek ölçüde nasıl yararlanmamız gerektiği konusundaki kavrayışımızı geliştirmekle ilgili bir husustur. Yoksa, ilerleme toplumun statik yönünü oluşturan öğelerin değişimiyle ilgili bir konu değildir. Örneğin, aile kurumu, insanlar metafizik evreden pozitif evreye geçerken değişikliğe uğramaz. Fakat pozitivizmin dinamik etkisi, kadınlara yeni bir statü kazandırmaktan oluşur. Aynı şekilde, yeni düzende mülkiyetten, tek bir insanın çıkarını değil, fakat başkalarının çıkarını da hesaba katacak bir biçimde yararlanılacaktır. Öte yandan, bütün sistemin anahtarı dindir; bununla birlikte, Comte'un yeni dini, insanlığa inanmaktan oluşacaktır. Buradan da anlaşılacağı üzere, o bir tür insanlık dini kurtarmaya çalışmıştır. Onun bu yeni dini, ayin ve törenlerine kadar, Hıristiyanlığın bütün inançlarına bağlıdır, fakat o Tanrı'nın yerine insanlığı, ermişlerin yerine bilginleri geçirir. Bu insanlık dini, devletin yönetim şekline de yansıyacaktır. Artık, Comte'a göre, tek insan diye bir şey olmayacaktır. Tek insan kendi kişisel çıkarını değil de, toplumun çıkarını düşünecek, onu kendi çıkarına üstün tutacak şekilde yetiştirilecektir. Bu toplumda benciliğin yerini, özgecilik alacaktır.


Forum => KAVGANIN ICINDEN PORTRELER => Alp Ata Akçayöz 

 

Resimlerdeki kuşlar gibi
dizilip üstüne kumsalın
mendil sallamayın bana istemez....
Ben dostların gözünde kendimi
boylu boyunca görüyorum
A dostlar
a kavga dostu
a yoldaşlar a!!!
Tek hecesiz elveda..

Bazen, bir insanla karşılaştığınızda, ondan size doğru bir hava yayılır. Olgun ve dengeli bir adamla karşı karşıya olduğunuzu sezersiniz. Gülümsemesi size doğru uzanır, bütün varlığınızı içine alır.
Ata’dan söz ediyoruz...
19 Aralık katliamında Ümraniye’de katledilen Alp Ata Akçayöz yoldaştan söz ediyoruz.
Her gördüğü devrimciye “yoldaş” demeyi alışkanlık edinmiş olan o küçük çocuğun, Berfin’in babasından, Ata’dan söz ediyoruz.
Devrimciliğin ısrar ve inat anlamına geldiği günlerde yaşıyoruz. Ve bu günlerde Ata’dan söz etmek daha anlamlı oluyor.

***
Anmak, anılarla barışık olmalıdır...
“Cesur, fedakâr, özverili...” Böyle özellikleri var mıydı, ya da bunlardan hangisiydi bilmiyoruz. İnsandı, bunu biliyoruz. İnsan ve devrimciydi. Bu iki niteliğin başta sayılanlardan çok daha zor, çok daha önemli ve öncelikli olduğunun bilinciyle yaşıyordu.
Belki aynı zamanda cesur, fedakâr ve özverilidir. Ama, hepimiz gibi insandı Alp Ata Akçayöz. İnanın çok farklı acıları, kaygıları, çok farklı sevinç ve mutluluk gerekçeleri yoktu sizden. Yani sizin kadar cesur ve sizin kadar korkaktır. Sizin kadar fedakâr ve sizin kadar bencildir.
6 Şubat 1971’de Kars’ın merkeze bağlı Çamlık köyünde doğdu Ata...
80’li yılların ikinci yarısında, bulunduğu bölgede tanışır devrimci mücadeleyle. İlk örgütlülük pratiğine THKP-C Savaşçıları’yla girişir ve ilk mücadele deneyimlerini burada edinir.
Burada, bir konfeksiyon atölyesinde örgütlenme yürütürken tanıştığı işçi kıza aşık olur. Çok koşar o işçi kızın peşinden, sonunda kandırır. Ve işçi kız onun “nazlı yari”, “sultanı” olur.
THKP-C Savaşçıları süreci, sona erer. Aynı süreç, Ata için solun genel manzarasına ve tarihine vakıf olma fırsatı yaratmıştır. Kendisini “Mahirci” olarak tanımlamasına, yani politik kimlik edinmesine katkı sağlar. hareketimizle tanıştığında zaten “Mahirci”dir.
Bu sırada, İstanbul’un, solun ve ülkenin kültürel atmosferi de değişmektedir elbette. O’nun mücadeleyle tanıştığı dönem, cunta sonrasında biriken sessizliği kırma dinamizmiyle ve henüz mücadelenin güzellikleriyle simgeleniyordu. Coşku dolu gelişen bir dönemdi.
Sonra ülkenin ve dünyanın çehresinin değişmesi solda da kendine has bir biçim yarattı. Coşkun gelişim, yerini ciddi bir tıkanmaya bıraktı. O günleri hareketimiz içinde yaşadı Ata.

***
Gerçek bir devrimcinin zihnini ve ufkunu taşıyordu Ata... Onunla Paul Feyerabend’i ya da yeni jenerasyon devrimci gençliği pek ilgilendirmediği düşünülen cinsel kimlikler sorununu tartışabilirdiniz. Fikirleri vardı ve bunlar ezberlenmiş, hatmedilmiş değil, eleştirel yargılardan geçmiş, sabit olmayan şeylerdi.
Gerek genel durumun, gerekse bulunduğu bölgenin yaşadığı sorunlardan dolayı oldukça yıpranır. Ve bir süreliğine hareketle bağları kopar. Ama bekler. Hareket “gönlündeki” yerini korur.
Geçen zaman zarfında evlemesinin ve bir bakkal dükkanı açmasının yanısıra en önemli gelişme, Anna Didar Berfin’in doğmasıdır. Anna’yı Barbara Kistler’den, Didar’ı Didar Şensoy’dan alır.
Hepimizin “bir şeyler yapmak” dediği şey, O’nda devrimcilere yardımcı olmak, onlara kapısını açmaktır. Başka bir kültür ve başka bir çizgi söz konusudur. Yani “gönlündeki” hareket değildir söz konusu olan. Ama elinden geleni ortaya koyar, hiçbir olanağını esirgemez. Bir operasyonda gözaltına alınır ve sonra cezaevi.....

***
Ümraniye Cezaevi’nde, “gönlündeki” hareketle yeniden ilişki yakalar. Devrimci hareketin koğuşunun günaşırı ziyaretçisidir artık. Kısa bir süre sonra tahliye beklendiği için ve cezaevine özgü bir dizi koşuldan dolayı koğuşunu değiştirmez. Nitekim, kısa bir süre sonra tahliye olur. Ama kaldığı süre zarfında, oradaki deyimle, “cezaevinin gülü” olur. On parmağındaki on marifetle, sosyalitesiyle, gülümsemesiyle ve hatta sevimliliğini pekiştiren şişmanlığıyla, herkesin sempatisini ve sevgisini kazanır.
Çıktığı süreç, hareket için de ciddi bir dönemeçtir. Dağınık güçlerin toparlanması ve kan kaybının önlenmesi yönünde adımlar için çaba sarfedilmektedir. Ata, çıktığı günden itibaren, yeniden hareketimizin bir insanıdır.
Ancak kısa süre sonra, aynı operasyonun devamı olarak yeniden gözaltına alınır. Yeniden cezaevi süreci başlar. Bu sefer ölüm oruçları gündemdedir ve Ata, ÖO sürecinde yoldaşlarının yanına geçme girişiminde bulunmayacağını, bunun yanlış yorumlanabileceğini ifade eder. Ve operasyon başladığında iki ayrı kişiyle haber gönderir yoldaşlarına; “eğer şehit düşersem, hareketimizin insanı olarak şehit düşeceğim...”
***
Parça parça bilgiler birleştikçe ölümü de netleşmeye başlıyor. Şimdilik netleşen şey, operasyon bittiğinde sağ olduğu ve çıkışta tarandığı yönündedir. DHKP-C davası tutuklusu Ümit İlter’in anlatımına göre Ata, operasyonun bitiminde itfaiye merdiveninden inerken taranmıştır.
Akrabası olan DHKP-C davası tutuklusu Hakan’ın anlatımına göre ise, operasyon bitiminde, dışarıya çıkış başlarken sağdır.
Çıkışa iki metre kala gaz bombaları atılınca Ata’yı gözden kaybettiğini söyleyen Hakan, daha sonra dışarıya çıktığında Ata’yı yerde yatarken gördüğünü söylemektedir.
Sonuçta, içerde hafif bir yarası olduğu ama esas olarak çıkışta kurşunlandığı netleşiyor. Sırt, kasık ve kafasından üç G-3 mermisiyle vurulduğu artık otopsi raporlarıyla sabit durumda.. Otopsi raporu ve dava belgelerine “gizlilik” kararı konulması da ölümüyle ilgili ilginç gelişmelerden biridir. Zaten otopsi de teşhisten önce yapılmıştır.
Ayrıca Ata’nın Haydarpaşa Numune’ye henüz sağken getirildiği ve orada öldüğü de söylenmektedir. Oysa iki gün boyunca Ata, Numune’nin yaralı listelerinde hiç yoktur.

***
Ata’nın cenazesi yoldaşları tarafından sahiplenildi. 25 Aralık’ta Adli Tıp Morgu’ndan alınarak Büyükbakkalköy mezarlığına götürüldü.
Burada, çiçeklerle ve kızıl bayrakla süslenen Ata’nın mezarı başında saygı duruşu yapıldı ve sloganlar atıldı. Barikat imzalı “Özgürlük Hücrelere Sığmaz” pankartı da Ata’nın mezarına örtüldü.

***
Anmak, anılarla barışık olmaktır...
Ata’yı anarken, “devlet bizi canevimizden vurmayı başardı” diyesimiz geliyor.
Gerçekten canımızı yakmayı başardı devlet. Bunun tek nedeni, Ata’nın aynı zamanda hepimiz için bir dost olması, bir moral kaynağı olması değil. Daha önemli bir sebebi vardır bunun. Ata, yaşanan süreci idrak edebilen sayılı insanlar arasındadır. Yeni dönemin devrimciliğine ilişkin önemli öngörüleri vardır. Ve biz, onun bunu pratiğinde simgeleştirmesine tanık olamayacağız. Devlet bu yüzden canımızı yakmayı başarmıştır aslında
Emekçilerin Sevgilisi, Devrimci Militan:

Yılmaz Güney

“Bir sanatçı olarak ‘Yılmaz Güney’ diye bilinirim.
Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım,zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. 1937 yılında Türkiye’de, bir güney şehri olan Adana’nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim. Annem dindardı ve okuma yazma bilmezdi... Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da hiç okula gitmemişti. 1976’da ben Kayseri Cezaevi’ndeyken öldü. Mezarını göremedim...”
Kendi ağzından basit ve sade olarak yaşam öyküsünü böyle anlatıyor Yılmaz Güney. Sinemacı, sanatçı, roman yazarı, vb. gibi bir çok şey söylenebilir onun için. Ama bütün bunların arasında en ayırt edici olan ve ona gerçek kimliğini veren şey, kuşkusuz devrimci oluşudur. Bu topraklar şimdiye dek bir çok emekten yana sanatçı yetiştirmiştir, tümü de saygındır; ama herhalde Yılmaz Güney kadar açıkça kendini riske atarak devrimci bir yaşam süren ve onun kadar emekçilerin zihninde, kalbinde yer kazanan sanatçı pek azdır. Doğrudan yoksulluk içinden gelmiştir o. Dokuz yaşından beri, çobanlıktan pamuk işçiliğine, gazoz-simit satıcılığından film bobinlerini taşımaya dek her işi yapmış, sinema hayatında da geldiği yere tırnaklarıyla tutunarak gelmiştir.
1955’te AÜ. Hukuk Fakültesi’ne ve sonra İktisat Fakültesi öğrenciliği hayatında kısa bir yer tutar, Asıl derdi her zaman sinemadır. Bu arada devrimci hareketle tanışmakta ve dergilerde öyküler, yazılar yayınlamaktadır. O günlerde On Üç adlı dergide yayınlanan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsü yüzünden “komünizm propagandası” iddiasıyla bir buçuk yıl hapiste yatar. Çıktıktan sonra artık sinemanın içindedir ve birkaç yılda bütün eski oyuncu kalıplarını yıkan ve yoksulların, emekçilerin duygu dünyasını yansıtan yeni bir oyunculuk biçimini ortaya koyar. Yönetmenliğe geçtiğinde ise tam bir gerçekçilik başyapıtı olan Umut’u çekti.. Daha sonra ise Acı, Ağıt, Baba, Arkadaş ve Endişe arkası arkasına geldi. Emekçiler, haksızlığa uğrayanlar ve ezilenler onun filmlerinin başlıca unsurlarıdır.
Tam bu süreçte Yılmaz Güney, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) ile ilişki kurar. Silah sağlamaktan devrimci kadroları saklamaya dek partiye katkılarda bulunur. Bu yüzden yeniden tutuklanır ve THKP-C davasından yargılanır. Çıktıktan sonra inançlarından hiç taviz vermeden kaldığı yerden devam eder. O günlerde “atacağım her adım emeğin nihai kurtuluşu fikrine, yani sınıfların kendini ortadan kaldıracağı, devletin kendisini tüketeceği, söndüreceği bir dünya fikrine hizmet etmeliydi. Kurtuluşun önümüzdeki aşaması olarak da Demokratik Halk Devrimi fikrine ve mücadelelerine hizmet etmeliydi” diye tanımlar kendisini. Bir süre yeniden cezaevine girdiğinde kesintiye uğrasa da oradan yaptığı katkılarla Sürü, Yol gibi başyapıtlara imza atar. Cezaevinden kaçtıktan sonra da Avrupa’da Duvar’ı çeker.
Yılmaz Güney’in kuşkusuz en ayırt edici niteliği, kendisini günümüzde alıştığımız şu “aydın” tipinden kalın çizgilerle ayırması ve hiçbir tereddüt göstermeksizin devrimci mücadelenin içinde yer almasıdır. Sanatçının politikadan, örgütlü yaşamdan uzak durması biçimindeki tüm yargıları kırmış ve kendini riske atarak devrim savaşının bir parçası olmayı önüne somut hedef olarak koymuştur. 9 Eylül 1984’te Paris’te yaratıcılığının zirvesindeyken ölümsüzlüğe kavuştuğunda, coğrafyamızın devrimci hareketi yalnızca bir devrimci sanatçıyı değil, aynı zamanda yorulmaz bir militanı yitirmişti. Bütün emekçilerin ve devrimcilerin kalbinde eşsiz bir yer tutan Güney, bugün tam da kendisine yakışan bir mezarlıkta, 1871 Komüncülerinin yanı başında, Pere Lachaise’de yatmaktadır.


 
  
Umutbiziz
(simdiye kadar 1 posta)  18.10.2007 11:09:07 [alıntı yap]

Anadolu binlerce Yılmaz dogurur ...





Rahiplikten Gerillaya Tutarlı Bir Çizgi:

CAMİLLO TORRES

Kolombiya ve Latin Amerika’nın çok saygı duyulan gerilla önderlerinden biri olan Rahip-Devrimci Camillo Torres, 3 Şubat 1929’da doğdu. Annesinin betimlemesi ile “duyarlı, merhametli, ekmeğini yoksullarla paylaşan bir çocuk” olan Torres, Lise’de rahipliğe ilgi duydu ve 1947’de Kolombiya Ulusal Üniversitesi’ne kayıt yaptırdıktan bir süre sonra ruhban okuluna katılmaya karar verdi. Üniversite ile ilişkilerini kesti ve belli bir eğitimden sonra 29 Ağustos 1954’te rahipliği onaylandı.
Genç rahip hemen ardından sosyal ve siyasal eğitim görmek üzere Belçika’ya gitti. Torres, orada çok farklı bir ortam ile karşılaşacaktır. Bulunduğu yer, Hıristiyan İşçi Hareketi ve Hıristiyan demokrasisinin merkezi niteliğindedir. Belçika’daki yeni ideolojik eğilimlere çok daha açık bir üniversite ortamı ile karşılaşır Camillo. Üniversitede sunduğu bitirme tezi ‘Bogota üzerine modern çalışmaların öncüsü’ sayılmaktadır. Tez çalışmasında Torres; Bogota kentindeki yoksullaşmayı, nüfus yapısını, sanayileşmeyi ve işçi sınıfının yaşam koşullarını istatistiksel verilerle gözler önüne sermektedir.
Torres, Belçika’da akademik çalışmaların yanı sıra örgütsel faaliyetlere de katılmaktadır. Örneğin 1954’te bir grup Kolombiyalı öğrenci ile birlikte Kolombiya Sosyal-Ekonomik Araştırmalar Ekibi’ni (ECISE) oluşturur. Camillo, ECISE’nin şubesini kurmak üzere iki kere Doğu Almanya’ya yolculuk yapar. Burada Marksist çevrelerle yoğun tartışmalara girer. İkinci gidişinde Berlin’de yaşayan bir dostu ile birlikte sosyalist blokta yer alan ülkeleri dolaşırlar. Genç rahip ilkel Hıristiyanlıkla bağdaştırdığı bir sosyalizme yönelmektedir. Mezuniyetinden sonra Kent Sosyolojisi ve Çalışma Sosyolojisi üzerine bir seminere katılmak için ABD’ye gider ve yeniden Kolombiya’ya döner.
Kolombiya’ya döndüğü 1959 yılında Küba devriminin zaferi Latin Amerika’yı sarsmaktadır. Torres, Ulusal Üniversite’de sosyoloji bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlar. Kısa sürede öğrencilerin sevgisini de kazanır; öğrencilerle kurduğu ilişkiler, ülkesinde kilise ile karşı karşıya gelmesine neden olacaktır. 1962’de bir öğrenci boykotunun liderleri üniversiteden atılır. Torres yönetimin bu kararını protesto eden sert bir bildirge yayınlar. Bildirge kilisenin tepkilerini çeker ve üniversitedeki görevine son verilir.
Üniversitedeki görevinden ayrılan Torres 1965’te ülkedeki tüm muhalefeti bünyesinde toplayacak bir birleşik cephe çağrısı yapar. Torres’in birleşik cephe önerisi iki yıl önce başarısızlıkla sonuçlanan bir birleşik cepheye benzemektedir. Torres’in önerisi daha önceki yapılanmanın programatik görüşlerini benimsemekle birlikte devletin şiddetini karşılayacak bir şiddet yapısının olmayışını eleştirmekteydi. Birleşik cephe için bu aygıt gerilla örgütü ELN’ydi (Ejército de Liberación Nacional-Ulusal Kurtuluş Ordusu)
Torres’in siyasal faliyetleri hergün kilise ile ilişkilerini biraz daha germekteydi. Kiliseyle arasındaki ilişkiye öldürücü darbeyi bir radyo programında yaptığı röportajda kullandığı “kilisenin mallarına el koymayan devrim olmaz” sözü olmuştur. Bunun üzerine Torres’e ölüm tehditleri yağmaya başlar ve bir süre sonra da rahiplikten atılır. Kiliseyle de ilişkisini kestikten sonra Torres siyasal çalışmalarına daha serbest bir şekilde devam eder. Bir süre sonra birleşik cephe 45 sendikayı bünyesinde toplar 70 bin üyeli CSTC’nin miting çağrısını tüm gücüyle destekler. Ancak bu miting beklendiği gibi olmaz. 100 bin kişinin beklendiği mitinge çok az kişi gelir. Birkaç gün sonra da Torres, ELN ile birlikte dağa çıkar. Bu kararında artan baskıların, polis gözetiminin, aldığı ölüm tehditlerinin payı bulunmaktadır. Ancak en önemlisi ELN ile ilişkisi ortaya çıkmıştır. Torres’in ortadan kaybolmasının ardından ona ilişkin ilk haber 7 Ocak 1969 da alınacaktır. Kamuflaj elbiselerinin içinde ‘Kolombiya’ya çağrı’ metnini imzalarken çekilmiş resmi ulusal basına gönderilmiştir. Bu bildirgede Kolombiya halkı oligarşiye karşı savaşa çağrılmaktadır. Torres 15 Şubat 1969 günü Kolombiya ordusuyla girdikleri bir çatışmada katledilir. Ancak bugün onun adı hâlâ Kolombiya halkının belleğinde kazılıdır.
2007 23:54:25 [alıntı yap]

Enternasyonalizmin Simgesi
Bir Kadın Kahraman:

TANYA

Tanya, ya da gerçek ismiyle Haydee Tamara Bunke Bider, dünya devrim tarihinin az bilinen ama çok önemli kişiliklerinden biridir. Az bilinir; çünkü aslında Che’nin organize ettiği Bolivya gerillası da devrimci kesimlerde yeterince bilinen bir süreç değildir. Oysa, Tanya, bütün bu sürecin merkezi unsurlarından biri ve Che’nin çok ciddi görevler yüklediği bir kadındır. 27 Mart 1967 günü, Che, günlüğüne şunları yazar: “Her şey, Tanya’nın teşhis edildiğini gösteriyor; eğer öyleyse iki yıllık titiz ve sabırlı bir çalışma boşa gitti demektir.”
Gerçekten de Tanya, iki yıllık, hatta daha fazla bir süredir Che tarafından gizlilik ve titizlikle örülen bir ilişkiler ağının parçasıdır.
Haydee Tamara Bunke Bider, Hitler zulmünden kaçarak Arjantin’e gelen Alman Yahudisi komünist bir ailenin kızı olarak 19 Kasım 1937’de Arjantin’de dünyaya geldi. 1952’den sonra Demokratik Alman Cumhuriyeti’ne yerleşen aile burada da Komünist Parti üyesiydi. Nitekim kızları Tanya da, 18 yaşında parti üyeliği onurunu kazandı. 1950’lerde Tanya, Humboldt Üniversitesi’nde siyasal bilimler okudu. Mezun olduktan sonra bir çok gizli parti görevi aldığı Demokratik Alman Devlet Güvenlik Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. Bu arada Avrupa ve Latin Amerika’yı bir çok takma isimle, bir folklor öğrencisi kimliği kullanarak dolaştı.
1960’da Demokratik Almanya’yı ziyaret eden bir heyette bulunan Che Guevara’yla tanışması ve ona çevirmenlik yapması hayatının dönüm noktasıydı. Tanya, Küba devriminden yoğun biçimde etkilenerek bir süre sonra Küba’ya geldi. Küba’da bulunduğu sure içinde, çalışma birliklerinde, askeri alanda, okuma yazma kampanyalarında, Eğitim Bakanlığı’nda, Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü’nde ve Küba Kadın Federasyonu’nda, yani kısacası Küba’nın hemen her yerinde gönüllü olarak çalıştı. Ayrıca bu arada Che ilebirlikte bütün Latin Amerika’yı dolaştı. Tanya ismini de bu sırada aldı. 1964 Kasım’ında Che’nin talimatıyla gerilla organizasyonunun altyapı çalışmaları için yeni bir kimlikle, Laura Gutierrez Bauer olarak Bolivya’ya gitti. Orada, etnoloji, arkeoloji ve antropoloji uzmanı kılığında La Paz’da Bolivya yüksek sosyetesinin içinde, diktatör Barrientos’un burnunun dibinde gizli çalışmasını sürdürdü. Che’nin hareketin bizzat başına geçmek için Bolivya’ya sahte kimlikle girişi de şüphesiz Tanya’nın katkılarıyla gerçekleşti. Bu arada Tanya, Bolivyalı sanatçı ve aydınlarla, parti yöneticileriyle görüşüyor, La Paz’ın en ünlü gece kulüplerindeki sosyete partilerine katılıyor, Titicaca gölü kıyısındaki lüks villalarda verilen partilerde diktatör Barrientos’la bile görüşüyordu. 1966’da Bolivya’ya gelen ve gerçek adı CIA tarafından hâlâ bilinmeyen Mercy isimli illegal çalışma ustasından yoğun teknik dersle aldı, Küba’yla gizli görüşmeler için radyo frekanslarını kullanmayı öğrendi. 19 Temmuz 1966’dan itibaren Tanya, artık gerillanın ülkeye girişiyle görevliydi ve bunun için depolar, bodrum katları, vs. kiraladı, haberleşme kanalları hazırladı. Che Bolivya’ya geldiğinde onunla buluşarak bilgileri iletti. Aralık 1966’da Tanya, Nacahuasu gerilla bölgesine giderek yeniden Che ile görüştü ve yeni yılı yoldaşlarıyla birlikte kampta karşıladı. Daha sonra bir görevle Arjantin’e giden Tanya, geriye, La Paz’a döndükten bir süre sonra Mart 1967’de yine gerilla kampına geldi. Tam bu sıralarda, gerilla kolundan kaçarak düşmana sığınan iki hain, Terrezas ve Quintana, Tanya’nın gerilla birliğine geliş gidişlerini ve kimliğini deşifre ettiler. Bunun üzerine Tanya’nın kaldığı apartman dairesini basan CIA ve Bolivya polisi, tek bir işe yarar belge bile bulamayacaklardı. Daha doğrusu, buldukları tek şey, Tanya’nın diktatör Barrientos dahil bütün Bolivya sosyetesiyle çektirdiği fotoğraflardan ibaretti! Böylece Tanya, artık doğrudan silahlı savaşçı olarak gerilla birliğinde yerine alıyordu. 31 Ağustos 1967’de Bolivyalı askerler Tanya’nın da içinde bulunduğu grubu Vado del Yaso’da, Rio Grande’yi geçerken pusuya düşürdüler ve Tanya ile diğer sekiz gerillayı öldürdüler. Cesedi Bolivyalı askerler tarafından 6 Eylül’de nehir kıyısında bulundu ve ertesi gün devrimci arkadaşlarına yakın bir yere gömüldü.
13 Ekim 1998’de kemikleri bu noktada bulunarak Küba’ya götürüldü ve Tanya orada bir törenle Che ve diğer yoldaşlarının yanına gömüldü. Küba devrimi, onu bütün diğerleri gibi Küba halkının bir şehidi olarak bağrına bastı. Bir kadın olarak ve bir illegal militan olarak Tanya, bugün az bilinen ama çok önemli bir örnektir. Titiz, özenli ve disiplinli bir çalışma, onu karakterize eden öğelerdir. Sonradan kitaplar yazan eski CIA ajanı Philip Agee, gerilla savaşı sırasında ordunun harekatları üzerine başkentteki bakanlık bürolarından Che’ye gelen telsiz mesajlarının sırrının yıllar sonra bile çözülemediğini anlatır. Keza, Che’nin günlüğünün fotokopilerinin kilitli olduğu yerden “esrarıengiz bir şekilde” Havana’ya ulaşması da yine Bolivya’da kurulan ilişkilerin bir ürünüdür.
Ama bütün bunların ötesinde Tanya’nın herhalde en şaşırtıcı özeliklerinden biri, içinden geldiği revizyonist Sovyet parti ekolünün genel eğilimine ters olarak bizzat gerillaya katılması ve Che ile yürüttüğü çalışmadır. Çünkü o günlerde Sovyet yönetimi ve bağlı partileri Küba’yı desteklemekte ama devrimlerin gerilla yoluyla kıtada yayılması projesine açıkça soğuk bakmaktadır. Hatta öyle ki, Che, 8 Eylül’de, yani ölümünden bir ay önce Bolivya Günlüğü’ne şunları yazmaktadır: “Budapeşte gazetelerinden biri, kederli bir sima ve görünüşte sorumsuz olarak nitelediği Che Guevara’yı eleştiriyor, eylem karşısında pratik bir tutum benimseyen Şili partisinin marksçı davranışınıysa övüyor. Salt şu alçakların, her posta bürünebilen uşakların maskelerini alaşağı edebilmek ve tükürdüklerini yalatmak için, iktidara gelmek isterdim.” İşte Tanya, böylesi bir revizyonist politik ekolün içinden gelerek Che’nin gerillasına katılma inisiyatifini göstermiştir.
Kısacası, Tanya, Haydee Tamara Bunke Bider, şehit düşmesinden kırk yıl sonra, devrimci sosyalistlerin ve özellikle de kadınlarımızın örnek alması gereken kişiliklerden biridir. Onun yolundan yürümek ve onun düşlerini gerçekleştirmek, hepimizin görevidir.

 
  
sinan_
(şimdiye kadar 104 posta)  05.10.2007 23:56:45 [alıntı yap]

ek olarak

Küba'nın Kadın Gerillası Tanya

Alma H. Bond, hayatını kendi istediği gibi yaşayan ve bunun için 29 yaşında trajik bir bedel ödemiş olan cesur ve kendini davasına adamış bir genç kadının, Gerilla Tanya'nın hikayesinden çok etkilenmiş bir psikologtur.
Alma Bond bir psikolog olarak çalışmalarını yansıtan bir dizi kitabın yazarı. Gençliğinde aktris olarak çalışmış. Bu konuşmayı, Havana'da 1999'da yapılan radikal felsefe ve sosyoloji konferansına katıldığında yaptı.
8 Mart vesilesiyle Bond’un konuşmasını çevirip yayınlamayı önemli bulduk.

Küba’nın ulusal kahramanı Gerilla Tanya’nın cesedi, Bolivya’da, Ernesto Che Guevera’nın hayati önem taşıyan son devrimci görevi sırasında ölümünden otuz yılı aşkın bir süre sonra kendine vatan seçmiş olduğu yere, Küba’ya getirildi. Gerçek ismi Haydee Tamara Bunke Bider olan Tanya, efsanevi solcu isyancıların 1967 harekâtına katılan tek kadındı. Kemikleri, Eylül 98’de Ernesto Che Guevera’nın ve diğer gerillaların cesetlerinin aranması sırasında Bolivya’nın uzak kasabalarından Valle Grande’de bir tabut içinde bulundu. Mezar, Valle Grande Havalimanı pisti yakınlarındaki Rotary Kulübünün arazisinde bulunmuştu, Başkent La Paz’in 770 kilometre Guneydoğusunda... Tanya’nın cenazesi, Küba’nın merkezi kentlerinden Santa Clara’da Aralık 1998’de Guevara ve yenilgiye uğramış diğer And Dağları gerillaları için inşa edilen mozoleye resmi törenle gömüldü.
Tanya 19 Kasım 1937’de Arjantin’de doğdu, anne ve babası Nazi zulmünden Arjantin’e kaçmış olan Almanlardı. Sonradan Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin inşasına katılmak için ülkelerine geri döndüler. Arjantin’e kaçtıktan sonra da yer altı çalışmalarını sürdüren komünist ana-baba, kızlarını burada büyüttüler. Tanya, 18 yaşındayken Alman Birleşik Sosyalist Partisi’ne kabul edildi. Annesinin anlattığına göre Tanya böyle bir ortamda yetişmişti ve ona göre bir komünist, doğduğu ülkede olmasa bile her nerede olursa olsun bir komünist ve devrimciydi. Kısacası Tanya ailesinin düşlerini yaşıyordu.
İlk gençliğinden itibaren Tanya, Küba’ya karşı derin ve sürekli bir ilgi duydu ve 24 yaşında, Mayıs 1961’de Demokratik Alman Cumhuriyeti’nden Küba’ya geldiğinde çok heyecanlıydı. Oradayken, Eğitim Bakanlığında, Küba Halklarla Dostluk Enstitüsü’nde ve Küba Kadın Federasyonu’nun yürütme kurulunda çalıştı. Che ile, onun bir delegasyonun başında Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne yaptığı gezi sırasında tanıştı ve Che’ye, onun devrimci düşlerine karşı içten bir sevgi ve sadakat duyarak onun birliğine katıldı.
Bir komşusuna göre, onunla ilgili en çarpıcı şey gülümsemesiydi: mutlu, samimi, güzel bir gülümseme... Orta boylu ve narindi, derin yeşil gözleri ve arkadan ördüğü sarıya çalan saçları vardı. Zarif bir tavrı ve ahenkli, tatlı bir sesi vardı. Gülüşü de sesi gibiydi. Marie Elena Capote, Granma Enternasyonal’in bir özel sayısında şöyle yazmıştı: “Neredeyse her zaman bir askeri üniforma giyerdi, bileklerde şişkin duran zeytin yeşili pantolonlar, postallar ve açık mavi ince bir tişört… Zeytin yeşili bir bere, geniş bir alının üzerinden sarkardı. Havana’da gazetecilik dersleri alırken böyle gözüküyordu. Hafif Arjantin aksanlı mükemmel İspanyolca’sı dışında, bir Latin Amerika kadınından çok daha fazla bir Avrupalı kadın imajını yansıtıyordu.”
Arjantin’de doğduğundan İspanyolca’yı akıcı şekilde konuşurdu ve gizli çalışmaları için bir çok kimlik uydurabilirdi. Nitekim, Küba’da Tamara Bunke, Avrupa’da Haydee Bidel Gonzales, Berlin’de Marta Iriarte ve Boliya’da Laura Gutierrez Bauer olarak biliniyordu. Genellikle makyaj yapmazdı ve onun gerçek kadın kavramı pahalı, şık elbiseler giymeyen ve ellerini acıtacak işlerden kaçınmayan bir tipti. Yeni elbiseler almayı sevmezdi ve Brezilya’da sahte kılığı için bir şeyler almak zorunda kaldığında da bulabildiği en ucuz elbiseleri alırdı. Öğretmeni ve örgütsel ilişkisi olan Mercy’ye Küba için dolar elde etmenin çok zor olduğunu söylemişti; gözlerinde yaşlarla şöyle demişti ona: “Küba’dan bana dolar göndereceklerine ben Küba’ya dolar gönderebilseydim harika olmaz mıydı?”
Onun doğuştan gelen cömertliğini anlatan birkaç anekdot daha; 1961’deki öğrenci kongresinden sonra Tanya’yı kahve içmeye çağıran ögretmenlerinden biri onun nakışlı mendilinin çok hoş olduğunu söylediğinde Tanya mendili kendisinin yaptığını söyler, birkaç gün sonra da mendili yıkayıp ütüledikten sonra öğretmenine verir. Başka bir sefer de, 4 çocuğu olan Şili’li bir yoldaşıyla dairelerini değiştirmek için ısrar eder; çünkü Tanya üç odalı bir dairede yasarken söz konusu aile iki odalı bir dairede yaşamaktadır ve Tanya, arkadaşının ailesine o dairenin yetmediğini düşünmektedir.
Tanya ailesinden çok iyi bir müzikal ve politik eğitim almıştı ve onun bir çok konudaki görüşleri öğrenci grupları arasında hep baskın çıkardı. Arkadaşları için akordeon ve gitar çalmaktan hoşlanırdı, klasikler de dahil olmak üzere engin müzik bilgisi arkadaşlarını çok etkilerdi. Küba Kadın Federasyonu’nda gitar dersleri verirdi, ayrıca Küba’dan Arjantin’den Uruguay’dan Peru’dan ve bütün Latin Amerika’dan halk şarkıları kolleksiyonu yapardi. Eğer yaşasaydı büyük olasılıkla bu konudaki bulgularıyla ilgili bir kitap yazmış olacaktı. Tanya’nın kendisiyle konuşan herkesi etkisi altına alan özel bir karizması vardı, muhtemelen bu, insanları nezaketle ve dikkatle dinlemesinden ya da gösterişçi veya ukala olmadan sergilediği kültürel zenginliğinden kaynaklanıyordu.
Tanya kısa zamanda Küba Kadın Federasyonu’ndaki en önemli yoldaşlardan biri oldu ve kendisine verilen her görevi yerine getirdi, ufak tefek ya da önemsiz gözüken görevleri bile. Bir defasında Federasyon’un desteklediği bir radyo programında yayınlanmak üzere bir roportaj yaptı, eski ve arızalı bir kayıt cihazını götürüp tamir etti ve kurdu. Kapote, kendisi olsa, roportajda verilen bilginin Tanya’nın çabalarına değer olmadığını düşündüğünden bu işi o kadar da önemsemeyeceğini söylemişti. Ama Tanya, sanki bir bakanla hayati öneme sahip konular hakkında röportaj yapıyormuşçasına şevkliydi. Çünkü onun mantığı şöyleydi: “Küçük işleri yapamayanlar, asla büyük işleri yapamazlar.” Devrime koşulsuz sadakati ve kendisini çalışmalarına adamasıyla eşsizdi. Kendisini tanıyan herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştı.
Ayrıca, çabuk parlayan, tezcanlı bir mizacı vardı. En çok kullandığı deyim şuydu: “Tamam, bu kadarı yeter!” Bir keresinde Mercy ile bir taksideyken, Mercy kendisinde Brezilya parası olmadığını söyleyerek Tanya’dan ücreti ödemesini istedi. Tanya o anda kelimenin tam anlamıyla patladı ve “bu doğru değil, ödemeyi ben yapayım diye dolarlarını bozdurmadın, bundan sonra bütün masrafları yarı yarıya ödeyeceğiz!”
Tanya Brezilya’daki zamanını Mercy’den istihbarat teknikleri öğrenerek çok yoğun bir tempoyla geçirdi. Onun sıradan bir günü, takip ve karşı-takip, karbon ve görünmez yazı yazma, bilgi edinme ve bilgi kontrolü, karşı-istihbarat ve bunun yöntemleri ile ilgili derslerden oluşuyordu; akşam yemeğinden sonra da gün boyu çalışılanlar gözden geçiriliyordu. Sık sık yaptıkları tartışmalara rağmen aslında Mercy’ye epey bağlanmıştı. Vedalaşma zamanı geldiğinde, Tanya ondan kaçmaya çalıştı ama Mercy buna izin vermedi ve dedi ki, “Birçok kez tartışmış olsak da, sana ders vermiş olmaktan çok mutlu olduğumu bilmeni isterim. Ne olacağını bilmiyoruz, bunun için sana hatırlatmak isterim ki her şeyden öte bizim parolamız Patria o Muerte (Vatan ya da Ölüm)’dür.” Tanya, başını Mercy’nin omuzuna koydu ve gözyaşları içinde “Patria o Muerte” dedi. Daha sonraları Mercy, Tanya’nın sadece bir ay içinde kendisinin bir yılda edindiği becerileri edindigini söyleyecekti. Mercy, Tanya’nın Latin Amerika devrimine destek için özel göreve seçilmiş olmaktan gurur duyduğunu da söylemiştir.
Devrimci mücadele bütün vaktini aldığı halde Tanya, Almanya’daki ailesine uzun mektuplar, gazete küpürleri ve konuşmalardan parçalar gödermeyi hiç ihmal etmedi. “Onların yanlış bilgilenmesini istemiyorum; ne olup bittiğine dair gerçeği doğrudan benden öğrenmelerini istiyorum” diyordu. Sık sık yoldaşlarına akrabalarının, anne babasının, üvey kardeşlerinin resimlerini gösterirdi. Ailesi hayatının merkezinde yer alırdı ve ailesini görebilmek için Avrupaya bir delagasyonda tercüman olarak gitmeye karar verdiğinde kimse şaşırmamıştı.
Zorlu bir eğitimden sonra Tanya, Bolivya egemen sınıfının ve ordusunun temsilcileriyle ilişkiler geliştirmek ve gerilla cephesi için uygun koşulları yaratma görevini almıştı. 1964 sonunda Bolivya’ya vardı ve orada Laura Guiterrez Bauer ismiyle tanındı. Roja ve Calderon’un kitabında da belirtildiği üzere devrimci bir sevgilisi oldugu bilinse de, Tanya ismi halk tarafindan bilinmiyordu. Doğrusu bende de bu yönde somut bir bilgi yok ama insan merak etmekten kendini alıkoyamıyor: Acaba Tania Guiterrez ismini, omuz omuza savaştığı ve kendisiyle beraber öldürülen ve gömülen şehit yoldaşı Mario Guiterrez ile bir aşk ilişkisi olduğu işin mi seçti?
Sonuçta başarılı çalışmalarının sonucu olarak Tanya, 1966 başında Küba Komünist Partisi’ne kabul edildiğini öğrendi. O andan itibaren, yeni savaşçıların siyasi eğitimi ve mevzilendirilmesi işlerinden sorumlu olarak gerilla güçleriyle doğrudan çalışmaya başladı.
Ve daha sonra, kendisi de Joaquin ismiyle tanınan Commandante Vitalio (Vilo) Acuna liderliğindeki gruba katılarak gerilla ordusunun bir parçası oldu. Binbaşı İnti olarak tanınan ve Che’nin ölümünden sonra Bolivya’daki devrimci mücadelenin lideri olan (ki kendisi de daha sonra Bolivya ordusu tarafından öldürülmüştür) Guido Peredo, Rojas ve Calderon’un kitabının önsözünde onun için şöyle yazmıştı: “Bir çalışmanın başarılı olabilmesi için kendi kendine edinilmiş içsel disiplin esastır. Eski hayatın tümü artık geçmişe gömülmüştür. Artık yeni ve farklı bir insanın embriyosu ortaya çıkmaya başlar. Bu, daha ve daha fazla fedakarlık yapmayı daha ve daha fazla sevinçle arzulayan insanın embriyosudur. Tanya her gün başkaları için çok önemli olabilecek olan değerleri reddederek bu yolda ilerledi.”
Gerilla ordusunun bir üyesi olarak Tanya oldukça soğukkanlıydı. Alışık olmadığı halde gerilla taktiği için gerekli olan uzun yürüyüşlere sessizce katlandı ve kadın olduğu için özel bir muamele gormeyi reddetti. Gerilla birliklerindeki diğer yoldaşlarla aynı muameleyi görmekte ısrarcıydı ve kadınları hâlâ toplumun tamamen kabul gören üyeleri olmaktan alıkoyan engelleri aşabilecek kapasitedeydi. Yaşamındaki en önemli anlardan biri, Che’nin kendisine bir M-1 vererek onu yeni bir savaşçı sayması onuruydu. Çeşit çeşit dağlara ve sert yamaçlara tırmanıp inmek zordu ve bazı zamanlarda gerillalar kayalıkları iplerle aşmak zorunda kalıyorlardı. Tanya genellikle liderlerine diğer yoldaşlarından daha iyi uyum saglamayı başarıyordu.
Onun birliğindeki gerillalar 31 Ağustos 1967’de grup bir köylü tarafından ihbar edilip Vado Del Yeso’nun nehir kıyısında Bolivyalı askerler tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüşlerdi. Tanya o sırada 29 yaşındaydı. Çalılıkların arasından çıkıp suya girdiğinde, pusuda gizlenen askerler, uzun yürüyüşlerden, uykusuzluktan, açlıktan ve yetersiz giyinmekten ötürü yıpranmış ve zayıflamış sarışın bir kadın gördüler. Tanya o haliyle çok güzel gözüküyordu. Kamuflaj pantalonu, postal, yeşil beyaz soluk bir tişört giymişti, sırt çantası ve makineli tüfeği vardı. Askerler atiş etmeye başlayınca silahını atış pozisyonu aldı.
Ateş edebildi mi bilinmiyor... Bir asker onu göğsünden vurdu, mermi akciğerine gelmişti. Yanındaki Perulu doktor yoldaşı Negro ile birlikte suya düştü. Tanya’nın vurulduğunu gören Negro, onu kurtarmaya çalıştı ve onu yakalayarak akıntıda sürüklenmeye başladı.
Kıyıya ulaştıklarında Negro, Tanya’nın ölmüş olduğunu fark etti. 7 gün sonra, 6 Eylül 1967 günü, aramalara devam eden askerler Tanya’nın cesedini ve sırt çantasını kıyıda buldular. Ertesi gün ceset Pando Alayı’na götürüldü ve sonra bulunduğu yere gömüldü.
Che’nin kemiklerinin Haziran 1997’de bulunduğu yerden yaklaşık bir kilometre uzakta Gerilla Tanya’nın kemikleri de bulundu. O günlerde annesinin yeni bir fotoğrafı dünyada dolasmaya başladı: Nadya Bunke, 31 yıllık bekleyişten sonra kızının cesedinin küllerini sonsuza dek saklayacak olan vazoyu öperken fotoğraflanmıştı. Daha sonra Nadya Bunke’nin kucaklayıp öptüğü vazo, Küba bayrağına sarılmış olarak Santa Clara’daki Marti Kütüphanesi’ne götürüldü. Annesi, “bir gün Tanya’yı gömeceğimi biliyordum” dedi. Bu dileği yerine gelinceye dek ölüme direnmişti. Nereye gömülmesini istediği sorulduğunda ise hiç tereddüt etmeden Che ve yoldaşlarıyla beraber Küba’ya gömülmesi gerektiğini söyledi. Nadya Bunke, kızının cenazesinin üstüne hangi bayrağın konulması gerektiği sorulduğunda da Komünist Partisi’nin bir üyesi olarak uğrunda savaştığı ve öldüğü Küba’nın bayrağı dedi.
Santa Clara halkı, Che’ye ve onun komutasındaki diğer dokuz gerillaya saygılarını gösterdikleri kütüphane girişine çiçekler bıraktı. Tanya’nın cenazesi Comandante Che Guevera’nin Santa Clara’daki anıtına konulduğunda Küba halkından coşkulu bir sevgi gördü.
Başkan Yardımcısı ve Küba ordusu komutanı Raul Castro, Haydee Tamara Bunke (Tanya) ve Bolivya’da ölen diğer dokuz savaşçının cenaze törenine katıldı. Bu kahramanların cenazeleri de Che ve diğer yedi şehit devrimci ile aynı yere, yan yana konuldu.
Tanya hayata çok bağlıydı ama annesinin dediği gibi Latin Amerika’nın devrimci mücadelesinde rol alma görevini her şeyin üstünde tutuyordu. O böyle büyütülmüştü ve böyle bir yaşam istiyordu. Devrim, onun hayatının amacıydı. Bu, onun bütün konuşmalarında, mizacında ve inandığı düşünceler için giriştiği mücadelesinde açıkça kendini ortaya koyuyordu. Hayatını yaşamak istediği gibi yaşadı ve olmak istediği kişi oldu. Son derece kısa bir hayatının olması üzüntü vericidir belki ama yeryüzünde geçirdiği süre başarılarla doluydu.
Anı olsun diye geride bıraktığı şiirin ilk dizeleri şöyleydi:

Artık gitmeli miyim, solan çiçekler gibi?
Yeryüzünde benden hiçbir şey kalmayacak
ve adım unutulacak mı bir gün?

Sanırım Tanya, 31 yıl sonra sevgili Küba’sında, ABD’den gelen bir yabancının, kendisini hiç tanımayan kalabalık bir uluslararası dinleyici kitlesine bu konuda bir konuşma yaptığını bilseydi çok mutlu olurdu.

 
Bolivya Gerillasının Efsane İsmi:

INTI PEREDO

“İnti ve Coco’nun sağlam asker ve devrimci kadrolar olarak gittikçe sivrildiklerine de işaret etmek gerekir. “
Che Guevara “Bolivya Günlüğü”nde bir aylık değerlendirme raporunda böyle diyor. Burada sözü edilen kişilerden İnti, Guido Peredo Leigue’dir; Coco ise onun kardeşi Roberto Peredo Leigue… Bu iki kardeş, hem Che’nin hayatında, hem de Bolivya ve Latin Amerika devrim tarihinde unutulmaz bir yere sahiptirler. 1939 ve 1938 yıllarında her ikisi de Trinidad’da doğan kardeşlerden Coco onbir yaşında, İnti ise 12 yaşında Bolivya Komünist Partisi ile tanıştılar. Her ikisi de önce çocuklar ve gençlerle ilgili örgütlerde yöneticilik yaptıktan sonra parti sorumlusu olarak görevler aldılar. İnti, son olarak başkent La Paz’da parti bölge sekreteridir. Bu arada artık ikisi de evlidir ve Coco’nun üç, İnti’nin iki çocuğu vardır. Daha sonra ikisi de sağcı bir çizgiye kayan Bolivya Komünist Partisi’nden ayrılarak Bolivya Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN)’de yer alırlar. Vietnam ve Küba’da gerilla eğitimi aldıkları dönem tam da bu yıllardır ve başından beri Che Guevara ile ilişkileri vardır. Böylece Bolivya gerillasının bir parçası olurlar. Savaş sırasında Che’nin en gelişkin yardımcıları da özellikle onlardır. İnti, ELN’nin politik komiseridir. Bu arada düşman da özellikle İnti ile uğraşmakta ve ortalığa onun öldürüldüğü yalanlarını yaymaktadır. Öyle ki, sonunda ELN, özel bir bildiriyle “İnti Peredo ordumuzun komutasında görevli olup politik komiser unvanına sahiptir. Son zamanlarda birçok harekatı o yönetmiştir. Sağlığı yerinde olup yaralı da değildir; onun ölümüyle ilgili haber, ordumuza karşı savaşta güçsüzlüğünün bilincinde olan silahlı kuvvetlerin uydurduğu bir yalandır” açıklamasını yapmak zorunda kalacaktır.
Bu arada kardeşlerden Coco, 27 Eylül 1967’de bir çarpışmada şehit düşer. Ve daha sonra 8 Ekim 1967’de Che Guevara düşman tarafından yaralı ele geçirildikten sonra kurşunlanarak öldürülür. Bütün bu ağır darbeler ve ordunun saldırılarından sonra sağ kalan gerillalardan biri de İnti’dir. O güne dek Che’nin yönetimi altında görevlerini hep titizlikle yerine getiren İnti, şimdi her şeyi yeniden inşa etmek zorunda kalacaktır. Ve o bu zor görevin üstesinden gelir. Che’nin ölümünün üstünden daha bir yıl geçmeden Bolivya gerillasının manifestosu İnti’nin kaleminden Latin Amerika ve dünya halklarına yeniden ulaşır: “Bolivya gerillası ölmedi; o daha yeni başlıyor!”
O günlerde Asya-Afrika-Latin Amerika’nın devrimci örgütlerinden oluan Üç Kıta Konferansı (Tricontinantal) “İnti yoldaşa sonsuz dayanışmamızı ve desteğimizi sunuyoruz” diyerek mücadeleyi selamlamaktadır. Bolivya gerillası İnti’nin önderliğinde ve Bolivya Komünist Partisi’nin çizgisine karşın yine de başlamış ve gelişmektedir.
Ancak bir süre sonra, 9 Eylül 1969 tarihinde İnti, yoldaşı David Adriazola ile birlikte başkent La Paz’da düşman güçleri tarafından sıkıştırılır ve çatışma sonrasında her ikisi de şehit düşer. Sonunda birlikte savaştığı Commandante’si Che ile yeniden buluşmuş ve onun gibi ölümsüzlüğe kavuşmuştur.
Ünlü manifestosunda kendilerini “hayalperest” küçük bir grup denildiğini belirten İnti, kaba bir özetle şöyle yanıtlıyordu bu spekülasyonu: “Hayalperest. Evet! Ama bu hayalperestler Bolivya’da bir güç yaratıyorlar.”
Tania (Haydee Tamara Bunke Bider), Joaquín, Juan Pablo Chang, Moisés, Che Guevara, Jorge Vázquez, Aniceto Reynaga, Antonio Jiménez, Coco Peredo, İnti Peredo, David Adriazola ve diğerleri… Bolivya gerillasının toplam 38 şehidi, kararlılıklarıyla bugün bile önümüzü aydınlatıyorlar.

 
Yazar ve Kurucu Militan Kadro, Filistin’in Onuru:

Ghassan Kanafani

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin kurucularından yazar, ressam ve militan Ghassan Fayiz Kanafani 1936’da İngiliz mandası altındaki Filistin’de doğdu. Kanafani, Sünni-Müslüman orta sınıf bir avukatın oğluydu, 1948 savaşı sırasında zorunlu göçe gönderilene kadar Fransız misyonerler okulunda okudu.
Kısa bir süre Lübnan’da kaldıktan sonra aile sonunda Şam’a yerleşti; Kanafani öğreniminin ikinci bölümünü tamamladı ve BM’nin mültecilerle ilgili bölümünden 1952’de öğretmenlik belgesi aldı. Aynı yıl Şam Üniversitesi’nin Arap Edebiyatı Bölümü’ne kayıt oldu ancak 1955’te Arap Ulusal Hareketiyle ilişkilerinden ötürü okuldan atıldı. Üniversitedeki tezi “Siyonist Edebiyat’ta Irk ve Din” başlığını taşıyordu. Bu arada Kanafani, daha 1953’te Dr. George Habbaş’la birlikte hareket etmeye başlamıştı..
1955’te öğretmenlik göreviyle Kuveyt’e gitti ve sonraki yıl orada Arap Ulusal Hareketi’ne bağlı Al-Ra’i (Düşünce) gazetesinin editörlüğünü yaptı. Daha sonra Dr. Habbaş tarafından ikna edilerek Beyrut’a geldi ve hareketin resmi sözcüsü olan Al-Hurriya (Özgürlük) gazetesinin kadrosuna katıldı. Kuveyt’te bulunduğu sürede Kanafani sayısız kısa öykü yazdı ve Marksizmle ciddi şekilde ilgilenmeye başladı.
1962’de resmi kağıtları olmadığı için zorunlu olarak yeraltına çekildi. Bir sonraki yıl ise ilerici bir Nasırcı gazete olan al-Muharrir’in şef-editörlüğünü ve onun Filastin (Filistin) isimli ekinin editörlüğünü yaptı. 1963’te ilk ve en çok bilinen romanı olan “Güneşteki Adamlar”ı yazdı; kitap sayısız dile çevrildi ve birçok senaryoya konu oldu. Kanafani, verimli yazarlığı, son derece yaratıcı üslubu, sosyal bilinci ve akıcı anlatımı için 1966’da Lübnan Edebiyat Ödülü’nü aldı. Katledilmesinden sonra ise Afrika-Asya Yazarlar Konferansı Lotus Ödülü ona verildi. O, böylece bir “direniş edebiyatı” konsepti yaratmıştı.
1967’de Kanafani, Nasırcı gazete Al-Anwar’ın (Aydınlanma) yönetimine katıldı. Aynı yıl o, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) kuruluşunda yer aldı ve politbüroya seçilerek hareketin resmi sözcülüğü görevini üstlendi. Haziran 1969’da ise Al-Anwar’dan istifa ederek FHKC’nin haftalık yayın organı Al-Hadaf’ı kurmak için harekete geçti. Bugün de yayınını sürdürmekte olan haftalık Al-Hadaf gazetesi onun eseri olarak doğdu. Bu arada “Hayfa’ya Dönüş” ve “Sad’ın Annesi” isimli romanlarını yazdı, yeni romanlara başladı ve kısa hikayeler üretti. Bu süreç, aynı zamanda Kanafani’nin Habbaş’la birlikte Arap devrimci hareketinin temellerini attığı süreçtir. FHKC sözcüsü ve örgütün 1969 Ağustos programının yazarı olarak Kanafani, Filistin mücadelesinde önemli sorumluluklar aldı.
Ancak bütün bunlar olurken o, Siyonist katillerin ölüm listesine de girmişti. 9 Temmuz 1972’de, FHKC’nin Japon Kızılordu’sunun havaalanı eylemini sahiplenmesinden birkaç hafta sonra, Kanafani ve bir kız yeğeni İsrail Gizli Servisi MOSSAD tarafından arabasına konulan bir bombayla şehit edildiler. Kanafani, böylece Filistin halkının mücadelesinde ölümsüzleşti.
Ondan geriye kalan en önemli miras ise yazar ve militan kimliklerinin mükemmel bir bileşimiydi. Gerçekten de Kanafani, yazar, gazeteci, edebiyat araştırmacısı gibi son derece renkli özellikleriyle kurucu politik kadro görevleri arasında az rastlanır bir uyum yaratmıştır. Bugün bile doğum gününün Filistin’de kutlanıyor olması ise onun halkın gönlünde kazandığı yeri göstermektedir.

Savaşçı Bir Enternasyonalizmin Simgesi:

Patrick Arguelo

Patrick Arguelo, 1943’de Nikaragualı bir baba ve
Amerikalı bir annenin oğluolarak dünyaya geldi. O üç yaşındayken ailesi Nikaragua’ya geri döndü ve Momotombo, La Paz ve Managua’da yaşadılar. 1956’da diktatör Anastasio Somoza Garcia öldürüldüğünde diktatörün oğullarının başlattığı büyük baskı kampanyasından kaçmak için Los Angeles’e geri döndüler. Bu arada Patrick’in Somoza rejimine olan öfkesi giderek artıyordu; çünkü öğrenci hareketindeki birçok arkadaşı dövülmüş, tutuklanmış ve öldürülmüştü. Bu arada o da 1960’lardaki çoğu genç gibi Küba Devrimi’nden ve Che Guevara’dan etkilenmişti.
1967’de Patrick, Şili’de okumak için bir burs kazandı ve bir süre orada kaldı. 1967 Ağustos’unda Pancasan Sandinist gerilla hareketi üyelerinin ve Bolivya’da Che Guevara’nın katledilmesinden derin bir şekilde etkilenmişti. Nikaragua’ya geri döndü ve Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) ile birlikte çalışmayı denedi. Başlangıçta Sanndinist lider Carlos Fonseca Arguelo’nun Amerikan geçmişine pek güven duymadı ve hatta bunu bir sızma girişimi olabileceği düşünerek sınırlı bir katılımına izin verdi. Daha sonra ise o FSLN saflarında yerini aldı. Ağustos 1969’da ise rejim karşıtı eylemlerinden ötürü Somoza hükümeti tarafından sürgün edildi. Böylece gittiği İsviçre’de de aktif bir Sandinist olarak faaliyet gösterdi ve gerilla eğitimi aldı. Bu arada Patrick, birçok Filistinli grupla ilişki kurdu. Arguelo ve birçok diğer Sandinist savaşçı Nisan-Haziran 1970’te Ürdün’deki kamplarda gerilla eğitimi gördü. Bu süreçte Patrick, üç çocuk babasıydı.
1970 yazında Arguelo Filistin’e dikkat çekmek için dört Avrupa uçağının eş zamanlı kaçırılması için eğitildikleri Fransa’da bir grup Filistinliye katıldı.
6 Eylül 1970’de Patrick, FHKC savaşçısı Leyla Halid’le birlikte Amsterdam’dan New York’a giden El-Al havayollarına ait bir Boeing 707 uçağına bindi. Üzerinde bir Honduras pasaportu vardı. Ancak bu sırada İsrailli ajanlarla çıkan çatışmada Arguelo öldü, Halid ise esir düştü.
Patrick’in ölümünden sonra ailesi onun cesedini alabilmek için birçok yasal ve politik engeli aşmak zorunda kaldı. Annesi onun cesedini geriye, Nikaragua’ya getirebilmek için birçok hükümet ve örgütlenmeye başvurdu.
Filistin halkı ve devrimci savaşçılar Patrick’i hiç unutmadı. Çok sonraları Japon Kızıl Ordusu ve FHKC Tel Aviv’deki Lod havaalanına eylem düzenlediğinde bunu iki yıl önce öldürülen Patrick Arguelo için yaptıklarını açıklayan bir mektup bırakacaklardı.
Nikaragua devriminden sonra, 1983’te Sandinistler, bir jeotermal enerji fabrikasına onun adını verdi. Ne var ki 11 Eylül 2001’den sonra Nikaragua’daki gerici Arnoldo Alemán hükümeti “bir teröristi onurlandırmanın yanlış olduğunu” iddia ederek fabrikanın ismini değiştirdi.
Yoldaşı ve eylem arkadaşı Leyla Halid, Arguelo için şunları söylüyor: “Tarihle randevumuz yaklaşıyordu: bütün planlar eyleme dönüştürülmeliydi; yazılacak olan bizim tarihimizdi; Patrick Arguelo onu kanıyla yazacaktı, ben bu onuru kazanamadım...”
Daha sonra İsrail’in katlettiği Filistin Halk Kurtuluş Cephesi önderlerinden Ghassan Kanafani ise şunları söylüyor: “Şehit Patrick Arguelo haklı bir davanın ve sınırları olmayan kazanılacak bir mücadelenin sembolüdür. O kamplardan ve Lübnan’ın diğer kısımlarından gelen Oum Saad ve diğer bir çoğunun temsil ettiği ezilenlerin ve dışlananların sembolüydü.”

Dünyayı Sarsanların Gerçek Yoldaşı:

John Silas Reed

Ekim Devrimi'ni benimseyerek, sonuna kadar destekleyen ABD'li gazeteci John S.Reed, bir yargıcın oğlu olarak 22 Ekim 1887'de Oregon'da Portland'da doğdu. Varlıklı bir ailenin çocuğu olduğu için iyi bir eğitim gördü. Üniversite yıllarında iyi bir atlet olan Reed, 1912'de Harvard'ı bitirdikten sonra gazeteciliğe başladı. Şiirler de yazan Reed'in Sangor adlı şiiri büyük ilgi uyandırdı. Bu arada 1914'te Metropolitan adlı bir gazete adına Meksika'daki devrimci süreci izlemek üzere ayaklanmanın olduğu bölgelere gönderildi. Burada Pancho Villa ile iyi bir dostluk kurdu. Daha sonra bu izlenimlerini Insurgent Mexico (Başkaldıran Meksika) adı altında yayımlayacaktı. Bu izlenimler, Meksika Devrimi’nin bütün dünyaya tanıtılmasında büyük rol oynadı ve daha sonra sonra Sergey Bondarçukun filminin konusu oldu.
John Reed'in bundan sonraki yaşamı ABD'deki işçi hareketlerini desteklemekle geçti, bu nedenle de birkaç kez tutuklandı. I. Dünya Savası sırasında yine aynı gazete adına savaşı izlemek üzere Avrupa'ya gönderilen Reed, buradaki izlenimlerini de kitap haline getirdi. Ancak, Reed'in yaşamındaki en önemli dönem, 1917 Ekim Devrimi sırasında yaşadığı süreç oldu. Şubat 1917'de Rusya’ya gelerek devrimi izleyen John Reed, sırradan bir gözlemci de olmadı. O, başından beri Bolşeviklere sempati duyarak, partinin önderliğinde yürütülen mücadeleyi destekledi.
Ekim Devrimi'nden sonra Boris Reinstein ve kendi gibi ABD'li olan Albert Rhys ile birlikte Uluslararası Devrimci Propaganda Bürosu'nun bir üyesi gibi çalıştı. Devrim sırasındaki izlenimlerini Ten Days that Shook the World (Dünyayı Sarsan On Gün) adlı kitabında toplayan Reed, 1918'de ABD'ye geri döndü. Bu sırada Sovyetler Birliği kendisine başkonsolosluk görevi verdiyse de, ABD hükümeti kendisinin bu konumunu tanımadı. Bu arada ABD'de gelişen sosyalist hareketin içinde yer alarak Amerikan Sosyalist Partisi'ne üye oldu. Parti içinde sol kanatta yeralan Reed, Voice of Labor (Emeğin Sesi) adlı dergide yazmış olduğu yazılardan dolayı kovuşturmaya uğradığı bu dönemde sahte bir pasaportla tekrar Sovyetler Birliği'ne geri döndü.
Moskova'da Temmuz 1920'de yapılan III. Enternasyonal'in (Komintern) yürutme kuruluna seçildi. Aynı yıl Zinovyev'in özel treni ile Bakü'ye Doğu Halkları Kurultayı'na katılmak üzere gitti. Reed, burada yediği yemekler nedeniyle yakalandığı tifüsten kurtulamayarak 19 Ekim 1920'de Moskova'da öldü. Daha sonra Kızıl Meydan'da Kremlin'de devrim kahramanlarının yanına gömülen John Reed'in adı uzun yıllar ABD'deki ilerici çevreler tarafından yaşatıldı, adına kulüpler, dernekler kuruldu.
Ekim Devrimi'ni insanlık tarihinin en büyük olaylarından biri olarak niteleyen, Bolşevizme karşı olan sempatisini hiçbir zaman gizlemeyen ama devrimi izlerken titiz bir tarihçi gibi davranan John Reed'in hayatı, 1982'de ünlü ABD'li oyuncu Warren Beaty tarafindan Reds (Kızıllar) adıyla sinemaya aktarıldı. Dünyayı Sarsan On Gün adlı eserini konu edinen aynı adlı bir film de Sovyet yönetmen Sergey Bondarçuk tarafından çekilmiştir.

Eğer tarih kalemle yazılmıyorsa
silahla yazılmalıdır:

Marti Agustin Farabundo

1893’te El Salvador’un La Libertad bölgesindeki Teotepeque’de doğdu. Pedro Marti ve karısı Socorro Rodriguez de Marti’nin ondört çocuğunun altıncısıydı. 1913’de, olağanüstü başarı göstererek tamamladığı lise öğreniminden sonra, hukuk ve sosyal bilimler öğrenimi görmek üzere El Salvador Ulusal Üniversitesi’ne girdi.
Şubat 1920’de Orta Amerika’nın birliği için, Guatemalalı ve Salvadorlu öğrencilerin San Salvador’da yaptığı ortak toplantıda yakalanarak hapse atıldı. Serbest bırakılması kararına, tüm arkadaşlarının serbest bırakılmadığı gerekçesiyle direnince devlet başkanı Jorge Melendez’in emriyle Guatemala’ya sürüldü. Burada kendi isteğiyle duvarcılık, tarım işçiliği, özel öğretmenlik gibi işlerde çalışarak halkın sefalet, özlem, sevinç ve üzüntülerini yakından tanıma fırsatı buldu. Bu arada, uzunca bir süre de Meksika’da kaldı. 1925’te kurulan Orta Amerika Sosyalist Partisi’nin kurucuları arasındaydı.
1925-1928 arasında, 21 Eylül 1924’te kurulmuş olan El Salvadorlu İşçiler Yerel Federasyonu’nda çalıştı. Koyu renkli derisinden dolayı mücadele arkadaşlarının “Siyah Marti” diye adlandırdıkları Marti, iyi bir örgütleyici ve ajitatör olarak kendini gösterdi. 1928 ilkbaharında Antiemperyalist Birlik toplantısına katılmak için gittiği New York’ta polisin bu uluslararası örgütün bürosuna yaptığı baskında yakalanarak kısa süre gözaltında tutuldu. Serbest bırakılınca önce El Salvador’a, oradan da Nikaragua’ya geçerek Augusto Cesar Sandino’nun yanında Amerikan emperyalizmine karşı silahlı mücadeleye katıldı. Onun en çok güvendiği yardımcılarından biri durumuna geldi ve gösterdiği yararlılıktan dolayı kendisine Nikaragua’nın Ulusal Bağımsızlığının Savunma Ordusu’nun albaylık rütbesi verildi. “Eğer tarih kalemle yazılamıyorsa, silahla yazılmalıdır!” görüşünde olan Marti, bir süre sonra Sandino’nun ordusundan ayrılarak, Ekim 1929’da Meksika’ya geçti.
Haziran 1930’da Meksika’dan sınır dışı edildi ve dünya çapında bir devrimci dayanışma örgütü olan Uluslararası Kızıl Yardım temsilcisi olarak ülkesine döndü. El Salvador Komünist Partisi saflarında yükselmekte olan mücadeleye katıldı. Aralık 1930’da, başkanlık seçimleri arefesinde düzensizlik yaratır kuşkusuyla tutuklandı. Bunun üzerine açlık grevine başlayan Marti, bir gemiye bindirilerek sürgüne gönderildi.
Ocak 1932’de seçim aldatmacasından sonra, kitlelerin darbeyle iktidara gelmiş olan askeri yönetime karşı büyümekte ve yaygınlaşmakta olan tepkileri El Salvador Komünist Partisi’nin ayaklanma kararı almasına yol açtı. Askeri önderliğe Marti getirildi. Ayaklanmadan birkaç gün önce yakalandı. Ayaklanmanın kanla bastırılmasından sonra iki arkadaşı ile birlikte 1 Şubat 1932’de kurşuna dizilerek öldürüldü.










Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Mesajın:
 
  06 NİSAN 2008 DEN BUGÜNE 15196 ziyaretçi (28930 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=